Kimlik, Temsil, Teşhis Ve Yöntem

Türkiye’nin seküler orta sınıfında sosyal medya menşeli kültürel gündem bir süredir “Bir Başkadır” etkisi altında. Berkun Oya’nın yazıp yönettiği 8 bölümlük Netflix dizisi, kronikleşmiş bazı toplumsal yaralarımızı deşmekle kalmıyor, ortalığı kan revan içinde bırakıyor. İlgilenmeye değer bir manzara.

“Toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü” olarak tanımlıyor Türk Dil Kurumu “kimlik” kelimesinin (ve kavramının) karşılığını. Dil Derneği “toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan koşulların tümü” derken, Kubbealtı Lugat “herhangi bir kimseyi o kimse yapan özelliklerin bütünü” tarifini çıkarıyor. Bu bağlamda kimliğin birey öznelliğiyle olduğu kadar -hatta belki ondan da fazla- çevresel etkilerle oluştuğundan söz edebiliriz. Dolayısıyla kimlik kavramı ile ülke / toplum söylemi çoğu zaman birbirinin içine geçen ya da birbirinin alanına dâhil olabilen anlamlara gebe. Bu durum bize, olduğumuz kimse ile doğduğumuz ve / veya yaşadığımız ülkenin (çevrenin) kurduğu doğrudan alakayı işaret ediyor. Toplumlar, bireyler ve çevre arasındaki bu mütenasip bağ; dini açıdan -yaratıcı iradesinin de kabulüyle- kader yaklaşımını, seküler açıdan zamanın ruhunu, en temel ve geniş açıdan ise hayatın ta kendisini belirliyor.

Hem bizi oluşturan hem de bizim oluşturduğumuz bir şey, kimlik. Dolayısıyla sürekli ve anında değişebilen ve fakat bir o kadar da alabildiğine kadim bir tarafı var. Bu iki kutuplu hâli ona derin bir dinamizm katıyor. Ve bu dinamizm, hayatla olan ilişkimizi şekillendiriyor. Çevremizle kurduğumuz tüm temaslar, işte bu şekillendirmenin sonucu. Yaşadığımız ülkeye karşı hislerimiz de öyle. İnsan neden ülkesini sever? Ya da neden sevmez? Cevaplarıyla olmasa bile bizzat bu sorularla ilgilenerek başlamak istiyorum “Bir Başkadır”a yaklaşmaya. Çünkü temelinde bir Türkiye panoraması sergileme refleksi (de) taşıyan, bu refleksi bazı “kimlik”leri “temsil” eden karakterler vasıtasıyla edinen yapım, beni aslen ve ilk olarak, ele aldığı ülkeyi “sorun etmiş olmasıyla” kendine çekti. Bu çekim o kadar güçlüydü ki, yerli dizilerle arası kötü biri olarak, 12 Kasım’da Netflix semalarında erişime açılan 8 bölümün tamamını bir oturuşta izledim. Yaklaşık 400 dakikalık bu yoğun temas sonrasında duygularım biraz karışıktı. Ama şaşkınlık, beğeni, takdir ve heyecan, öne çıkanlar arasındaydı. Yine de aksi yönde bazı hisler de kafamı kurcalıyordu. Hakkında bir miktar okuma ve araştırma yaptıktan sonra -dizinin entelektüel ve sosyolojik konulara ilgi duyan orta sınıf sekülerleri “analize yönelten” muazzam etkisine de karşı koyamayarak- bilgisayarın başına geçtim.

Ben Eserin Dertlisini Severim
Yaşadığınız hayatla ilgili geniş açılı konuları merak edip sorgulamalara başladığınızda veya en azından bu konularla ilgili uzun ve derin düşüncelere dalabildiğiniz yaşlara eriştiğinizde, çevrenizin koşullarınız üzerindeki etkisini de gözlemlemeye başlıyorsunuz. Bu etkinin bariz olduğu noktalarda ailenize, arkadaşlarınıza, ülkenize, içinde yaşadığınız, yetiştiğiniz, kimliğinizin oluşmasında büyük payı olan topluma karşı pek çok duygusal ve düşünsel yaklaşım geliştiriyorsunuz. Hepsi pozitif veya negatif olmuyor topyekûn. Ama eğer siz de benim gibi, negatif olduğu durumların sebepleri ve sonuçlarıyla daha çok ilgileniyorsanız, “Bir Başkadır” sizi de kendine çekecek bir içeriğe sahip. Çünkü çevrenize (bu bağlamda ülkenize) karşı geliştirdiğiniz duygusal ve düşünsel yaklaşımların negatif olanlarına daha çok kafa yoruyorsanız, bilirsiniz ki ülkenizin (bu bağlamda Türkiye’nin) siyasi, beşerî, ekonomik, kültürel, coğrafi ve tarihi yapısı / koşulları ile sizin hayal ve planlarınızın kesişim kümesi, bir anlamda tüm hayatınız demektir ve bu sınırlar sizi bir şekilde tatmin etmemektedir. İşte “Bir Başkadır”, konu edindiği her karakteri ile çoğu zaman bu kesişim kümesinin rahatsız edici boyutlarından sesleniyor. “Bir Başkadır”, daha isminden başlayarak sezdirdiği, izledikten sonra ise tanık ettirdiği eleştirel tonuyla bu ülkeyi dert eden, sosyolojik bir metin. Bu derdin üzerine kafa yoruyor, bakış açılarını yineliyor, belki yenilerini yaratmıyor ama şimdilik en önemlisi, bu derdin “teşhisine” yeniden alan açıyor. Sadece bu kadarı bile önemli. Evet, yeni bir çaba değil ama bugünün Türkiye ahvalinde hâlâ son derece gerekli. Çünkü daha iyi bir ülke, daha iyi bir dünya, daha iyi bir hayat ve daha iyi bir gelecek idealine giden yol hâlâ teşhislerden, “doğru teşhislerden” geçiyor. Öte yandan az önce bahsettiğim kesişim kümesi, kendi hayatım için de rahatsız edici bir unsur ve sınırlarının giderek daraldığını hissetmek, sebep ve sonuçlarına daha çok kafa yormamı sağlıyor. Bu şekilde aynı duruma kafa yoran herhangi bir eser ve / veya fikir de çoğu zaman gayri ihtiyari bir refleks ile dikkatimi adeta zapt ediyor. Bu bir farkındalık gayreti. Ve bu gayret, kendine yeni yoldaşlar arıyor. “Bir Başkadır” benim için o yeni yoldaşlardan biri. Ve hakkında henüz hiçbir sosyal medya fırtınası yokken dâhi, ta aylar öncesinden itibaren, yani adını duyduğum, kimin yazdığını öğrendiğim o ilk andan itibaren sanki böyle olacağı belliydi…

Ve evet, diziyi kimin yazdığı meselesi…

Derdine İyi Bakabilen Bir Kalem
Berkun Oya’yı ilk kez 2000’li yılların başlarında CNN Türk ekranlarında kısa bir dönem yayınlanıp kaldırılan “Defakto” programıyla tanımıştım. Hâlihazırda internetin giderek derinleşen sularına dalmış, ‘90’larda hayatımda önemli yer kaplayan televizyon ile ilişkimi yavaş yavaş kesmeye başlamıştım ama bugün bile yayınlansa yine “zamanının ötesinde” kalacak enteresan formatlı “Defakto”nun kısa sürede takipçisi olmuştum. Ardından, birkaç yıl sonra NTV’de yayınlanan ve yine kısa sürede beni etkisi altına alan “Infoman” programı sayesinde yeniden karşılaştığım Berkun Oya ismi, 2010’lara geldiğimizde giderek ustalaşacağının sinyallerini vermeye başlamış bir tiyatro yazarına karşılık gelmekteydi artık. 1998 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünden mezun olmuş, “Türkiye’de tiyatro” dendiğinde akla gelen ilk isimlerden Kenter çiftinin tedrisatından geçmiş, Londra’da Royal Court tozu yutmuş, Ali Atay ile birlikte kurduğu Krek Tiyatro Topluluğu üzerinden Türkiye’ye sıra dışı bir tiyatro anlayışı kazandırmış, zaman zaman ana akım yerli dizilere de senaryo yazarak muhtemelen tiyatrosunun bağımsızlığını korumuş bir isim. Bir Melih Cevdet Anday hayranı… Bugün arkasında hem oyunculuk hem senaristlik hem oyun yazarlığı hem yönetmenlik hem de yapımcılık kariyeri oluşturmuş, Türkiye’nin alternatif / yeraltı müziği için son 10 yılın en önemli topluluğu Büyük Ev Ablukada’nın ortaya çıkışında rol almış, enteresan, yaratıcı, müthiş gözlemci ve kesinlikle etkileyici bir sanat insanı. “Bir Başkadır”a varan yolda, özellikle yazdığı ve / veya yönettiği tiyatro oyunları arasından “Bayrak”, “Hoop Gitti Kafa”, “Güzel Şeyler Bizim Tarafta” ve “Dünyada Karşılaşmış Gibi”nin Türkiye hakkındaki nokta atışı sosyolojik tespitleriyle dikkat çeken, 2017 itibarıyla “Masum” dizisi ile sadece dijital platformlara özel projeler de üretmeye başlayan Oya’dan gelecek bir sonraki adım, Ocak 2021’de yine Netflix’te yayınlanacak “Azizler” adlı film. (Taylan Biraderler’in yönettiği filmin senaryosu Oya’ya ait.) O zamana kadar “Bir Başkadır”ın muhteviyatı, Oya özelindeki asıl gündemim. Ana akım yerli dizilerin herkesin malumu olan kronikleşmiş sorunlarından kurtulup da bir dijital platformun sınırlarına girdiği anda kalemini tiyatro metinlerindeki kalitesine yakınlaştırabileceğini “Masum”da kanıtlayan Oya’nın hem yazıp hem yönettiği ilk dizi olan “Bir Başkadır”, bana kalırsa onun ilk ustalık eseri.

Peki nedir bu dizinin artıları ve eksileri?

Gelin öncesinde Türkiye tarihine tutalım biraz merceği…

“Havasına Suyuna”
Dile kolay 623 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun tabutuna son çivileri çakan I. Dünya Savaşı’nın olağanüstü şartlarında, neredeyse mucizevi bir şekilde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, sadece anti-emperyalist bir kimliğe dayandırmadı fikri temelini, aynı zamanda Osmanlı’dan yadigâr Türk toplumuna din temelli değil ulus temelli bir ülkü kazandırmak ve bu bağlamda -Osmanlı’nın Tanzimat reformlarının oluşturduğu ivmeyi de kullanarak- Batı “kıbleli” (ama tam bağımsız) yeni bir medeniyet oluşturmak gayesi de taşıyordu. Bugün gelinen noktada, sayısız yol kazasının (doğal ve / veya doğal olmayan hallerle) yaşandığını görüyor ve kuruluş saiklerinde yer alan bu toplum mühendisliğinin ne ölçüde başarılı olduğunu pek kestiremiyoruz. Özellikle de 1980 darbesinden bugüne yaşananlara baktığımızda… Anadolu uygarlıkları tarihi bize söylüyor ki; bu toprakların jeopolitik konumundan kaynaklanan “iki aradalık” hissi çoğu zaman hem siyasi hem beşerî alanlarda geçerli ve hatta birincil meselelerden biri. Doğu ve batı arasında olmaktan kaynaklı bu özel durumu Osmanlı’nın da (özellikle son 200 yılında), Türkiye’nin de yer yer zenginlik, yer yer sıkışmışlık olarak idrak ettiği vaki.

Yakın tarih özelinden ele alırsak, 1980 darbesi sonrasında ortaya çıkan manzara ile artık yadsınamayacak bir şekilde netleşen gerçek, Türkiye’nin tek bir ideolojiye angaje siyasi ajanda ile yönetilemeyecek kadar çetrefil bir toplumsal yapıya sahip olduğu. Atatürkçülük bayrağı altındaki Kemalist yöntemler ile kadrini dini referanslara (bu bağlamda sık sık Osmanlı’nın görkemine) dayandıran muhafazakâr yöntemler arasında salınan, sağ ve sol diskurların merkeziyetçilik manevralarıyla oy kazanma gayretlerine saplanan, her iki tarafın da zaman zaman uğradığı güçlü duraklardan milliyetçiliğin giderek başlı başına siyasi bir söyleme evrildiği, iktisadi monopolün sınıfsal bir amaç hâline geldiği, demokrasi, teokrasi, otokrasi ve monarşi doktrinleri arasında var olmaya çalışan bir fikri mücadele, ‘80 darbesi sonrası Kürtlerin de pek çok açıdan iyice belirginleşen siyasi varlıklarıyla daha derin bir hâl almıştı. Bu durum, klasikleşmiş doğu-batı çatışmasını budaklandırıyor ve sanayi toplumu hedefli atılımların çoğalmasıyla paralel olarak hızlanan göç hareketi ve çarpık şehirlileşme ile toplumsal yapıda yepyeni kılcal damarlar yaratıyordu.

Türkiye’nin hem kültürel hem siyasi açıdan hem de bu ikisinin bazen sebebi, bazen de sonucu olarak ekonomik açıdan farklılaşan sınıfları arasındaki uçurum 1980 sonrasındaki neoliberal manzaraya ana akım medyanın da yadsınamaz müdahalesiyle iyice cisimleşiyor, güncel siyaset giderek popülizm batağına saplanıyor ve sonucunda kaçınılmaz olarak toplumsal kutuplaşmalar özellikle de 2000’li yıllardan ve AKP’nin resme dâhil olmasından sonra giderek artan bir şiddetle hayatımızın hemen her alanına sızıyordu. AKP’nin iktidarlıktan “hükümdarlığa” geçtiği 2010’lu yıllarda benimsediği “rövanşist” söylem ve bu bağlamda milat kabul edilebilecek 2013 Gezi Parkı Direnişi’nden sonra giderek artan faşizan yönelimlerle yürütmenin yapısını değiştirmesi (bkz: “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” kisvesi altındaki istibdat yöntemi) ile tüm bunların cumhuriyetin ilk 20-25 yılındaki Kemalist cunta despotluğu ve sonrasındaki 25-30 yıla da sirayet eden vesayet rejiminin doğal bir sonucu olduğu düşüncesi arasındaki amansız çatışma ve yine 1980 sonrasında artık halının altına süpürülemeyecek hacme ulaşmış Kürt-Türk ayrımcılığının bir türlü demokratik zemin üzerinden çözümlendirilemiyor olması bugün içinde olduğumuz pek çok krizin asli sebepleri arasında.

İngilizce adı “Ethos” olan (“Alışkanlık, gelenek, örf, adet, karakter” anlamlarına gelen Yunanca kökenli kelime bugünün siyasi / felsefi literatüründe “bir toplum ya da kişinin geleneksel anlamdaki eğilimi ve duruşu, ahlaki değerlerin bilinciyle şekillenen tutumu” karşılığı taşıyor.) “Bir Başkadır”, öncelikle bu manzaranın, bu krizlerin içinden sesleniyor izleyiciye ve “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” diyen Tanpınar’a hak veren bir tonla yapıyor bunu biraz da. Hitap ettiği kitlede (Bu kitlenin kimlerden oluştuğuna ve bu durumun dizinin asli gayretiyle nasıl çeliştiğine yazının sonlarında değineceğim.) olağanüstü bir tepki (olumlu ve / veya olumsuz) yaratması açısından ise Türkiye’de son yıllarda yayınlanmış en güçlü popüler kültür eseri konumunda.

Cumhuriyet dönemi sanat tarihine baktığımızda ta 1920’lerden bu yana pek çok edebi eserde işlenen ve 1970’lerden bu yana Türkiye sinemasında da sıklıkla konu edilen zengin-fakir, köylü-kentli, aydın-cahil, sağcı-solcu, seküler-dinci, Türk-Kürt, azınlık-çoğunluk, gelenekçi-yenilikçi çatışmasına bugünkü Türkiye’den bakan, minimal kadro yapısıyla çok geniş bir toplumsal manzara sunmayı başaran ve bütün anlatısını bu manzara içerisinden kuran nüktedan bir iş “Bir Başkadır”.

Dizinin “artı” hanesine yazılabilecek başlıca unsurları düşündüğümde, aklıma şunlar geliyor bir çırpıda:

– Her şeyden önce; sanatın en güçlü hâline, toplumun veya bireyin karanlık taraflarına (yani otorite ve medya tarafından pek gösterilmeyen, sakıncalı bulunan ama bir o kadar da gerçek olan taraflarına) ayna tuttuğu zaman ulaştığını düşünen biri olarak “Bir Başkadır” benim nazarımda haklı bir isyanın ifadesi. Türkiye’nin ayrımcı, yargılayıcı, ezberci, hoşgörüsüz gözlerine ateş eden dört başı mamur bir alegori. Bu bağlamda dizinin, çıkış noktasındaki “Yeni Türkiye panoraması” gayretinin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum. Bugünkü Türkiye’de toplumsal kutuplaşmanın üç ana tarafı olan sekülerler (kültürel iktidarı hâlâ bir şekilde elinde tutan, endişeli modernler), muhafazakârlar (nicelik açısından özellikle Anadolu’da yoğunlaşan ama şehirlere de inançlı, tutucu, gelenekçi yanlarını getirenler) ve her iki tarafın da gazabına sıklıkla uğrayan Kürtler, dizide son derece nokta atışı tespitler ve iyi oluşturulmuş temsili karakterler üzerinden etkileyici bir yalınlık ve sarsıcı bir gerçeklik üzerinden yansıtılıyor.

– Bu bağlamda oyuncu seçimleri ve Berkun Oya’nın ‘90’ların sonunda filizlenmeye başlayan yeni Türkiye sinemasının usta yönetmenlerine selam çakan oyuncu yönetimi (bkz: oyuncudan maksimum verimi alabilme başarısı) dizinin en sağlam unsurları arasında. Bu kadar otantik bir oyunculuk performansının Türkiye dizi tarihinde sık rastlanmayan bir durum olduğu ortada. Yeri gelmişken, Berkun Oya’nın diyalog yazma yeteneğinin oyuncuların doğallıklarında ve bu doğallık içerisinde şahlanan gerçekçiliklerinde önemli bir etken olduğunu düşündüğümü de eklemeliyim mutlaka.

– Hikâyenin ağırlıklı olarak kadın karakterler üzerinden şekillenmesi kadın kimliğinin her daim itildiği, ayrımcılığa uğradığı, kısıtlı şablonlara ve geri planlara hapsedildiği, erkek egemen ve ataerkil söylemin altında ezildiği Türkiye geleneğinde yerinde ve örnek bir protest tavır bana kalırsa.

– Öte yandan merak ve rastlantı unsurları üzerinden örülmüş takipli anlatıyı taşıyan tüm karakterlere hem senaryo hem de temsil açısından eşit mesafede kalınması da Berkun Oya’nın elindeki metnin kıymetleri arasında.

– Dizinin “toplumdaki kutuplaşmanın baş sorumlusu; muhafazakâr insanları ötekileştiren, onlara yukarıdan bakan okumuş sekülerlerdir” çıkarımına ya da “ülkenin sosyokültürel hâlinden memnun değilseniz, sebebi okumuşun kendi cehaletinin farkında olmamasıdır” çıkarımına alan açan bir ezberi, bir indirgemeciliği olduğu eleştirisi ile; “tabakalaşma ve ön yargı temalı bir metne sahip olmasına rağmen bütün başörtülü karakterlerin ya eğitimsiz ya zorunluluktan başörtüsü takıyor olmasının senaryonun kendisinin ön yargılı olduğunu gösterdiği” eleştirisi ve “tesettürlü insanları hocanın ezberden söylediği aforizmalara körü körüne inanan, cahil, mesleksiz, aileleri kaba, küfür eden, zorba olarak gösterdiği” eleştirisi, sosyal medyada kafa kafaya gidiyor. Dizinin her iki kutba eşit mesafeden yaklaşabildiğinin önemli göstergelerinden biri işte bu durum da.

– Alegorik bir anlatımla (mesela tüm hikâye izleğini bir psikiyatri seansı üzerinden inşa etme) sosyolojik bir manzara sunan dizinin didaktik üsluba kurban gitmeyen dili de takdire şayan. Böyle büyük ve riskli bir anlatımda içine kolay düşülebilecek olan bu didaktizm çukurunun üzerinden başarıyla atlayan Oya’ya, bu kadar yerel bir metinde bile oryantalist bir çabayla Netflix üzerinden dünyaya “buralılık” satmaya çalışmadığı ve ülkesinin kadim devlet reflekslerinden biri olan “topluma ergen çocuk muamelesi” yapmadığı için bir alkış daha…

– Dizinin eleştiri oklarını sadece “yeni Türkiye”ye değil, “eski Türkiye”ye de yönelterek siyasi açıdan tarafsız kalması da bir başka kritik ve -bence- hakkaniyetli bir nokta.

– Dizinin edebi doyuruculuğu kadar, görsel ve işitsel unsurlarının bu doyuruculuğu desteklemesi de dikkat çekici. Bu bağlamda alkışlarım Yağız Yavru’nun Yeşilçam geleneği ile yeni dönem bağımsız Türk sineması arasında ustalıkla salınan minimal ve fakat incelikli sinematografisine, Ali Aga’nın heyecan ve merak unsurlarını çoğu zaman diri tutmayı başaran, senaryonun ulaşmak istediği noktaları temelinden kavramış olduğunu hissettiren, hız ve ritim açısından dizinin “meselesine” adeta eklemlenen serinkanlı kurgusuna, Aslı Dadak, Barış Yıkılmaz ve Onur Yılmaz’ın en az oyunculuk yönetimi kadar dizinin algısına doğrudan etki eden kusursuza yakın prodüksiyon tasarımına… Aynı şekilde hem dizinin çok konuşulan kapanış jeneriklerindeki seçimlerin hem de özgün müziklerinde Büyük Ev Ablukada’nın Afordisman Salihins lakaplı üyesi Cem Yılmazer’in stilize dokunuşlarının etkileyiciliği de ortada.

– Dizinin isim seçimi de muhteşem. Hem hatırlattığı şarkının sözlerine ve toplumsal izlekteki yerine kinayeli bir vurgu yaptığını hem de içindeki “başka” kelimesinin “öteki” anlamına odaklandığını düşündüğüm bu seçimin ironikliği, dizinin konusunu tamamlayacak derecede vurucu. Bu açıdan dizi resmen “ismiyle müsemma”!

Kafamı Kurcalayan Detaylar
– Dizi özünde Türkiye’nin üç kutbunu izleyiciye şikâyet ediyor ama bunu Netflix üzerinden yaptığı için, mesela tam da içeriğinde bahsettiği Yasin karakterine, Meryem karakterine, Ruhiye karakterine, Ali Sadi karakterine muhtemelen hiç ulaşamayacak. Türkiye’deki Netflix abonelerinin demografik yapısı düşünüldüğünde, dizinin sadece orta sınıf seküler beyaz Türkler üzerinden dönen bir tartışmayı ateşlemiş olması işte bu açıdan son derece doğal. Zira dizi, yayınlandığı mecra sebebiyle diğer iki kutba çok uzak. Bu açıdan Berkun Oya şu an için sadece orta sınıf beyaz Türkleri eleştirmiş oluyor… Dizi bir gün, tam da kendi içindeki tabirle “total”e ulaşırsa, işte o zaman içeriğindeki tarafsızlığı tam olarak sağlayabilecek konumda.

– Dizide yer alan kimliklerin ne oranda doğru temsil edildikleri meselesi oldukça tartışma götürdü. Açıkçası bu tartışmalarda rastladığım bazı noktalar benim de diziye yönelttiğim birtakım eleştirileri kapsıyordu. Bunlar arasından en çok da Peri karakterinin gerçekçiliği meselesi dikkatimi çekti… Bir Boğaz yalısında yaşayan zengin bir seküler ailenin kızı olarak Robert Koleji’nden mezun, üniversite eğitimini de yurt dışında almış birinin devlet hastanesinde çalışmasına rağmen (ki bu da çok inandırıcı bir konum tercihi değil), başı bağlı Meryem karakteri ile temas ettiğinde “travmatik” bir tepki vermesi çok da inandırıcı gelmiyor. Devlet hastanesinde çalışıyor ise, Meryem gibi hastalara çoktan aşina olması gerekirdi. Öte yandan Halk TV izleyen ulusalcı aile arketipi de biraz zorlama. Onun yerine Peri’nin orta sınıf bir memur ailesinin çocuğu olması daha uygun bir karakter inşasına sebebiyet verirdi. Zira Halk TV özelinden bakarsak, kanalın asıl izleyici kitlesi şehirli orta sınıf memur / işçi aileleri… (Tabii yine de diziye sadece “temsil” açısından yaklaşılırsa her temsil ve her kimlik eninde sonunda sorunlu veya eksik bulunabilir. Burada metnin ana fikrine odaklanmanın daha doğru olduğuna inanıyorum.)

– Dizide bireylerin / toplumun karanlık tarafları işlenirken ve hatta tecavüz, şiddet, intihar girişimi vb. pek çok sertlik gözümüze sokulurken dahi eşcinsel ilişkinin “ima” düzeyinde kalması (üstelik de bu konularda son derece özgürlükçü bir platformda yayınlanmasına rağmen) biraz can sıkıcı.

– Ruhiye karakterinin intihar girişimi sonrasında herhangi bir polis sorgusu yaşanmaması senaryonun atladığı detaylardan biri gibi… Ruhiye demişken, neredeyse akli dengesini yitirmesine sebep olan tecavüz travması ile yüzleşmesi ne kadar cesurca ise, bu travmayı “atlatma” şekli de bir o kadar “hızlı” / “basit” oluyor sanki… Öte yandan bu “iyileşmenin” tecavüzcünün adeta yarı ölü hâle getirildiğinin öğrenilmesiyle yaşanmasının hem etik açıdan hem hukuki açıdan hem de travmanın gerçekçiliği açısından sorunlu durduğu da ortada. Tabii ki psikolojik açıdan böyle bir travmanın üstesinden nasıl gelindiğiyle ilgili teknik bir analiz yapacak değilim ama Ruhiye’nin eve dönüş macerasındaki hâletiruhiyesi sanki dizinin ilgilenmesi gereken diğer meselelerine ayıracağı vakte kurban gidiyor gibi… (Sahi, Ruhiye tecavüzcüsüyle yüzleştiği sırada, yanında köye götürdüğü çocuğu neredeydi?)

– Görenin fotoğraf çektirmek için yanına koştuğu ünlü bir dizi oyuncusunun yoga dersinde hiç tanımadığı birine arkadaş olmak için adeta “yalvarması” pek inandırıcı değil. Evet, Melisa karakterinin hikâyeye dâhil olma kısmı biraz “deus ex machina”.

Sonuç İtibarıyla “Bir Başkadır”
Özetle “ne diyor” bu dizi bize? Birbirini anlamayan, çoğu zaman anlamaya dahi çalışmayan kesimlerin hayatlarının isteseler de, istemeseler de nasıl da iç içe olduğunu gösteriyor ve farklılıklarımızı kabul ederek, birbirimizle daha insani bir iletişim kurmaya, bu bağlamda daha ideal bir toplum hayaline şans tanıyor. “Bir Başkadır” barışmak ve uzlaşmak üzerine değil, “dinlemek” üzerine düşünüyor. Tam da bu noktada Ali Rıza Taşkale, Gazete Duvar’daki yazısında hislerime tercüman oluyor: “(Dizi) yıllardır kendi kendisiyle savaşan Türkiye toplumunun sorunlarının bireyler birbirini severse ortadan kalkacağını söylemiyor, bizi birbirimizle bir çeşit ‘liberal empati’ yapmaya götürmüyor. Aksine, hayatın farklı katmanlarında yaşayan, birbirini hor gören, birbirinden nefret eden kuşaklarının usulca toplanıp, baş başa verip birbirine el uzattığı, konuşmayı birbiri sayesinde öğrendiği bir dünya yaratıp bizi bir göreve çağırıyor. Bu toplumun kılcal damarlarına yayılmış her türlü suçu, şiddeti, mikro-faşizmi, riyayı ifşa ediyor karakterleriyle, zıtlıklarıyla, karşılaşmalarıyla, müzikleriyle. Diziyi seyrederken, siz de kendinizi İstanbul’un o berbat apartmanlarında, çirkin sokaklarında, kimliksiz rezidanslarında, özetle ‘başka bir cehennem’ olan Türkiye’nin ortasında yığılmış buluyorsunuz. Dolayısıyla diziyi şimdiden farklı kılan, kanımca seyirciyi bildiğiyle tedirgin etmesi. Seyirci, çok iyi bildiği çirkin kentlerin, çok iyi bildiği tacizlerin, çok iyi bildiği tecavüzlerin, çok iyi bildiği şiddetin, çok iyi bildiği sıkıntının kucağında gevşeyemeden uğursuz bir uğultuyla ürperiyor. Seyretmekte olduğumuz, kolektif davranma yetisini kaybetmiş Türkiye’nin sakat bıraktığı kurbanlarının, olmamış halkının hikâyesi.”

Evet, “Bir Başkadır” biraz Peyami Safa, biraz Sabahattin Ali, biraz Kemal Tahir, biraz Orhan Kemal, biraz Adalet Ağaoğlu, biraz Hasan Ali Toptaş hikâyesi… 8 bölüme son “35 yılın” Türkiye’sini sığdıran bir roman gibi… Ve evet, “Bir Başkadır” diziden ziyade biraz Yılmaz Güney, biraz Ertem Eğilmez, biraz Atıf Yılmaz, biraz Nuri Bilge Ceyhan, biraz Zeki Demirkubuz filmi… Son yıllarda bu topraklardan çıkmış olup da güncel bir sınıf sorununu hem kültürel hem siyasi hem de beşeri açılardan dert edinen ve sözünü toplumsal bir perspektiften söyleyen en büyük popüler kültür eseri.

“Bir Başkadır”ın bize sunduğu tartışmadan kaçmayalım. Evet, belki dizinin kaynağını dayandırdığı teşhisler yeni değil ama hâlâ ve sık sık gerekli. Gerekli çünkü dertlerimizi görmeyerek, onları unutarak ya da onlardan kaçarak yeni bir hayat, sağlıklı bir toplum ve ideal bir gelecek kuramayız. Gelecek nesillere iyi bir dünya bırakamasak da önlerindeki en büyük hedef olacak olan “onarma” çabalarına işte bu tarz sanatsal eserlerle ve o eserlerin üzerine düşünerek, yazarak, tartışarak katkı sağlayabiliriz. En azından bunu yapabiliriz…