Acımasız Planlar, Acınası Hayatlar

Cannes’dan Palme d’Or ile dönerek dikkatleri çeken, 2019’un son çeyreğinde etkisini küresel boyutta hissettiren ve son olarak geçtiğimiz ay Oscar’larda “oyunu değiştiren” “Parasite” (“Gisaengchung”) bugünün farklı kültürel coğrafyalarında ortak bir etki yaratmayı nasıl başarıyor?

21. Yüzyıl şehirli insanının içsel dilemmaları genellikle; hızlı, yoğun ve fakat uçucu gündelik hayatının dar perspektifi ile varoluşsal tefekkürünün derin ve ağır soruları arasında salınıyor. Bu salınma bize merakı, şüpheyi ve endişeyi çağırıyor. Bugün ve yarın arasındaki fark, dün ve bugün arasındakinden fazla artık. Tarih hızla bir gaibe doğru sürükleniyor ve bir sonraki gün işte bu miras ile başlıyor. Öte yandan bu salınma; aklımıza gelen, kanımızı kaynatan, hayal gücümüzü tetikleyip bizi ayağa kaldıran her türlü motivasyonun da altında yatıyor. Aksi halde sadece çalışmak için yaşayan köle topluluklardan ibaret olurduk. Ama öyle değiliz. En azından hepimiz. Çünkü (ve neyse ki) bu salınma canımızı sıkıyor, aklımızı kaşıyor ve zaman zaman nefes bile aldırmayacak gibi oluyor da, “Bu hayatı nasıl yaşamalıyım?” sorusunu getirip tam önümüze koyuyor. Bu azade ve müstehzi çırpınış, zihnimizdeki her kapının ardından bize el sallıyor. On binlerce yıldır cevabını arıyoruz. Evet, belki sarsıyor ama bir yandan da “yaşadığımızı” hissettiriyor. Bu konuda eskilerle en büyük farkımız; hiçbirinin vakıf olamadığı bir bilebilme hızına sahip olmamız. Öğrenme yetimiz belki değişmiyor, ama elimizin altındaki bilgi deryasıyla yaşadığımız hayata yüklediğimiz anlamların ya da anlamsızlıkların hızı, akrep ve yelkovanı kıskandırıyor. İşte bu bizi çıldırtıyor.

Neyse ki bu çılgınlığın iyi tarafları da var; insanın kendini ifade etme dürtüsü hiç olmadığı kadar gelişmiş durumda. Çünkü bu her zamankinden daha “önemli” ve kolay. Kapitalizm hepimizi bir şekilde bu noktaya çekti. Bu da -beraberinde getirdiği birçok yan sorunu, mesela fark edilme telaşı ve taşkınlığını göz ardı edersek- aslında sanatın hanesine artı puan olarak yazılıyor. Sanat bu çılgınlıktan olabildiğince mutantan bir şekilde faydalanıyor. Nüfuz etmediği olgu, his ve düşünce kalmıyor. Değeri ve etkisi tartışılır, ama üzerinde dolaştığı beşerî harita her geçen gün genişliyor. Dolayısıyla, sanat bize her zamankinden daha çok “el uzatıyor”. Belki eskisi gibi “dünyayı değiştirme” hayali aşılamıyor, ama hâlâ bizi besliyor ve her yeni güne başlarken sırtımıza yüklenen miras ile yaşamayı bir “intihar sebebi”nden “sürdürülebilir, alışılan bir ağrı”ya çevirmeyi başarıyor.

Edebiyat ve sinema, bu çılgınlığın en belirgin hissedildiği dallar olarak öne çıkıyor. Hem kimyasal hem de yapısal özellikleri sayesinde diğer sanatlara nazaran yeniliğe ve geleceğe en hızlı uyum sağlayan iki meram, iki doktrin olarak farklı bir konumdan insanlığa sesleniyor.

Sinemanın muarız doğası ve mütenasip anomalisi, 21. Yüzyıl şehirli insanının içsel dilemmalarını teşhis etmede ve hatta çözümlemede bize pek çok olanak sunuyor. Son 60 yıldır etrafında oluşan vahşi endüstriye ve bu endüstrinin dünyanın genel kültür atmosferi ile olan çarpık ilişkisine rağmen; sinema düne, bugüne ve yarına dair söyleyecek yeni ve etkileyici sözler bulmayı hâlâ başarıyor. Bu “yeniliği” bazen salt içeriği ile, bazen bakış açısı ve mesajı ile, bazen teknik yapısı ile, bazen de hedefine koyduğu hisler ve meseleler ile sağlıyor. Yine de bugün hâlâ sarsılmaz gibi duran sanatsal etkisini yalnızca yenilik fikriyle elde etmiyor. Bazen de kadim konular üzerinde serbest denemeler ile muhatabını olduğu yerden alıp bambaşka bir noktaya taşıyabiliyor. Tıpkı son yılların en sansasyonel filmi “Parasite”ın yaptığı gibi…

Kadim Konu, Etkili Anlatım
Sinema için aslolanın “anlatılan şey” mi, yoksa “anlatma şekli” mi olduğu, hem sonu hem de net cevabı olmayan bir tartışma konusudur. İzafilik ve algısal farklılıklar sayesinde bu konuda kendi hükmünüzü verebilirsiniz. Bu da sinemayı bugünün hızlı değişen değer yargıları dünyasında bile hâlâ çekici kılabilen melekelerden biridir. İşte “Parasite” da bu konu başlığı altında değerlendirilebilir. İşlediği konu, sinemayı geçelim, edebiyatın ve hatta toplumların tarihi kadar eski bir konu; zenginlik ve fakirlik arasındaki ikircikli ilişki. Ve fakat gelgelelim; günümüzün en dikkat çekici yönetmenleri arasında gösterilen Güney Koreli Bong Joon-ho bu kadim konuyu öyle çarpıcı bir hikâye, öyle edebi bir dil, öyle heyecan verici bir kurgu ve öyle mahir bir ritimle ele alıyor ki; bir anda tüm kürenin kültür-sanat odağı hâline gelebiliyor.

“Parasite” sadece zeki (kurnaz), becerikli (üçkâğıtçı) ama fakir bir ailenin, zengin bir ailenin hayatına “parazit” gibi sızmasını anlatmıyor; aynı zamanda 21. Yüzyıl şehirli insanının maddi farklılıklar ardındaki benzerliklerine, çaresizliklerine, hırslarına ve ezberlerine de ışık tutuyor. Yerel ögeler ile evrensel tandanslar arasında o kadar ustaca bir mizahi taşkınlıkla süzülüyor ki, coğrafyalarımız farklı olsa da bugün artık çoğumuzun aynı hayatı ve dolayısıyla aynı dertleri yaşadığını bize fısıldıyor. Sanayi Devrimi bunu öngörmemişti, Marx’ın bahsettiği eşitlik de böyle bir şey değildi, bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşadığımız “aynılık”; acılarımızda ve ne olursa olsun içimizden koparamadığımız ilkelliğimizde birleştiriyor bizi. “Parasite” işte tam da bu noktayı hedef alıyor ve bu sebeple de dünyanın dört bir yanında benzer hisleri harekete geçiriyor. Bong Joon-ho 2013 tarihli “Snowpiercer”daki mecazi anlatımıyla “sınıf çatışması”na dair muhteşem bir esere imza atmıştı, bu sefer ise izbe bir bodrum kat ve lüks villa zıtlığının yanı sıra, “koku” metaforu üzerinden inşa ettiği duygusal iskelesiyle alt metnini oluşturuyor ve sosyolojik açıdan ele alındığında, modern toplumlardaki sınıflar arası çatışmaya (ve hatta aynı sınıfın kendi içindeki çatışmasına) dair son derece nüktedan bir veri sunuyor. “Hepimiz aynı trendeyiz ama hepimiz aynı değiliz!” alt metni ile izleyiciyi adeta soluksuz bırakan bir serüvene sahip “Snowpiercer”da en arka vagondakilerin önlere ilerleme motivasyonları “sınıf bilinci” kazanmalarıyla başlıyordu. “Parasite”taki katliam sahnesinde de benzer bir alegori var. Kim ailesinin babası, daha bir süre önce bertaraf etmeye çalıştığı evdeki diğer “parazit”e (“sınıf kardeşine”) karşı Park ailesinin babasının koku üzerinden yaptığı davranışı bardağı taşıran son damla olarak görüyor ve asıl öfkesini kime yöneltmesi gerektiğini fark ediyor. Yani metaforik açıdan, yine bir “sınıfsal bilince ulaşma” anı.

Tıpkı 2000’li yıllarla birlikte dünyanın önemli festivallerinin dikkatini çekmeye başlayan Güney Kore sinemasının genç yönetmenleri Park Chan-wook, Kim Jee-woon ve Kim Ki-duk gibi, Bong Joon-ho da tür konvansiyonlarını layığıyla kullanırken farklı türler arasında ustalıkla gezinebilen bir yönetmen. “Türler arası geçiş” konusunda ustalık dönemi eseri olarak nitelendirebileceğimiz “Parasite” ise, zekice virajlandırılmış hikâyesinin katmanlı yapısı sayesinde izleyiciye yağmuru, fırtınayı ve sonrasında açan gökkuşağını aynı anda yaşatabiliyor. Olayların varacağı noktayı asla tahmin ettirmeyen kurgusal üslubuyla zihninizi oyalarken, özellikle ikinci yarısında bir “taraf tutma” illüzyonu yaratmayı da başaran film, otantik bağlamı ve netameli temposuyla teknik olarak üstün bir kalite standardı yakalıyor. Ayrıca “Büyük bir eve ‘sızıp’ o evin varlıklarına tutunarak hayatta kalmaya çalışan yabancılar” alegorisi üzerinden günümüzün en büyük toplumsal sorunlarından biri olan “göçmenler” meselesine dair de mikro bir yaklaşım sergileyen “Parasite”, bu anlamda modern bir vodvil olarak da nitelendiriliyor. Zaten Bong Joon-ho ister esrarengiz ve kanlı bir seri katil filmi çeksin (“Memories of Murder” – 2003), ister kökleri Japon ve Amerikan sinemalarında yatan bir yaratık filmi çeksin (“The Host” – 2006 ve “Okja” – 2017), ister içinde anne-oğul ilişkisine dair çarpıcı katmanlar yatan bir suç filmi çeksin (“Mother” – 2009) bir şekilde Güney Kore toplumunun öznitelikleri etrafında bir anlatım kurmasıyla meşhur bir yönetmen. Ön plandaki gerilim yüklü ya da mizahi hikâyenin arka planında taşra ile merkez arasındaki mesafe, geleneksel toplum yapısı ile ülkenin Batı’ya dönük yüzü arasındaki çelişkiler veya alt sınıflar ile zenginler arasındaki uçuruma dair ayrıntılar mutlaka yer alıyor. Şimdi “Snowpiercer”dan sonra bir kez daha, daha küresel bir sebep-sonuç-süreç ilişkisine imza atıyor.

Değişimin Simgesi Olacak Mı?
“Parasite” yıllar sonra bile üzerine düşünülecek, yazılacak, konuşulacak pek çok detaya sahip, görkemli bir başyapıt. Öyle ki; geçen yıl Alejandro González Iñárritu başkanlığında toplanan Cannes Film Festivali jürisi tarafından Palme d’Or’a layık görülerek, bunu başaran ilk Güney Kore filmi olmakla kalmadı, 1929’dan beri Oscar ödüllerini dağıtan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’ne de -bir parazit gibi sızarak- ilk defa kendi habitatından çıkmamış bir filmin daha yaratıcı, daha iyi olabileceğini fark ettirip kabullendirdi. Tabii “Parasite”ın İngilizce olmayıp da “En İyi Film” Oscar’ı alan tarihteki ilk film olmasının altında başka “endüstriyel” sebepler bulmak da mümkün. Akademi’nin, özellikle son yıllarda küresel “zeitgeist”ın gerisinde kaldığına dair yaygın görüş ve hem cinsiyet hem de ırk çeşitliliği konularında günümüzün politik doğrucu ivmesini yakalayamaması, sinema dünyasında sık sık dillendirilen meselelerdi. En son geçen yıl, dili İngilizce olmayan bir başka modern zaman başyapıtı “Roma”ya pek çok dalda hakkı verilmiş olsa da “En İyi Film” heykelciğinin verilmemesi, söz konusu tartışmaların iyice alevlenmesine sebep olmuştu. Akademi’nin yıllardır üye alım ve üye yenileme politikalarında çeşitli atılımlar ve yenilikler yaptığı, bu sayede günümüz sinema anlayışı ve ritmi ile daha yakın temas sağlamaya çalıştığı biliniyor. “Parasite”, önceki yıllarda aday olmuş pek çok “yabancı dildeki” filmin aşındırdığı “En İyi Film” kapısını nihayet kırıp ABD’nin benmerkezci kültürel hegemonyasında bir çatlak yaratmayı başardı. Eğer arkasından, sanat eserlerine yaklaşım ve ödül kriterleri açısından coğrafya farkı gözetmeyen, eserin kalitesini ülkesinden bağımsız değerlendirebilen, objektif, tarihi ezberlerinden sıyrılmayı başarmış, hakkaniyetli bir Akademi anlayışına yol açacaksa, aynı gecede kazandığı diğer üç heykelcik değil ama “En İyi Film” Oscar’ı ile “Parasite” bir devrim olarak tarihe yazılacak demektir.

Tabii günün sonunda ABD’nin dünyanın geri kalanına, özellikle de kültürel konularda “ev sahibi” tavrıyla yaklaşıp kendi kendini trend belirleyici ilan etmesi, “en iyisini biz yaparız, diğer ülkeler de izler ve taklit eder” mantalitesiyle aşırı kibirli bir sanat endüstrisi yaratması, örneğin bir filmin değerinin Oscar alıp almamasıyla (ya da bir müzik eserinin değerinin Grammy alıp almamasıyla) ölçülmesi gibi son derece yüzeysel ve zararlı bakış açılarına sebep olması da söz konusu. Ve bu rahatsızlık verici durum, bugünün tüm sanatsal faaliyetlerinin karşısındaki en tehlikeli sorunlardan biri. Bu bağlamda “Parasite”a verilen “En İyi Film” Oscar’ını da Akademi’nin (dolaylı olarak ABD’nin) “büyüklük göstermesi” olarak ele alanlar oldu, oluyor. ABD’nin dünyanın geri kalanına yaydığı çarpık “süper güç” algısından kaynaklanan zehirli tahakkümlerden biri daha. Geniş çerçevede bu durum, günümüzde ekonomik düzeyleri farklı ülkeler arasındaki her türlü alışverişin (sosyal, kültürel, maddi, manevi vb.) ne gibi algısal, matematiksel ve tarihsel kriterlerle sağlandığıyla alakalı, sosyolojik ve politik bir mesele, başka bir yazının konusu olsun, biz “Parasite” özelinde noktalayalım.

Bundan birkaç ay önce “Parasite”ı izlediğimde, bunun bir başyapıt olduğu konusunda sabittim. Kazandığı ya da kazanmadığı, aday olduğu ya da olmadığı ödüller ile bu fikrimin sağlamasını yapma ihtiyacı hiç duymadım. Zaten hayatım boyunca hiçbir sanat eseri için böyle bir kritere başvurmadım. Peki ama “Parasite”a verilen “En İyi Film” Oscar’ının hiç mi önemi yok? Elbette var. Dar perspektifte Akademi ve ABD sinema endüstrisinin, geniş perspektifte ise ülke olarak ABD’nin “dünyanın geri kalanında” da iyi sanat eserlerinin üretilebildiğini “kabul etmesi” neresinden bakarsanız pozitif bir gelişmedir. Hep arzu ettiğimiz küresel barış hegemonyası için bu tarz kabullerin ve anlayışların artması, milliyetçi reflekslerin ise sanatın (ve hayatın) her alanından çıkması gerekmektedir.