Çölde Yeşeren Mucize

Müzik festivalleri söz konusu olduğunda, özellikle 2010’larda geçirdiği evrimle dünyanın en büyük trendsetter’ı hâline gelen Coachella, bugün artık milyar dolarlık Hollywood filmlerinde Disneyland ile aynı cümlede anılacak kadar devleşmiş bir “kültür kavramı”. Peki 1980’lerde ufak tefek punk rock konserleri düzenleyen Goldenvoice Productions, bu festivali nasıl yarattı? YouTube özel filmi “Coachella: 20 Years in the Desert” sadece bu soruya değil, müzik ve festival başlıkları altında pek çok soruya yanıt veriyor.

Ağırlıklı olarak 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren hem sosyokültürel hem de endüstriyel açılardan müziğin üretim ve yayılım reflekslerinde yaşanan gelişmeler baş döndürücü. Evet, belki ilk “keşfedildiği” andan itibaren müzik asla sadece müzik değildi ama bugün gelinen noktada işin sistematik ve tarihsel boyutu artık başlı başına derin literatürler, felsefeler, teamüller oluşturmuş durumda. Müzik artık bir yandan fenomenolojik bir celadet, bir yandan sosyolojik bir kıymet ve bir yandan da epistemolojik bir mahiyet. Festivaller ve genel olarak sahne merkezli canlı performans etkinlikleri ise, internet teknolojisinin son 20 yıldaki gelişmeleriyle paralel olarak yaşanan dramatik değişimler sonucunda bugün işin ekonomisinin döndüğü en büyük (çoğu zaman tek) vaziyet. Hâl böyle olunca, özellikle popüler müziklerin kitleleri bir araya getirdiği sosyal ortamların önemi, pek çok açıdan hayli artmış durumda. Genel olarak konserler, turneler, festivaller (ve tabii tiyatro, sinema etkinlikleri) şehirli nüfusun çoğunluğu için artık kolayca ulaşılabilen lüksler. Bu durum, işin teknik ve diyalektik anlamlarda yaşadığı dönüşümü de tetikledi. Dönüşümden kastım; müzik ve insan arasındaki ilişkinin seyriyle ilgili. Konserler ve özellikle de dev kalabalıkların bir araya geldiği festivaller, çoğu zaman sadece müziğin odakta olduğu, sadece müziğin tahakkümündeki hikâyeler değiller. Her birinin yaşamla, yaşama bakış açılarımızla, sosyal melekelerimiz ve ruhsal maharetlerimizle ilgili daha içsel, daha derin anlamları var. Belki daha nispi, ama kesinlikle daha geniş bir iktifa bu. Dolayısıyla bugünün festival olgusuna hakkaniyetli bir bakış atıp ortaya sağlıklı bir argüman çıkarmak isteyen herkes, işin kuramsal boyutunu da düşünmek zorunda. Örneğin Coachella hakkında çekilmiş 104 dakikalık bir belgeselden bahsetmeden önce, genel olarak müzik festivallerinin tarihsel gelişimini özetlemek, iyi bir başlangıç noktası olacaktır pekâlâ.

Dünden Bugüne Müzik Festivalleri
1900’lü yıllarla birlikte kürenin büründüğü politik ve kültürel atmosferin sonuçları, henüz yüz yılın başında meyvelerini vermeye başlamış ve çağlar boyunca dünyaya hükmeden büyük imparatorluklar, yerlerini yavaş yavaş ulus devletlere bırakmaya başlamıştı. Sadece bu bile, pek çok anlamda devasa bir sosyokültürel devrimin, enikonu yeni bir dünya düzeninin fitilini yakmış, etkileri hâlâ süren pek çok beşerî temayüzün temelini atmıştı. Bir yandan bağımsızlık mücadelesi veren bu uluslar, diğer yandan pek çok kurumu ve bileşeniyle kültür-sanat disiplinlerini dünya üzerindeki varlıklarını (ve mücadelelerini) hissettirme, meşru kılma, onaylatma aracı olarak kullanmaya başlamış, bu bağlamda müzik de pek çok sanat dalı gibi devlet tahakkümü altında varlığını sürdürebilme ferasetiyle baş başa bırakılmıştı. Yüz yılın ortalarına kadar bu yeni devletlerin (ve yeni dünya düzenine ayak uydurma gayretindeki eski devletlerin) genel sanat üretimleri, kişisel girişimlerden ziyade planlı-programlı devlet “kalkınma” teşebbüslerinin nimetleri olarak kendilerine yer bulabilmişti. Belki edebiyat bu sınırları biraz aşabilmiş; ama çoğu zaman resim, mimari, heykel, sinema, tiyatro ve müzik gibi disiplinler güçlü propaganda araçları hâline getirilmişti. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gelen Soğuk Savaş yıllarıyla birlikte keskinleşen Doğu-Batı ayrımı ve bunun her iki taraftaki toplumların hayat standartlarına yansıttığı mütenasip etkilerin sonucu olarak sanat kavramı; adeta zincirlerinden boşanarak daha bireysel, daha özgür(lükçü), daha erkin, daha dönüştürücü bir kimlik oluşturmaya başlamış, liberal ekonomilerin özellikle Batı dünyasında yaygınlaşmasıyla özel sektörler hızlıca artmış, nihayetinde kültür-sanat ortamları da bu durumdan nasiplerini almıştı. Konuyu, tüm bu gelişmelerin müziğe yansıttıkları kadarıyla ele alırsak, en basitinden kayıt ve yayım dinamikleri yeni “pazar”lar oluşturmaya başlamış, bu da canlı müzik sunum ve paylaşım pratiklerinin yeniden yapılanmasına önayak olmuştu. Bu pratikler arasında festival olgusunun yeri ise ayrıydı. Özellikle ‘60’lı yıllardan (ve tabii ki milat olarak nitelendirilen Woodstock’tan) bu yana müzik festivalleri, sadece birden fazla grubun / sanatçının peş peşe sahne aldıkları etkinlikler olmaktan çıkmış, sosyolojik açıdan çok daha büyük anlamlara gebe yeni birer kültürel vaka hâlini almışlardı. Bu anlamlar arasında politik olanlar da vardı, felsefi olanlar da, ekonomik, spiritüel ve hatta -prodüksiyonel açıdan- fiziksel olanlar da vardı. Müziğin popülerleşebilmesi, kendine özgü bir fenomenoloji yaratabilmesi, özellikle de bir “gençlik kültürü” oluşturabilmesi sayesinde festivallerin önemi katlanmış, ABD ve İngiltere başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde bu etkinlik tarzı hızla yaygınlaşmaya başlamıştı. Genç nüfusun kendini “sıkışmış” hissettiği betonarme şehirlerin sınırları dışında, doğayla iç içe geniş düzlüklerde düzenlenme geleneği yaratarak işin içine “natural” bir şerh de koyan ve müzik dışı pek çok aktiviteyi içeriğine eklemleyerek topyekûn bir “alternatif tatil deneyimi” yaratmayı başaran bu festivaller, yüz yılın sonlarına doğru söz konusu genç nüfus için adeta “kısa süreli ütopyalar” niteliği kazanmıştı.

1980’li yıllarda etkisi hızla artan serbest ekonomi politikalarının makro düzeydeki sonuçlarıyla “eğlence sektörü” pek çok ülke için önemli bir endüstriyel kaynak hâline gelmiş, ithalat ve ihracat kalemlerinde kendine yer edinebilmiş, kültür ve turizm atılımları içerisinde kilit roller üstlenmişti. Müzik festivalleri ise gitgide sektörün güçlü çarklarından birine dönüşerek söz konusu bu rollerin içinde kendine görkemli bir konum elde etmişti. 1990’larda Asya ve Afrika dâhil her kıtada varlığını gösterebilmeye başlamış olan bu renkli, heyecan verici, “hayattan daha büyük” etkinlikler, hemen hemen tüm müzik tarzlarına özel olarak çeşitlenebilmiş, bu çeşitlenmenin sonucunda teknik ve lojistik anlamlarda yepyeni edinimlere erişmiş ve yeni milenyumla birlikte artık kendi başına -kıta ya da coğrafya ayırmaksızın- devasa bir kültürel güç klasmanı elde etmişti. İlk kez 1999 yılında düzenlenen Amerikan festivali Coachella ise sıkıntılı start’ına rağmen, yıllar içinde yaşadığı pek çok değişim ve dönüşümle, giderek büyüyen sosyal etkisi ve buna bağlı olarak gelişen ekonomik endeksiyle, bugün artık dünyanın en büyük “eğlence” markalarından biri.

Belgesel Ne Anlatıyor?
Benim gibi hem profesyonel hem de özel hayatının önemli bir kısmını müzik odaklı / içerikli yaşamış, mutluluğun tanımını pek çok kez konser ve festival ortamlarında yakalamış biri olmanıza gerek yok, hatta yine benim gibi Coachella’ya hiç gitmemiş de olabilirsiniz, geçtiğimiz aylarda YouTube üzerinden yayınlanan “Coachella: 20 Years in the Desert” sadece sıradan bir müzikseverseniz bile size iyi vakit geçirtebilecek bir yapım. Fakat eğer müziğe ilginiz ortalamanın üzerindeyse, işin perde arkasına meraklıysanız, konserlere, festivallere gitmeyi seviyor ve yurt içi / yurt dışındaki popüler festivalleri -haber düzeyinde bile olsa- takip edebiliyorsanız, bu belgeselin size çok özel hisler vadettiğini söyleyebilirim. Peki neleri iyi, neleri eksik, neleri kötü yapıyor bu film?

Tane tane irdeleyelim…

Toplamda beş bölümden oluşuyor “Coachella: 20 Years in the Desert”. İlk bölüm “Origins” (“Kökenler”) adını taşıyor ve hikâyenin başladığı yılları merkeze alıyor. Coachella’yı düzenleyen organizasyon firması Goldenvoice’un bu işlere nasıl başladığına tanıklık ederken bizzat firmanın kurucusu Gary Tovar’in anlattıklarıyla, 1980’li yıllarda küçük kulüplerde düzenlediği -bol kargaşalı- punk rock konserlerinin hatıralarını dinliyoruz. Ardından Tovar’in, Coachella’nın iki kurucusundan biri olan Paul Tollett (diğeri 2004 yılında ölen Rick Van Santen) ile nasıl tanıştıklarını öğreniyoruz. Bu noktadan itibaren belgeselin anlatıcı rolünü genelde Tollett üstleniyor. ‘80’li yılların sonlarına doğru punk rock’ın -konser ekonomisi bağlamında- etkisini kaybetmeye başlamasıyla firmanın Nirvana, RHCP, Fishbone, Jane’s Addiction gibi alternatif rock kategorisi altındaki gruplarla iş yapmaya başlaması önemli bir detay olarak öne çıkıyor. Zira bu durum bize, Goldenvoice’un henüz o yıllardan itibaren “trendsetter” bir vizyona sahip olduğunu gösteriyor. Konser organizasyonu sektörüne giren çoğu insanın hayallerinde her daim yıldızlarla çalışmak varken, Tovar ve Tollett ikilisinin o yıllarda henüz pek ünlü olmayan ama potansiyellerine inandıkları gruplarla iş birliği yapmaları, meseleye sadece ekonomik açıdan yaklaşmadıklarını, tutkularını da önemsediklerini gösteriyor. Tabii tam da bu noktada, belgeselin verdiği şu bilgi önemli: Ekonomik açıdan zorluk yaşadıkları zamanlarda, firmaya maddi desteği Tovar sağlıyor. Nasıl mı? Yan işi sayesinde: marihuana (esrar) satışı! Bugün ABD’nin pek çok eyaletinde tamamen yasal olan bu bitkinin kullanımı, o yıllarda devletin üzerine yoğun bir şekilde eğildiği, toplumda (ebeveynler açısından) büyük infialler yaratan bir suç. Bu “gizli” işi sayesinde büyük paralar kazanan ve bu sayede Goldenvoice’un zarar ettiği konserlerden sonra dahi yoluna devam edebilmesini sağlayan Tovar’in 1991 yılında yakalanıp hapse atılmasıyla bütün manzara değişiyor. Firmayı Tovar’den devralmak zorunda kalan Tollett, bir süre Goldenvoice ismini kullanmadan yola devam ediyor. İşlerin Coachella’ya evrilmesine ise, 1993 yılındaki bir Pearl Jam konseri vesile oluyor. O yıllarda ABD’nin konser bilet tekeli konumunda olan ve tüm fiyat belirleme politikalarını elinde tutan Ticketmaster’a karşı savaş başlatan Seattle’lı grup, Los Angeles’ta Ticketmaster himayesinde olmayan uygun bir konser mekânı bulamamaktan muzdarip. Devreye Goldenvoice giriyor ve gruba şehrin uzağında, açık alanda bir konser taahhüt ediyor. Firmanın bulduğu en uygun alan, Riverside County’deki Indio şehrinde yer alan Empire Polo Club tesisleri. Evet, bugüne kadarki tüm Coachella’ların düzenlendiği o “cennetvari” mekân, 1993’teki o Pearl Jam konseri sayesinde Goldenvoice tarafından keşfediliyor. Yaklaşık 25 bin biletin satıldığı konser sonrasında Goldenvoice çalıştığı grupları / sanatçıları değiştirmek zorunda kalıyor zira tam da o dönemlerde grunge fırtınası iyice büyüyor ve Goldenvoice’un kataloğundaki pek çok grup arena konserleri seviyesine yükseliyor. Bu da o grupların kaşelerini bir anda arttırıyor ve hâlihazırdaki ekonomik yapısıyla Goldenvoice, artık bu kaşeleri karşılayamamaya başlıyor. Tollett bu noktada rotalarını, İngiltere’den ABD’ye yeni yeni ulaşmaya başlayan rave çılgınlığa çevirdiklerini anlatıyor. Hem rock kökenli firmanın sound anlamında ufkunu genişleten hem de maddi anlamda yola devam edebilmelerini sağlayan bu yeni “cevher” sayesinde Goldenvoice; elektronik müzik, DJ kültürü gibi kavramlarla tanışıyor. Açık havada düzenledikleri birkaç rave partisinden sonra ise Tollett, hem rock müziği hem de bu tarz dans etkinliklerini bir araya getirebilecekleri bir festival fikri üzerinde düşünmeye başlıyor. 1997 yılında festivallerin merkezi konumundaki Avrupa’ya gidip, özellikle de Glastonbury gibi pek çok açıdan en görkemli festivale iştirak ettiğinde ise festival yapma fikrinden artık tamamen emin oluyor. İlginç bir şekilde Woodstock sonrası ‘70’ler ve ‘80’lerde festival kültürü pek de oturmamış olan ABD’ye, Avrupa’nın çoktan klasikleşmiş festival yapısını taşımak istiyor.

Paul Tollett ve Rick Van Santen önderliğindeki Goldenvoice’un festival hazırlıklarını tamamlaması yaklaşık bir yıl sürüyor ve adını Coachella koydukları -henüz o zamanlarda bile isim seçimiyle çok eleştirilen- festival için tarih belirleniyor: 9-10 Ekim 1999. Meşhur Woodstock ’99 kargaşasından yaklaşık iki buçuk ay sonra! Bu ne anlama geliyor? Her ne kadar ‘90’ların başından itibaren Lollapalooza, festival kültürü oturmamış ABD’ye bu işi yeniden benimsetmeye başlamışsa da, efsanevi Woodstock festivalinin 30’uncu yıl dönümü sebebiyle düzenlenen Woodstock 1999, yarattığı infial ile (katılımcıların sebep olduğu taşkınlıklar, festival ortamında yakılan ateşlerin oluşturduğu büyük-küçük yangınlar, türlü vandalizm örnekleri, çıkan isyanlar vb.) ülke çapında festival kelimesinin adeta lanetlenmesine sebep oluyor. Böyle bir ortamda, herkesin yoğun eleştiri yağmuruna tuttuğu o devasa çılgınlığın yankıları arasında, Coachella’nın düzenlenmeye çalışılması kafalarda soru işareti yaratıyor. Indio şehir konseyinin bile “Woodstock’ta olanlardan sonra öyle bir rezaleti ne cüretle şehrimize getirmeye çalışırsınız!?” diyerek iptal ettirmeye kalkıştığı o ilk Coachella için Tollett belgeselde -aşağı yukarı- şunları söylüyor: “Aslında bizim ağırlayacağımızı düşündüğümüz kitle ile Woodstock kitlesini hiç bağdaştırmamıştık. Biz daha çok Güney Kaliforniya’nın o rahat, sakin havasını yansıtmayı düşünüyorduk. O bölgede daha önceleri yapılan Monterey Pop Festival, CalJam, US Festival gibi festivallerin yarattıkları ortamları örnek alıyorduk.” Belgeselin ilk bölümü, 1999’da bir şekilde gerçekleşen, günlük ortalama 20 bin kişinin katıldığı, farklı müzik tarzlarına yer veren geniş kadrosu ve Avrupa festivallerinin arayıp da bulamadığı iklim avantajıyla fark yaratan o ilk Coachella’nın görüntüleri eşliğinde Goldenvoice ekibinin anılarıyla sonlanıyor.

İkinci bölüm “The Early Years” (“Erken Yıllar”) adını taşıyor. Bu bölümde, zarar edilen ilk senenin ardından ertesi sene düzenlenemeyen (ve muhtemelen bir daha düzenlenemeyeceği düşünülen) Coachella’nın küllerinden nasıl doğduğuna tanıklık ediyoruz. O ilk yılın ardından hem gruplar (Rage Against the Machine ve Beck) hem de endüstri paydaşları (Lollapalooza yönetimi) tarafından maddi / manevi büyük destek gören Goldenvoice’un başına 2001 yılında adeta “talih kuşu” konuyor ve bugün dünyanın en büyük “entertainment” firmalarından biri olan AEG (Anschutz Entertainment Group) Goldenvoice’u bünyesine katıyor. Bu büyük yatırım hamlesiyle Goldenvoice belki bağımsızlığını yitirmiş oluyor ama bu sayede hem Coachella’yı devam ettirebilme hem de konser ve festival sektöründe büyüme imkânına kavuşuyor. Bu birleşmenin ardından hemen ikinci Coachella için hazırlanan ekip, festival tarihine kısa süre kalmış olduğu için uygun bir headliner bulamıyor. Bunun üzerine Rick Van Santen’in aklına bir fikir geliyor ve eski dostu Perry Farrell’ı arayarak yıllar önce dağılmış olan Jane’s Addiction’ın bu festival için tekrar bir araya gelmesini sağlıyor. Bu özel durum, sonraki yıllarda Coachella’nın alametifarikalarından biri hâline geliyor. Yıllar içinde pek çok büyük grup, geri dönüş (reunion) konserlerini Coachella’da veriyor.

Belgesele göre 2001’deki festival de bilançoyu zararla kapatıyor. Paul Tollett 2002’yi hatasız ilk yıl olarak değerlendiriyor, Radiohead ve The Cure headliner’lı 2004’ün ise kâr ettikleri ilk yıl olduğunu söylüyor. 2004’teki festivale kadar her seferinde, “Bu muhtemelen son senemiz, bir daha yapamayız.” düşüncesine sahip olduklarını belirten Tollett ve Goldenvoice ekibi, sonraki yıllarda giderek nasıl büyüdüklerini de bu bölümde anlatmaya başlıyor. Bölümün en özel anlarından bazılarını ise, 2006 yılında Madonna’nın dans çadırında sergilediği şaşırtıcı performans ve bu performansın etkisi üzerine konuşulanlar oluşturuyor.

Üçüncü bölümün adı “Rise of the Robots” (“Robotların Yükselişi”). Bu bölüm genel olarak, indie rock’ın kalesi olarak nitelendirilen Coachella’nın nasıl adım adım bir “ana akım crossover festival”e evrildiğini anlatıyor. Özellikle elektronik müziğin 2000’lerin başında uyuşturucu ile olan yoğun özdeşleşmesi sebebiyle festival kadrolarında kendilerine yer bulamayan DJ’lerin Coachella’da en başından beri sahne alabildikleri vurgusu ve sosyal medya çağının başlamasıyla elektronik müziğin küresel çapta popülerleşmesi arasındaki bağlantının aktarıldığı anekdotlar ilgi çekici. Bu bağlamda 2006 yılında Daft Punk’ın Coachella dans çadırında sergilediği kült şov ile Tiesto’nun 2010’da ana sahnede sergilediği performansın birer milat olarak kabul edildiğini ve o konserlerin hem endüstri içerisinde hem de Coachella özelinde festivalin geleceğine yönelik ne gibi devrimsel etkileri olduğunu öğrenmek ilham verici.

Dördüncü bölümün adı “The New Beats” (“Yeni Ritimler”). Bu bölümde rap müziğin Coachella habitatında giderek nasıl büyük bir önem taşımaya başladığını izliyor ve bu bağlamda Jay-Z’nin 2010 yılındaki headliner performansının oynadığı kilit rolü öğreniyoruz. İlk kez 2003 yılında Beastie Boys performansı ile rap müziğe headliner’lık statüsü veren Coachella, 2010 sonrasındaki 10 yılın 9’unda bir rap sanatçısına headliner konumu sağlayarak, rap müziğin küresel yükselişinde de pay sahibi oluyor. Kanye West’in 2011’deki unutulmaz şovu ve Dr. Dre & Snoop Dogg ikilisinin Tupac hologram’ı ile 2012’de yaptığı olağanüstü sükse, bölümün önemli içerik anlarını oluşturuyor. Bu arada 2011 yılında ilk kez YouTube üzerinden canlı yayınlanmaya başlayan festivalin etkisini ve itibarını ABD sınırları dışına taşırarak küresel fenomenliğe adım atışına da yine bu bölümde tanık oluyoruz. 2011’de 100 bin civarında bilet başvurusu alan festivalin, ertesi seneden itibaren iki hafta sonu peş peşe düzenlenmeye başlaması da ayrıca bu bölümde detaylarını öğrendiğimiz gelişmeler arasında. Tabii böylesine devasa kadroları iki hafta sonu üst üste çıkarmak Coachella’nın icadı olabilir ama bu bağlamda; 1985’teki ilk ayağı 10 gün üst üste gerçekleşen, sonraki senelerde ise 10 gün içerisinde bazen 9, bazen 7 gün gerçekleşerek prodüksiyon kapasitesi, katılım oranı, kültürel etki vb. paradigmaları dâhilinde dünya üzerindeki en büyük örnek olan Rock in Rio’nun adını da anmak gerekiyor.

Beşinci ve son bölüm ise “The Next Generation” (“Sıradaki Nesil”) adını taşıyor. Bu bölümde yeni nesil yıldızların (Tyler, the Creator, Kendrick Lamar, Travis Scott vb.) Coachella atmosferindeki yükselişlerini izliyor ve 2018’deki sansasyonel Beyonce performansını yeniden anımsıyoruz. Aynı zamanda Coachella kadroları oluşturulurken nasıl bir zihinsel yapı inşa edildiğini de yine bu bölümde anlıyoruz. Paul Tollett çok kısa bir açıklama ile, geçmişe saygı duyarak bugünün ruhuna hitap etme stratejisinin altını çiziyor. Bugünün ruhu demişken… Belgesel, festivalin sanatçı ve katılımcı demografisinde giderek artan çeşitliliğe de vurgu yapıyor ve bu bağlamda son yılların sansasyonel çılgınlığı K-pop akımına dâhil olan Blackpink grubu ile yine son yılların en popüler müzikal akımlarından Latin popun yıldız ismi Bad Bunny’nin performans ve sahne arkası görüntüleri peş peşe akıyor. Ayrıca bölümün adına vurgu yaparcasına, festivalde birkaç yıl önce açılan Sonora çadırından da bahsediliyor. Bu çadırda, herhangi bir albüm / single anlaşması olmayan, amatör müzisyenler sahne alıyor. İlk yıllarında hangi grupların tarihi uyuyorsa onlara teklif götüren orta çaplı bir festival iken gitgide grupları kendi tarihine uyduran, kültürel anlamda “state-of-art” bir vizyona ulaşan, prodüksiyonel açıdan çıta belirleyicisi olarak diğer festivallere yepyeni olanaklar tanıyan, kısacası işin kurallarını yeniden yazan Coachella’nın köklerini unutmadığını, hâlâ bir şekilde indie ruhunu koruduğunu gösteren bir durum bu. Bölümün sonlarında Kanye West’in geçtiğimiz yılki Coachella’da Sunday Service ekibiyle gerçekleştirdiği olağan dışı performansın perde arkası ve kapanış anlarında Prince’in 2008’deki performansına yapılan saygı duruşu ise içeriğin unutulmaz anları arasına ekleniyor.

Sonuç itibarıyla “Coachella: 20 Years in the Desert” belgeseli; bizzat festivalin yapımcıları tarafından hazırlatıldığı için fazla “self-promotion” kokması (ve tam da bu sebeple, festivalin sahibi konumundaki AEG’nin başkanı Philip Anschutz ile ilgili olumsuz söylentilerin Coachella’nın “ilerici” ruhunu zedelediği görüşüne hiç bulaşılmaması), belgesel ona adanmasına rağmen festivalin yaratıcılarından Rick Van Santen’den neredeyse hiç bahsedilmemesi, festivalin ismi Coachella Valley Music and Arts Festival olmasına rağmen işin müzik dışındaki elementlerine pek değinilmemesi, festivalin oluşturduğu “genel kanı”nın en büyük sebeplerinden biri olan katılımcıların hangi sosyolojik parametrelere dâhil oldukları ve genel olarak festivalin nasıl bir sosyokültürel diyalektiğin sonucunda bugünkü konumuna (Bkz: ünlüsüyle ünsüzüyle topyekûn sosyal medya neslinin catwalk’u) ulaştığı ve bu konumun ne anlam ifade ettiği tefekküründen yoksun olması gibi eksilerine rağmen, keyifle izlenebilecek bir müzik filmi. Çünkü yukarıda her bölüm özelinde detaylandırdığım içerik yoğunluğunun dışında; ta 1999’daki ilk senesinden itibaren tüm arşiv görüntülerinin sanki bugün çekilmiş gibi canlı olmasıyla görsel bir zevk de sunabiliyor. Öte yandan, bugünün popüler müzik festivallerindeki pek çok görünmez karineyi gözler önüne sermesiyle hem müzikseverler hem de endüstri açısından verimli bir kaynak rolü de üstleniyor.

Goldenvoice, Hollywood Palladium’un üst katındaki küçük ofiste sadece 5 kişinin çalıştığı dönemlerinden, aynı yıl içerisinde toplam 10 festival ve onlarca tekil konsere, turneye imza atabilen dev bir eğlence markasına dönüştüğü bugünlere gelebilmesini Coachella’ya borçlu. “Coachella: 20 Years in the Desert” belgeseli işte o Goldenvoice için hem bu borcu ödemeye yönelik bir çaba hem de genel olarak Coachella algısının pozitif yönde etkilenmesine yarayacak bir “video tefrika”. Belgeselin başlarında Billie Eilish’in “müziği umursamayan insanların bile bildiği festival” olarak nitelendirdiği bu dev etkinlik, sadece Avrupa’nın kadim festival kültürünü -iklim avantajı ekleyerek- ABD’ye taşımakla kalmadı, o kültürün pek çok açıdan en büyüğü hâline gelmeyi de başardı. Siz de her yaz peş peşe iki hafta sonu dünyanın en büyük partisine ev sahipliği yapan, o iki hafta sonu boyunca bugünün gençliği için bir “FOMO” (“Fear of Missing Out – “Kaçırma Korkusu”) başkenti hâline gelen, müzik dünyasının Glastonbury ile birlikte en büyük showroom’una dönüşen bu türler ötesi festivalin şifrelerini öğrenmek istiyorsanız, “Coachella: 20 Years in the Desert” birkaç tık uzaklıkta sizi bekliyor.