Gayriresmî Şehir Ressamlığı

Yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen üzerindeki “yeni” etiketi hâlâ geçerliliğini koruyan grafiti kültürü ve bugün neredeyse bir endüstri hâlini almış olan sokak sanatları üzerine…

Tarih 2019 Ağustos. Yer Kadıköy. Sabahın ilk ışıkları… Sokaklar sessiz, şehir henüz uykuda. “Lütfen birkaç gün grafiti yapmayın. Dükkanı yeni açtık!” yazıyor, önünden geçtiğim bir dükkânın kepengine asılı notta. Bu nüktedan isyanın sebebi malum: Etraftaki tüm dükkânların kepenklerinde istisnasız en az bir grafiti çizili durumda. Kadıköy (ve İstanbul’daki birkaç ilçe) için artık “olağan” bir manzara… Gün boyu insanları selamlayan vitrinler, geceleri kapalı kepenklerin üzerine nakşedilmiş rengârenk grafitilere bırakıyorlar yerlerini. Tabii sadece vitrin kepenkleri değil bu yeni nesil metropol tipografisine ev sahipliği yapan; köprüaltları, demiryolu yamaçları, tren vagonları, otoyol kenarları, şantiye tabelaları, otobüs durakları, reklam panoları, trafik levhaları, terk edilmiş araçlar, trafo cepheleri, çöp konteynerleri ve tabii ki apartman duvarları… Kentin çağdaş alfabesi artık her an, her yerde karşımıza çıkabilecek kadar yayılmış durumda. Peki ama nasıl bir motivasyon, hangi koşullar ve tarihsel süreç sonucunda? 2020’nin gölgede kalmış belgesellerinden “Banksy and the Rise of Outlaw Art”ı izlerken bunu düşündüm… Ve şehir hayatının son 50 yılına damgasını vuran söz konusu “kaçak sanat”ın tarihi hakkında güncel bir Türkçe kaynak sıkıntısı yaşandığını fark ettim.

İşte bu farkındalık ilhamıyla, aşağıdaki satırlarla, naçizane bir çabaya giriştim…

Başlarken…
Kendimi bildim bileli “görsel tepkimesi” yüksek biriyim. Bir şeyin nasıl göründüğüyle çok ilgilenirim. Ahenk, estetik, nizam, simetri gibi kavramlara, görsel mantık, ritim ve denge gibi paradigmalara, renk bütünlüğü ve perspektif gibi detaylara, en nihayetinde görsel algının hayatı kavrayış ve yaşayış biçimlerini dahi etkileyen mahir duruşuna hemen her koşulda fazlasıyla önem veririm. Küçük yaşlardan itibaren çizgi filmler ve boyama kitapları vesilesiyle başlayan resim yapma hevesim, ilk gençlik yıllarımda fotoğraf ve video kompozisyon merakına evrilip daha sonra gazetecilik kariyerimde hayli faydasını göreceğim tasarım eğitimi almaya kadar ilerlemişti. Hayatımın hiçbir döneminde karikatürler, albüm kapakları, afişler, reklam panoları, çizer & ressam eserleri ve ürün paketleri dikkat-beğeni çehremin sınırlarını terk etmedi. 20’li yaşlarımdan itibaren ise kitap & dergi kapakları, sayfa tasarımları, mizanpajlar, mimari ekolleri, moda trend’leri ve sinematografi bu sınırları genişletti. Yaşantımı şekillendiren müzik, sinema ve edebiyat gibi “öğretmenlerimin” kazandırdığı reflekslerle görsel hassasiyetim hep temayüz seviyesindeydi. Bu durum, içinde olduğum herhangi bir ortamın, dâhil olduğum herhangi bir projenin ya da düzenli olarak tükettiğim herhangi bir ürünün görsel özelliklerini zaman zaman takıntı derecesinde düşünmeme sebep olsa da, içimdeki sanat âşığının bir bildiği olduğuna emindim. Aksi halde; beğenimi kazanan herhangi bir görsel karşısında kalp atışlarımın hızlanmasının ya da içimi garip bir mutluluk hissi kaplamasının ne gibi bir anlamı olabilir? Velhasıl; grafiti ve sokak sanatları gibi, sosyolojik altyapılarının dışında tamamıyla “görsellikten ibaret” konseptler hakkında kapsamlı bir panorama çıkarmadan önce bu satırların yazarı hakkında gereken temel bakış açısını oluşturabildiysem, kronoloji işlemeye başlayabilir…

Görme Ve Üretme
İnsan denen canlı türünün davranışlarına antropolojik çerçeveden yaklaştığımızda, sadece yaşıyor olma hâlinin çoğu zaman yeterli olmadığını görüyoruz. Aksine, psikoloji ve sosyoloji bilimlerinin de katkılarıyla; “varlığını belli etme”, “yaşadığını vurgulama” gibi gayelerin hayat serüveninde önemli yerler kapladığına tanık oluyoruz. Peki bu gayeler nelere yol açıyor? En basitinden; eninde sonunda öleceği gerçeğine karşı koyamayan insan, ne kadar süreceğini kestiremediği yeryüzü macerasında kimi zaman becerileri, kimi zaman da düşünsel faaliyetleri ile bugüne ve yarına iz bırakmak istiyor. İyi ki de öyle. Zira sanat, yaratıcı gücünü en çok da bu istekten alıyor. Ve söz konusu sanat olduğunda; beynin, duyu sistemi ile uzuvlar karşısındaki hâkimiyeti yeni sayılır, dolayısıyla bugünden baktığımızda sanatın tarihi aslen “el yordamı”nın tarihi olarak öne çıkıyor. İşte bu tefekkür bize resmin tarihine de giriş sağlıyor. Mağara duvarlarına kazınan o ilk çizgilerden, dijital tabletler üzerinde dijital kalemlerle yapılan illüstrasyonların üç boyutlu yazıcılarla somutlaştırılabildiği bugünlere gelişimiz çoğunlukla bu “el yordamı”nın eseri. Ve bir 20. Yüzyıl mahareti olan grafiti kavramına derinlemesine dalmadan önce resim ile insan arasındaki ilişkiye genel bir bakış atmak gerekiyor.

Resim, türümüzün hayatı anlamlandırma çabasındaki en eski yoldaşlarından biri. Bazen bir pencere gibi manzaramızı belirliyor, bazen bir ayna görevi üstleniyor. Manevi değeri ve soyut etkisinin yanı sıra; verdiği mesaj ve / veya yarattığı algı üzerinden salt iletişime olanak sağlıyor, bu bağlamda yeni hikâyelere alan açıyor. Ayrıca son birkaç yüzyılda olağanüstü bir hızla evrimleşerek yazının kadim hâkimiyetini sonlandıran fotoğraf ve video teknolojilerinin de temelinde yer alıyor. Bir başka açıdan; edebiyat, müzik, sinema, endüstriyel tasarım ve mimari gibi insanlığın gidişatını belirleyen (veya en azından bu gidişata eşlik eden) devasa literatürlere ilham kazandırıyor. Resim, günün sonunda bizi bize anlatıyor. Dolayısıyla algılarımız ona karşı hassas. Ve bu hassaslık, sınırları belirsiz bir bakış açısı özgürlüğü yaratıyor. Ne resimdir, ne değildir? Hangi resim sanattır, hangisi değildir? Aynı muğlaklık, spotlar grafitilere doğrultulduğunda da devam ediyor. Özünde “dünyaya bir iz bırakma gayesi” taşıyan, macerasına bir font (yazı karakteri) çeşidi olarak başlayan, biçimsel anlamda giderek resim estetiğine yaklaşan ve bugünün mural kültürü sayesinde artık büsbütün ressamlık becerisine ihtiyaç duyan bu asi şehir geleneği hâlâ yer yer vandallık, yer yer sanat olarak nitelendiriliyor. Peki fitil ilk ne zaman, nerede, nasıl yakılıyor?

Grafitinin Doğuşu
Etimolojik açıdan baktığımızda; Farsçadaki “girift” kelimesi (birbirinin içine girip karışmış, girişik, çapraşık) üzerinden türetildiği tezi ile, İngilizcedeki “graphic” kelimesinden türetildiği tezi zaman zaman öne sürülse de, grafiti kelimesi aslen İtalyancadaki graffiato (çizilmiş, kazınmış) kelimesinden türeyip bugünlere geliyor. Graffiato terimi, bir inşaat ve dekorasyon terimi olan sgraffito (nemli bir yüzeye zıt renklerde renklendirilmiş sıva katmanları veya seramikte, ateşlenmemiş seramik gövdeye birbirini takip eden iki zıt kayma veya sır tabakası uygulayarak, daha sonra her iki durumda da çizerek üretilen duvar dekoru tekniğinin adı) ile aynı kökenden. Bu bağlamda ilk grafiti örneklerinin çok eski çağlara dayandığı söylenebilir, zira biçimsel açıdan ele alırsak mağara duvarlarına çizilen ilk şekillerin de bir çeşit grafiti oldukları düşünülebilir. Öte yandan, bugün Türkiye sınırları içinde yer alan Efes’teki Antik Yunan kalıntılarında rastlanan bir fahişelik ilanı ve İtalya’nın Pompeii şehrindeki Antik Roma buluntularında rastlanan benzer ilanlara da “bilinen ilk grafitiler” nitelendirmesi yapılıyor. Hakeza Antik Mısır’da yolculuğa çıkanların geçtikleri yerlerin duvarlarına kendilerinden iz bırakmak amacıyla adlarını ya da resimlerini çizmelerini de ilk grafiti örnekleri arasında sayanlar oluyor. Çağlar boyunca; genellikle toplu yerleşim alanlarında bulunan herhangi bir yüzeye kaçak, izinsiz şekilde yazılan (veya kazınan) mesajlar / iletiler / çizimler için “grafitilerin atası” muamelesi yapılabiliyor. Burada işin teknik detayından ziyade sosyal vurgusu ön planda, çünkü grafiti denen kavram, anlamını ve etkisini aslen “kaçak” ve “yasa dışı” olmasına borçlu. Dolayısıyla tarihin hangi döneminde bir yüzeye otorite veya mülk sahibi izni olmadan kazınmış bir yazı var, orada bugünün grafiti kültürünü oluşturan tuğlalardan biri var. Yakın tarihe gelirsek; özellikle II. Dünya Savaşı yıllarında, savaşa dâhil olan şehirlerde sıkça rastlanan duvar yazıları, dönemin en etkili propaganda ya da protesto faaliyetleri arasında yer alıyor. Savaş karşıtı yazılar, faşizm karşıtı yazılar, düşmana atıfta bulunan yazılar, orduya destek veren sloganlar, ideolojik manifestolar, topluma umut aşılayan satırlar vesaire… Modern grafitinin oluşmasında, sosyolojik açıdan işte en çok bu duvar yazılarının toplum üzerinde oluşturduğu “yeni bir haberleşme şekli” algısı rol oynuyor.

Öte yandan, konunun temelinde resim kavramı kadar bireyselleşme de yer alıyor. Çünkü topluluk içinde yaşayan, sosyal bir varlık olan insan, aslında birey olabilmeyi başardığı ölçüde kendini keşfediyor. Bu keşif çoğu zaman hayatı yaşayış biçimini de kökten etkiliyor ve insanın düşünce dünyasını adeta baştan şekillendiriyor. Birey dediğin; topluluğun kurallarına, geleneklerine, adetlerine, alışkanlıklarına ve ezberlerine göre yaşamak zorunda olmadığını fark edebilen, kendi hayatını kendi iradesiyle kurmaya çalışan biri. İşte bu irade zaman zaman otoriteyi sorgulamayı, ona karşı gelmeyi ve hatta onu reddetmeyi de içeriyor. Ve grafiti eyleminin özünde yer alan “karşı gelme”, “kuralları yıkma” refleksi doğrudan bu bireycilik erkinliğinden besleniyor.

Bugünkü grafiti kültürünün oluşmasını sağlayan ilk modern örnekler için ise II. Dünya Savaşı sonrasına göz atmak gerekiyor. Sosyolojik, kültürel ve politik anlamda yeni bir dünya arayışının öncelikli toplumsal hedeflere dönüştüğü, birey kavramının ilk kez bu denli üzerine düşüldüğü, dönemin aktivist, idealist ve hayalperest genç kuşağının çabalarıyla geleceğe miras kalacak pek çok atılımın gerçekleştirildiği, karanlık gerçekliğin gölgesinde umudun yeşertildiği dönem… Savaş sonrası tohumları atılan yeni beşeri düzen içerisinde, her zamanki gibi kazananların yazdığı tarih üzerinden şekillenen haritaların sınırları dâhilinde, yeni sınıfsal ayrımlar, yeni demografik standartlar ve yeni “düşman komşular”la birlikte 1960’lar; özellikle Batı’da sivil hak taleplerinin yoğunlaştığı kültürel bir mücadeleye tanık olurken, dünya çapında ulus devlet modelinin gizli servis destekli darbeler ve iç savaş tetiklemeleriyle adeta test edildiği kaotik bir ortama da ev sahipliği yapıyor. Ve fakat feminizm, cinsel özgürlük, yeni sol ve yeni hümanizm gibi ilerici fikirlerin de 1960’larda alanlarını genişletmeye başladıkları görülüyor… Her şeyin ötesinde ‘60’lar, içinde yaşadığımız küresel ekonomik sistemin şekillenmesinde kilit bir rol oynuyor. Ve ‘60’ların Batı dünyası, bugünün sokak sanatları özelinde “başlangıç noktası” niteliği taşıyor. 1961 yılında inşa edilen, Almanya’yı doğu-batı şeklinde ikiye bölen ve sadece coğrafi açıdan değil; sosyolojik, politik, ekonomik, kültürel açılardan da tarihi öneme sahip Berlin Duvarı’na ‘60’lı yılların ilk yarısında çizilen kaçak resimler ya da yazılan kaçak sloganlar Avrupa’da, 1960’ların ikinci yarısında Philadelphia ve New York’ta görülmeye başlayan enteresan duvar yazıları ABD’de, 1940’larda Brezilya’da başlayıp 1960’larda kıtanın çoğuna yayılan Pichação’lar (Brezilya grafitisi) ise Güney Amerika’da bugünkü anlamıyla modern grafitinin ilk örnekleri arasında sayılıyor.

Amatör Yıllar
Grafitinin bir trend, bir akım hâlini alması ve hatta sonraki on yıllarda sistem karşıtı bir eyleme dönüşmesi ‘60’ların ikinci yarısında ABD şehirlerindeki örneklerin çoğalmasıyla başlıyor. Söz konusu bu ilk örnekler, genellikle birbirlerinden habersiz bireylerin kendi mahlaslarını duvarlara rastgele yazmalarından ibaret. (bkz: Julio 204, Corn Bread, Taki 183 vb.) Keçeli kalemlerle ve çoğu zaman tek bir kelimeden ibaret olan bu kaçak duvar yazılarına aslen “tag’leme” deniyor. Bir süre sonra şehrin muhtelif duvarlarında sıkça görülmeye başlanan bu tag’ler, halkın yanı sıra basının da ilgisini çekiyor ve 1971 yılında New York Times’ta yayımlanan bir makale ile grafiti “sistem” ile tanıştırılmış oluyor. Bu tarihten sonra, 1970’ler boyunca hem ABD hem Güney Amerika hem de Avrupa’daki pek çok şehirde kaçak duvar yazıları artmaya başlıyor ve bu yayılım, beraberinde otoritelerin de katı önlemler almasını sağlıyor. İlk başlarda görsel açıdan pek bir esprisi olmayan font denemeleri gibi duran tag’ler, ‘70’lerin ikinci yarısından itibaren daha komplike bir biçim kazanıyor ve işin içine sprey boyama tekniğinin de girmesiyle tagging faaliyeti yerini yavaş yavaş, bugün grafiti denince aklımıza gelen o renkli ve görkemli stile bırakmaya başlıyor. Seçilen yüzeyler genellikle köprüaltları, apartman duvarları ama en çok da tren vagonları oluyor. Hatta vagonlara grafiti yapmak, dönemin “writer’ları” için bir prestij meselesi. Zira özünde “topluma ve otoriteye orta parmak gösterme çabası” olan bu eylem, vagonların tüm şehri dolaşması sebebiyle daha etkili ve dinamik bir hâl almış oluyor.

1960’larda belki amaçsız bir eğlence, belki bir vakit öldürme aracı, belki de plansız programsız uydurulmuş bir hobi olarak başlayan tag’leme işleminin 1970’lerde bir sokak hareketine evrilmeye başlamasının sosyolojik altyapısı da var elbette. Hem Avrupa hem Güney Amerika hem de ABD’deki ilk örneklere baktığımızda, grafitinin genellikle toplumun alt sınıflarındaki bireyler tarafından sahiplenildiğini görüyoruz. Savaş sonrası ekonomik düzensizliğin sağladığı önlemeyen göç trafiği ve bu bağlamda şehirlerin plansız büyümesiyle ortaya çıkan yeni sorunlardan biri olarak, farklı etnik / dini / kültürel sınıfların daha önce karşılaşmadıkları yeni komşularıyla hemen kaynaşamamaları ve bununla birlikte toplumsal adalet veya pazar payından eşit ölçüde faydalanamamalarıyla şehir hayatının dışına itilmeleri, alt sınıfların ve azınlıkların kendilerine ait küçük dünyalar ve özgün sınıfsal motivasyonlar oluşturmalarına sebep oluyor. İşte grafiti, bu motivasyonlardan biri olarak alt sınıfların ve azınlıkların kendilerini otoriteye karşı konumlandırma, duyurma, hatırlatma, derdini anlatma ve “biz de varız” deme yöntemlerinden biri hâlini alıyor. Sistemin tektipleştirici hayat tarzı tahakkümüne, toptancı ezberlerine, kalıplaştırılmış tüketim modellerine, yüzeyselleştirilmiş ahlak ölçütlerine ve yozlaşmış sınıfsal geleneklerine karşı gelen, şehirlerin tasarımını sadece mimarlara, belediyelere, valilere ve hükümetlere terk etmek istemeyen, gündelik siyasetin sorgusuz itaat ve onaya programlanmış kitleleri arasına girmeyen, para ve güç dengesine boyun eğmeyen, kısacası modern toplumların görkemli kaybedenleri olan gençlerin hem kendilerine hem de sisteme karşı meydan okuma araçlarından biri oluyor grafiti aynı zamanda. Yeni dünya düzenine uyum sağlayamayan, bu düzene adapte olamayan, dolayısıyla hem zihinsel hem fiziksel anlamda yersiz yurtsuz olan bu gençlerin; tıpkı sokak sporları, kaykay, hip hop, punk, rock, heavy metal, break dans veya yeraltı edebiyatı gibi kendilerini ifade etme, bazen kendilerine bir hedef belirleme unsuru da oluyor grafiti zamanla. Ayrıca renksizleştirilen monoton şehir hayatına renkleri geri getirme çabası olarak da algılanıyor grafiti bir süre sonra.

Grafiti, Hip Hop Ve New York İlişkisi
Bugün grafiti genellikle hip hop’ın beş ana elementinden biri olarak etiketleniyor olsa da (diğerleri için bkz: MC’lik, DJ’lik, B-Boy’luk ve beatbox’çılık), tarihsel açıdan kökleri hip hop’tan daha eskiye dayanıyor. Hip hop’ın bir kültür olarak nitelendirilmesini sağlayan ana etken olan rap müziğin 1979 tarihli The Sugarhill Gang şarkısı ‘Rapper’s Delight’ ile resmi start’ını aldığı düşünülürse, grafitinin kronolojik açıdan rap müzikten çok önce doğduğu ortaya çıkıyor. Hatta 1970’ler özelinde ele alırsak, grafitinin rap müzikten ziyade punk müziğe daha yakın bir tavrı olduğu söylenebilir. Bu bağlamda her iki kültürün de sistem karşıtı protest duruşu, ahlaki ve toplumsal normları yıkma çabası ve bu hâletiruhiyeyi yoğun olarak sıra dışı bir görsel estetikle kuşatması, ortak noktaları olarak öne çıkıyor. Yine de hip hop kültürünün grafiticiliğin yayılması ve dünya çapında bir trend hâlini almasındaki etkisi yadsınamaz. Çünkü özellikle ‘80’li yılların başında, hip hop kültürüne dâhil olan gençler ile grafiticiler aynı sosyal sınıflardan gelmekteler ve özellikle New York özelinde, Bronx ve çevresinde filizlenen grafiti salgınının sorumlusu aynı zamanda rap müzikle ilgilenen, break dans yapan, DJ’lik yapan göçmenler. Dolayısıyla ‘80’li yılların ilk yarısı, hip hop kültürü ile grafitinin iç içe anılmaya başlamasına sebep oluyor. Bunda o yıllarda gösterime girip grafiti çılgınlığını tüm dünyaya duyuran “Wild Style” (1982), “Style Wars” (1983) ve “Beat Street” (1984) gibi film ve belgesellerin de katkısı büyük. Zira bu film ve belgesellerde grafiti genellikle hip hop kültürünün bir parçası, bir uzantısı olarak ele alınıyor. Tabii basının, yeni ve sıra dışı olan her şeyi “anlaşılır bir paket” hâlinde topluma sunma refleksinin de grafiti ve hip hop ilişkisinde payı var. Grafiticiliği, DJ’liği, MC’liği, B-Boy’luğu ve beatbox’çılığı birbirinden ayrışan özgünlükleriyle derinlemesine ele almak yerine toptancı ve yüzeysel bir bakış açısıyla tek bir başlık altında (hip hop) sunmak, o yıllarda basının işine geliyor. Yine de ‘90’lı yıllardan itibaren kendine özgü bir yaşam tarzı ve literatür oluşturmaya başlayan grafiti kültürünü özellikle de yeni milenyum sonrası sadece hip hop çatısı altına sığdırmaya çalışmak pek mümkün değil. Zira bugün artık dünyanın dört bir yanına yayılmış olan grafiti geleneği, rap müziğin yanı sıra rock’tan, punk’tan, heavy metal’den, elektronik müzikten, cazdan ve hatta klasik müzikten ilham alan writer’ların elinde büyüyor. Ayrıca grafitinin ilhamını sadece müzik üzerinden okumak da doğru değil. Siyaset, sosyoloji ve sporu da kapsayan geniş bir aktüalite, tüm dünyadaki writer’ların süzgecinden geçiyor.

Coğrafi etkiye dönersek, 1970’ler ve ‘80’ler New York’unun biçimsel açılardan da grafitinin yayılmasıyla doğrudan bir alakası olduğu görülüyor. Zira bugünkü algısının aksine, New York şehri o yıllarda çoğunlukla harap bir halde. Ekonomik darboğaz ve istihdam sorunuyla cebelleşen şehrin kenar mahallelerindeki yıkık dökük, kokuşmuş ve âtıl durum, bu mahallelerde yaşayan alt sınıf mensuplarının grafiti ile kendi bölgelerini “güzelleştirme” çabasına yol açıyor. Ve işte grafiti tam da bu anlamda bir sokak “sanatı” olarak değer kazanmaya başlıyor.

Grafiti, Mistisizm Ve Suç İlişkisi
Günün sonunda kamuya, devlete, özel kurumlara ya da şahıslara ait mülklerin üzerine izinsiz olarak çizim veya boyama yapmak, söz konusu mülkiyete zarar vermek anlamına geldiği için, grafiti dünyanın tüm ülkelerinde suç kabul ediliyor. Üstelik birilerinin bunu süreklilik arz edecek şekilde yapması (ve bu şekilde başkalarına örnek teşkil etmesi) devlet ve kolluk kuvvetlerinin konuyu göz ardı etmesini zorlaştırıyor. Hâl böyle olunca grafiti, doğası gereği mistik bir eylem olmak zorunda kalıyor. Bu eyleme gönül veren kişilerin çoğu zaman kimliklerini saklamaları, imza olarak da gerçek adları yerine mahlaslarını kullanmaları bundan. Tabii söz konusu mistisizm sayesinde grafiti yazarlarının kendilerine “çekici alt kimlikler” yaratabildiklerini de belirtmek gerekiyor. Motivasyonları arasında şehrin yozlaşmış düzenine kafa tutmak da olan grafiti yazarı, grafitinin suç olmasının yarattığı “gizlilik” prensibini bir araç olarak kullanıp kendisine sistemle savaşan bir kahraman (ya da anti-kahraman) rolü biçiyor, böylece çizim üslubunda bolca ilham aldığı çizgi roman kültürüne de selam çakmış oluyor. Ayrıca işin içindeki “merak uyandırma” cazibesinin de altı çizilmeli. İlk olarak üçüncü şahıslara, yani otoriteye ve toplumun geneline “Tüm bu yazıları yazanlar kim?” ve / veya “Ne anlatmak istiyorlar?” gibi sorular sordurarak, entegre olamadıkları kalabalıklara kendilerini bir şekilde göstermiş olan (böylece kendi kurallarıyla “ünlü” olmayı amaçlayan) grafiticiler, işin özellikle ‘80’li yıllardan itibaren kendi içinde bir rekabet yaratmasıyla sadece topluma yönelik değil, kendi “meslektaşlarına” yönelik de yeni motivasyonlar, yeni bakış açıları geliştiriyorlar. Dolayısıyla bir noktadan sonra grafiti sadece bireyin topluma karşı mesajı değil, diğer grafiti yazarlarına karşı güç gösterisi anlamına da geliyor.

Hukuki perspektife dönersek… Gelişmiş ülkelerin özellikle ‘80’li yıllarda grafiti konusundaki katı tutumları ve ceza kanunlarında bu eylem için “mülkiyet tecavüzü” denkliği yaratmaları, o yıllarda grafitiye gönül verenlerin önündeki en büyük sorun. Sosyal sınıfları gereği hâlihazırda ekonomik açıdan zorlanan, sabit gelir yaratmakta başarısız, düşük iş olanakları dâhilinde “köleleşmeye” başkaldıran bu gençlerin hayata karşı isyanı ve kendilerini “değerli hissetme alanı” olan grafiti, kolluk kuvvetlerinin o yıllarda aşırı ehemmiyet gösterdiği konular arasında. Bilhassa ‘80’lerin ikinci yarısından itibaren korkunç bir hızla ekonomik ve sosyal bir atılım yaşamaya başlayan New York şehrinde, yoğun olarak da tren vagonlarında grafiti yapılması, polis tarafından adeta terör eylemi muamelesi görüyor. Yetkililerin iddiası; tren vagonlarının hem iç hem de dışlarının grafitilerle dolu olmasının söz konusu alanları ‘suça müsait’ ya da ‘kontrolsüz’ gösterdiği yönünde. O dönemde New York’taki hırsızlık ve cinayetlerin çoğunun trenlerde yaşanması da bu noktada ellerindeki en güçlü gösterge. Öte yandan polise göre grafitiye bulaşan bir genç kısa sürede yakalanmaz ise cesaret ve özgüven kazanıp zamanla daha büyük heyecanlar arayamaya ve bu bağlamda daha büyük suçlara yönelmeye gebe. Grafiti, kamu için, kendilerine bir hayat kuramayan gençlerin suça ilk adımı niteliğinde. Ve dönemin politik figürleri, New York’un adeta baştan yaratıldığı o yıllarda suç oranlarını düşürme konusunda polis teşkilatına -en azından basın önünde- tam destek vermekte. Grafitiye gönül vermiş gençler ise asıl suçluların halkı soyan politikacılar ve katillerin peşine düşmeyen polisler olduğu görüşünde.

Tabii işin yadsınamaz şekilde suç teşkil ettiği anlar da var. Öncelikli olarak grafiti yazarlarının ekonomik açıdan toplumun en alt sınıflarından geldikleri göz önünde bulundurulduğunda, grafiti yapmak için gereken spreyleri genellikle çalıyor olmaları, işin suç ekseninde en yaygın (ve bir noktada “doğal”) refleksi olarak öne çıkıyor. Öte yandan grafitinin bir gençlik modası hâlini almaya başlamasıyla doğan çekişme ve rekabet, kimi zaman istenmeyen sonuçlar da yaratıyor. Mesela kendi grafitisi üzerine bir başkasının grafiti yapmasını kabul etmeyen yazarların intikamlarını şiddet yoluyla almaları, yine söz konusu rekabetin yarattığı birtakım gençlik hırslarıyla “rakip”leri polise ihbar etme durumları, bu durumların ortaya çıkmasıyla işin bir nevi “kan davası” hâlini alması, polisten kaçan bir grafiticinin trenin altında kalarak canından olması… Ya da en basitinden sprey boya çalarken mağaza sahibine yakalananların çıkardığı taşkınlık, zaman zaman kavga-dövüş ve hatta bıçaklı saldırılar… Tabii tüm bunların grafiti kültürünü topluma karşı hiç de masum göstermediği ortada. Her ne kadar dönemin gençleri grafitinin onları asıl sokak suçlarından kurtardığını; bu sayede uyuşturucu, çeteler, hırsızlık veya cinayet gibi kavramlardan uzak durabildiklerini savunsalar da, New York başta olmak üzere dünyanın tüm büyük kentlerinde grafiti kültürüne polis ve devlet iş birliği ile büyük bir darbe indiriliyor ‘80’li yılların sonunda. Bu durum, grafitinin daha “underground” bir kültüre evrilmesine, tren istasyonları veya vagonları yerine polisin daha zor ulaşacağı / ilgileneceği / baskın yapacağı yerlerin grafiti zemini olarak seçilmesine sebep oluyor. Ve tam da bu noktada, grafitinin sadece tren vagonlarına yapılması gerektiğini düşünen “püristler” ile yeni nesil grafiticiler arasındaki ilk büyük ayrışma da başlıyor. Öte yandan; gelişmiş ülkeler dışındaki coğrafyalarda (bkz. Üçüncü dünya ülkeleri) durum biraz daha sakin. Zira bu ülkelerin sosyal, siyasi ve iktisadi açıdan o dönemlerde o kadar büyük dertleri var ki, polis teşkilatı dâhil kimse duvarları boyayan birtakım gençlerin peşine düşmekle enerji ve vakit kaybetmek istemiyor.

Grafiti, Sokak Sanatları Ve Bugün
‘80’lerin sonunda devletler ve kolluk kuvvetleri tarafından “bitti” gözüyle bakılan grafiti kültürü, ‘90’ların ikinci yarısından itibaren (bkz. Thierry Noir adlı sokak sanatçısının Berlin Duvarı’nın yıkılışına eşlik eden grafitilerinin zamanla uluslararası ün kazanması ve grafitinin bir bakıma özgürlük isteminin sanatsal ifadesi olmaya başlaması) eskisinden de güçlü bir şekilde doğup bugünkü görkemli konumuna ulaşacağı şanlı yürüyüşüne başlıyor. Çünkü artık küresel “zeitgeist” buna el veriyor. Teknoloji ve kitle iletişim araçlarının olağanüstü gelişimiyle dünya giderek küçülüyor ve bu sayede küresel haber hızı anormal derecede artıyor. Artık olgular, kavramlar, olaylar ve fikirlerle ilgili nihai kararlar sadece devletlerin tekelinde değil, toplumlar da bu karar alıp verme sürecine her zamankinden daha aktif olarak katılabilme şansı yakalıyorlar. Dolayısıyla her tür “şey”le ilgili, bireyin daha önce hiç maruz kalmadığı kadar çeşitli bilgi ve görüşe ulaşabilmesi şansı doğuyor. Günün sonunda her sorunun tek bir yanıtı, her problemin tek bir çözümü, her konunun tek bir doğrusu olduğu düşüncesi, binlerce yıllık iktidarını kaybetmiş oluyor. Böylece dünya belki yeni bir aydınlanma çağına girmiyor ama en azından özgürlük kavramının sınırları epey bir genişliyor. Bu durumdan grafiti kültürü ve bu kültürden doğan sokak sanatları da nasibini alıyor ve “grafiti eşittir suç” denklemi artık bu konuya dair yaygın görüş olmaktan çıkıyor.

Bugün grafiti, söz konusu özel mülkiyet olduğunda hâlâ suç ama öte yandan pek çok ülkede yasal grafiti alanlarına, özel ya da kamu kuruluşlarının bizzat teşvikiyle grafiti yaptırılan duvarlara, bu kültürün kendi kendisini ekonomik olarak besleyen pek çok arz / talep unsuruna rastlanabiliyor. Artık polis teşkilatlarında sabahlara kadar grafitici kovalayan ekipler kurulmuyor. Hem toplumsal ve kamusal bakış açısı hem de kurallar ve yasalar ‘80’lerdeki kadar katı değil. Tabii bunda grafitiye bulaşan gençlerin özellikle 2000’lerden itibaren daha farklı sosyal çevrelerden gelmeye başlaması da etkili oluyor. Grafiti ve mural (bkz. büyük duvar resimleri) faaliyetleri artık sadece toplumun alt sınıflarına hitap eden geçici eğlenceler olarak algılanmıyor. Bu işi profesyonel olarak yapıp hayatını kazananlar, yeteneğini markalara kabul ettirip bir yandan sokakta, bir yandan plaza ofislerinde mesai harcayanlar, işi geleneksel sanat ezoteriğine kabul ettirip müze ve sergi kültürüyle buluşturanlar da var. Öte yandan; hâl böyle olunca, grafitinin sadece “yasa dışı” bir faaliyet olarak kalması gerektiğini savunan, diğer türlüsünün grafitinin özüne ve doğasına zarar verdiğini iddia eden püristler de her zamankinden daha kızgınlar. Tabii ki bu katı görüş ile grafiti bugünkü küresel etkisine ve kültürel gücüne asla ulaşamazdı ama yine de püristlerin durdukları nokta çok da yanlış sayılmaz. Zira toplum ve otorite tarafından kabul gören grafitinin, işin çıkış noktası düşünüldüğünde, içe sinmeyen bir yanı da var. Öte yandan konunun bu noktalara gelmesinde kapitalizm denen vahşetin de büyük payı var.

Kapitalizm, kendisine uymayan (ve hatta direkt kendisine karşı olan) herhangi bir görüşü, olguyu, olayı, zihniyeti veya ürünü bir şekilde kullanıp kendisine fayda sağlayabilen bir sistem. Grafiti de bu üstün ayrıcalıktan kaçamadı. İlk moda olduğu yıllarda kamusal suç, devlet düşmanlığı, vatan hainliği gibi büyük damgalar yiyen, bir yandan da “düşük hayat” hobisi, boş insan işi, fakir eğlencesi olarak değersizleştirilen bu eylem, zaman içinde, yavaş yavaş “cool”luğa atandı. Neden? Çünkü grafiti yayıldıkça etkisi arttı, etkisi arttıkça ekonomisi arttı, ekonomisi arttıkça bu işten fayda sağlayan alanlar (bkz. modern mimari, sinema, müzik, edebiyat, tekstil, video oyunları vb.) arttı ve sonunda yine kapitalizm kazandı. Ne zaman ki grafiti, etrafında “kâr” edebilen sektörler oluşturmaya başladı, işte o zaman işin içine “pazar payı”, “kâr marjı” ve hatta reklam anlaşmaları girdi, manzara tam da oralarda bir yerlerde bulanıklaştı. Markalar grafiti kültüründen nemalanmaya başlayınca grafiti “piyasa” oluşturan bir akım hâlini aldı, bu da neyin grafiti, neyin reklam olduğu ayrımına gidilmesi ihtiyacı yarattı. Sokaklardan çıkmış, alt sınıfların elinde yeşermiş her yeni akım gibi grafiti de “para etmeye başlayınca” toplum ve otorite tarafından “anlamlandırıldı”. İşte bu sonradan keşif, elbette işin özündeki pek çok motivasyon ve etik değeri çöpe attı. Bir zamanlar “reklam tabelası saldırısı” altındaki şehirlerde yaşanan tüketim çılgınlığına pozisyon olarak uzak olan gençlerin kapitalizme karşı görsel bir cevabı olan grafiti, zaman içinde kapitalizmin ürün satma yöntemlerinden biri hâlini aldı. Kendileri sabit (ve gizli) olsalar da “mesajları” tren vagonlarıyla tüm şehri dolaşan grafiticilerden ilham alan reklam ajansları, özellikle ‘90’lı yıllardan itibaren hareket eden tüm toplu taşıtları ürün reklamlarıyla kuşattı. Hatta söz konusu ürün reklamı olduğunda kapitalizm sadece taşıtlar ve billboard’larla yetinmedi, sprey boyalar ve stencil kalıplarla duvarlara da taştı. (bkz. Gerilla marketing) Bir zamanlar “duvarlar halkındır” şiarıyla yola çıkan grafiticiler ise manzara bu olduğunda çoktan o panolara, taşıtlara, duvarlara ürün grafitileri çizdiren reklam ajanslarında çalışmaya başlamışlardı. Öte yandan, şu da unutulmasın ki; en başından beri grafitinin otorite tarafından suç olarak algılanmasına ses çıkarmayan bazı kesimler, bugün gelinen noktada grafitinin sanat olduğunu her daim kabul ettiklerine inanmamızı beklemekteler. Özellikle 2010’larda grafiti kültürü ile alakalı yaşanan ürün çılgınlığı ve otorite kabulünde işte bu samimiyetten uzak (ama rant açısından faydalı) tavrın da payı var. Tabii şu da var; grafiti en başından beri bir “gençlik” işi. İlk çıktığı dönemlerde de, ekonomik darboğaza daha fazla dayanamayıp bir şekilde düzenli işlere giren ve / veya aile kuran grafiticilerin bir süre sonra ellerine sprey kutusu almamaları, artık polise yakalanma korkusuyla yaşamak istememeleri bilinen bir gerçekti. Bugün kapitalizm sayesinde en azından bu gençlerin sevdikleri işi yapmaya devam ederek hayatlarını idame ettirebilmelerini bir kazanım olarak değerlendirenler de var. Hatta 2010’lardaki olağanüstü atılımıyla mural kültürünün de sokaklara iyice yayılmasıyla, genel olarak sokak sanatlarına adeta “yüksek sanat” muamelesi yapanlar var. Tabii bunda mural’ların doğaları gereği üstün teknik bilgi ve çizim yeteneği gerektirmeleri, üstelik de pek çok mural’ın grafitilere nazaran toplumun gözüne daha “anlaşılır” ve “güzel” gelmesinin de payı var.

Tıpkı edebiyat gibi, “sanat zengin insan meselesidir” algısını yıkarak temelini sağlam atan, aracının (platformun) mesajın kendisi olduğu fikriyle (bkz. “the medium is the message”) çoğu kez bağdaşan, zaman içinde faaliyet sahasına kadınları daha çok dâhil ederek politik açıdan doğru bir ivme yakalayan, yarattığı kültür içerisindeki dinamiklerle (bkz. rekabet, özgünlük) gençlere kendilerini ifade etme fırsatı sunan, estetik açıdan olağanüstü bir tipografi ve kaligrafi üretimi sağlayan, özellikle 2010’larda küresel çapta yaşanan pek çok protesto ve ayaklanmalardaki toplumsal iletişim etkisiyle taraflı tarafsız pek çok kesimin algısını açan, yine 2010’larda tüm dünyayı kaplayan Banksy etkisiyle artık kendi isminden ziyade mesajının görünmesini amaçlayan yazarların sayısını arttıran grafiti kültürü, sokaklarda polisten (otoriteden) kaçarak yapılan yasa dışı bir faaliyetin doğru (ve geniş) bir bakış açısının yanı sıra değişen küresel “zeitgeist” neticesinde otorite desteği ile müzelerde bile sergilenebilecek hâle gelebileceğinin en net örneği. Bu bakımdan, benim için grafiti kültürü, gelenekçi sanat ezoteriğine karşı sokakların devrimi.

Bugün grafiti ve mural çizimi öncülüğündeki sokak sanatlarında New York, Philadelphia, Chicago, San Francisco, Los Angeles ve Miami gibi ABD şehirlerinin yanı sıra Berlin, Paris, Londra, Amsterdam, Barselona, Lizbon ve Atina gibi Avrupa şehirleri ya da Tel Aviv, Rio de Janeiro, Sao Paolo, Buenos Aires, Tokyo, Cape Town, Toronto, Montreal, Melbourne, Bogota, Mexico City gibi dünyanın çeşitli yerlerinden büyük şehirler başı çekiyor. Ve tüm bu şehirlerin turistik amaçla ziyaret edilen noktaları arasında sokak sanatı içeren duvarların sayısı her geçen gün artıyor. Sözün özü; grafiti kültürü, bugün hâlâ dünyanın genelinde suç olarak nitelense bile; ne kadar kalıcı olabileceğini kestiremediği “eserini” bazen üşüyüp bazen kan ter içinde kalarak, yakalanma korkusu, kol uyuşması, adrenalin yoğunluğu ve kas ağrısı içinde bitirdiğinde maskesini takıp önünde bir poz çektirdikten sonra tatmin olan gençlerin ellerinde büyümeye devam ediyor.

NOT: Grafiti kültürüyle ilgili okuma ve izleme yapmak isteyenlere naçizane kaynak önerilerim şöyle…

Kitap:
– Subway Art (1984)
– Hip Hop: The Illustrated History of Break Dancing, Rap Music, and Graffiti (1984)

Film:
– Wild Style (1982)
– Beat Street (1984)
– Turk 182 (1985)
– Bomb the System (2002)
– Quality of Life (2004)
– The Graffiti Artist (2004)
– Wholetrain (2006)

Belgesel:
– Stations of the Elevated (1981)
– Style Wars (1983)
– Just to Get a Rep (2004)
– Infamy (2005)
– Next: A Primer on Urban Painting (2005)
– Bomb It (2007)
– Beautiful Losers (2008)
– Bomb It 2 (2010)
– The Deepest Depths of the Burrow (2015)
– Wall Writers (2016)
– Graff Files of Anarchy (2016)
– Graffiti: The Forbidden Game (2018)