New York’ta Bir Münzevi

İlhan Mimaroğlu 20. Yüzyıl çağdaş müziği için uluslararası çapta kilit bir isim. Özellikle caz ve elektronik müzik alanındaki çalışmalarıyla tarihe geçen bu huysuz adamın gölgedeki hayatı, “Mimaroğlu” belgeseli ile şimdi mercek altında.

Bir itiraf ile başlayayım: Kariyerinin önemli bir bölümünü gazetecilik çatısı altında müzik ağırlıklı kültür & sanat içerikleri üreterek geçirmiş ve hâlâ o disiplinin pek çok unsuruna sadık biri olarak İlhan Mimaroğlu ismini uzun süre hiç duymamıştım. İlk olarak 2013 yılında 20. İstanbul Caz Festivali kapsamında gösterilen, yönetmenliğini Batu Akyol’un üstlendiği “Türkiye’de Caz” adlı belgesel sayesinde haberdar olduğum bu sıra dışı sanat adamı hakkında merakımı körükleyen ise, sinema dergisi Arka Pencere’nin Mayıs 2018 sayısındaki bir yazıydı. Serdar Kökçeoğlu imzalı bu yazıdan, aynı zamanda kendisi de bir elektronik müzik dinleyicisi ve üreticisi olan Kökçeoğlu’nun birkaç kişilik küçük bir ekip ile Mimaroğlu’nun hayatını anlatmak üzere yola çıktığını ve bir belgesel hazırlama niyetlerinin olduğunu öğrenmiştim. Süreci o andan itibaren, kamuya yansıdığı kadarıyla yakından takip ettim. Ve bu yıl -pandemi önlemleri gereğince online olarak düzenlenen- İsviçre’nin ünlü belgesel festivali Visions du Réel’de dünya prömiyerini yaptıktan sonra hem Antalya hem de İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’de gösterim şansı bulan, üstelik Antalya’dan Altın Portakal Ulusal Belgesel Film Yarışması dâhilinde Jüri Özel Ödülü ile dönen belgeseli, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) çevrim içi gösterim programı dâhilinde izledim. Tabii 77 dakikalık bu belgeseli izlemek için geri sayımda olduğum süre boyunca Mimaroğlu hakkında merak ettiğim temel bilgileri de edinmiştim. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki önemli mimarlardan biri olan, aynı zamanda Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın önde gelen isimlerinden Ahmed Kemaleddin’in oğlu olduğunu, 1945 yılında Galatasaray Lisesi’ni, 1949’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdiğini, lise yıllarından itibaren sanata ve özellikle de müziğe büyük bir ilgi duymaya başladığını, hem enstrümanistlik hem bestecilik hem de eleştirmenlik alanlarında aktifleştiğini ve bu üç alan dâhilinde müziği hayatının odağına yerleştirdiğini, ‘50’li yılların sonunda Güngör Hanım ile evlenerek New York’a taşındığını, burada The Record Hunter plak firmasında repertuvar uzmanlığı ve Voice of America radyosunda sanat eleştirmenliği yaptığını, sonrasında Columbia Üniversitesi’nde master derecesi alıp aynı üniversitede dersler vermeye başladığını, Ertegün kardeşler sayesinde Atlantic Records çatısı altında prodüktör olarak çalıştığını, bir yandan akademik faaliyetlerini sürdürürken bir yandan da yazarlık yaparak hem müzik hem de sinema kitapları yayımladığını, ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda ürettiği elektronik müzik eserlerinin bu türün prototipleri arasında sayıldığını, adını Fellini ve Lennon gibi efsanelere ulaştırmayı başardığını, fotoğraf ve video sanatına merak saldığını, bir dönem Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde köşe yazarlığı yaptığını, amansız bir “karşıt görüş savunucusu” olduğunu, bu bağlamda dokunulmazlık atfedilmiş pek çok popüler kişiye (veya olaya ve olguya) yönelik ekseriyetle aksileştiğini, 2009 yılında İKSV tarafından İstanbul Caz Festivali kapsamında Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldüğünü ve 2012 yılında hayata gözlerini yumduğunu biliyordum. İyi ki de biliyormuşum. Zira “Mimaroğlu” belgeseli, bu bilgilerden yoksun birine İlhan Mimaroğlu’nu sıfırdan anlatmak noktasında yeterli bir içerik sunmuyor. Peki bu 77 dakika içerisinde neler oluyor?

Özetle, İlhan Mimaroğlu’nun hayattayken çektiği 8 mm ev videoları ve şehir görüntülerinin estetize edilmiş sekansları üzerine eklenen güncel New York panoramaları eşliğinde, başta eşi Güngör Hanım olmak üzere sayıları oldukça kısıtlı birkaç kişinin İlhan Bey hakkındaki anılarının sadece ses kaydı olarak aktarıldığı, bu bakımdan Mimaroğlu’nun sıra dışı karakteri, belli bir ölçüye uymayan üretim yapısı ve azade yaşamına uygun olarak “farklı” olmayı başarmış ve fakat genel izleyiciyi yakalama potansiyeli açısından riskli sularda kalmış bir seyirlik ortaya çıkarılmış. Elbette görsel üslubun özgün olması ve Mimaroğlu’nun “erkin” sanatsallığı ile paralel bir biçimsellik yakalanabilmesi adına en baştan itibaren bilinçli olarak tasarlanmış, “klasik dışı” bir anlatım tercihi söz konusu fakat yine de yönetmen Serdar Kökçeoğlu ve yapımcı Dilek Aydın öncülüğündeki yaratıcı ekibin Mimaroğlu’nun ardında bıraktığı zihinsel miras ve üretim külliyatına daha kapsamlı, belki daha derin yaklaşmasını beklerdim. Bu deneysele yaklaşan biçimsellik bir noktada Mimaroğlu’nun avangart bakış açısıyla özdeşlik hissettirse de, belgeselin odağına aldığı kişiyi hakkaniyetli biçimde izleyiciye sunabilmesine bence mâni oluyor. Bu bağlamda belgesel, karşısında zaten Mimaroğlu’nu bilen veya en azından onun hakkında genel bilgisi olan bir izleyici kitlesi istiyor.

Belgeselin uluslararası ismi “Mimaroglu: The Robinson of Manhattan Island” (“Mimaroğlu: Manhattan Adası’nın Robinson’ı”). Burada Mimaroğlu’nun dünyanın en yoğun, en işlek yerlerinden Manhattan’da, o devasa kalabalığın içindeki yalnızlığına bir gönderme yapılıyor. Hayatını sadece Güngör Hanım ile paylaşan, onun sayesinde (biraz da zoruyla) bir miktar sosyalleşen (ve politikleşen), çocuk sahibi olmayı düşünmeyen, genellikle içine kapanık ve aksi tavrıyla, yazılarındaki sert ve sivri üslubuyla bilinen Mimaroğlu’nun bu münzevi hayat stili ile ilgili detayları, en çok da belgeselin son bölümündeki anlatıcı rolünü üstlenen üvey oğlu Rüstem Batum (Güngör Hanım’ın önceki evliliğinden olan tek çocuğu) sayesinde öğreniyoruz. Bu bölüm ve belgeselin genelinde Güngör Hanım’ın anlattığı birkaç mikro detay dışında İlhan Mimaroğlu’nun sanat yolculuğu, üretim dinamikleri, hayat felsefesi, müziğe ve sinemaya yaklaşım perspektifleri gibi bence önemli paradigmalar, belgeselin görsel açıdan özgün olmaya ağırlık vermesi sonucunda kurduğu deneysel anlatım diline kurban giden içerik eksiklikleri olarak öne çıkıyor. Üstelik bizzat İlhan Mimaroğlu tarafından yazılmış “Günsüz Günce” (1989), “Ertesi Günce” (1994) ve “Geldim Gördüm Geçtim Gittim” (2001) gibi kaynak niteliğindeki kitaplar varken bu tarz bir yüzeysel içerik oldukça sakil kalıyor. Burada elbette klasik belgesel dilini, “konuşan kafaları” veya odağına aldığı şeyi (kişi, konu vb.) fütursuzca öven basmakalıp belgeselcilik anlayışını kutsal kabul ederek deneysellik ve özgünlük arayışını yadsımak gibi bir bağnazlık peşinde değilim asla. Demek istediğim, “Mimaroğlu” belgeseli özelinde, görsel dil ile içerik doyuruculuğu arasındaki uçurumun beni izleyici olarak rahatsız ettiği.

Sonuç itibarıyla “Mimaroğlu” belgeseli, müzik adamlığı kadar tutkulu bir sinefil de olan İlhan Mimaroğlu’nun ölümünden sonra sinema ile tekrar buluşmasına (üstelik bizzat perdenin üzerinden) sebep olması açısından tarihi bir öneme sahip olsa da, ele aldığı karakterin “ağırlığı” altında ezilmekten kaçamıyor. Görsel açıdan onu anlamaya özen göstermiş olsa da, kısıtlı metni ile zihinleri doyurmuyor.