Retrospektif Rapsodi

Bugün klasik müzik ile heavy metal’in görkemli uyumundan söz edebiliyorsak, Metallica’nın bu farkındalıkta payı büyük.

Sanatın tüm dallarında olduğu gibi, müzikte de üretim süreci pek çok iç ve dış etkene bağlı olarak değişiyor. Ve genelde iç etkenleri (duygular, algılar, hayal gücü vb.) belirleyen şeyler dış etkenler oluyor. Yakın çevre ile kurulan iletişim, genel insani ilişkiler ve toplumsal atmosferin yanı sıra içinde yaşanılan coğrafi konum, bir parçası olunan sosyokültürel yapı ve maruz kalınan ekonomik düzey de bireyin hayatına doğrudan ve yoğun bir şekilde etki ettiğinden, sanatçının üretiminde bu unsurlardan izler, ilhamlar, yansımalar ve yorumlar bulmak doğal bir hâl alıyor. Müziğin gelişimini ve yayılımını bu perspektiften ele aldığımızda, hangi dönemlerde hangi müzik türlerinin öne çıktığını anlamak da kolaylaşıyor.

İnsanın antropolojik ve sosyal gelişimini takiben; duyduğu sesleri önce ritme, ardından melodiye dönüştürebilmesi ve nihayetinde çok sesli olarak armoni yaratmaya başlamasıyla keşfettiği “müzik”, genel çerçevede 4 ana koldan (din, devlet, ordu ve halk üretim temeli üzerinden) yayılarak gelişti, çeşitlendi ve bugünkü “sonsuz derya” görünümüne ulaştı diyebiliriz. Rönesans devriminin de etkisiyle 15. Yüzyıl’ı ise bu sanat dalı için “modern dönemin başlangıcı” olarak kabul edebiliriz.

İnsanlık tarihinin en büyük “ileri sıçrama”larından biri olarak özetleyebileceğimiz ve sanattan siyasete, bilimden felsefeye pek çok alandaki yenilikçi, özgürlükçü, radikal atılımların hem o dönemlerin (14, 15 ve 16. Yüzyıl) toplumsal yapısını hem de gelecek uygarlıkların düşünce temellerini derinden etkileyen, değiştiren, geliştiren bir sosyolojik zincir yaratması olarak da nitelendirebileceğimiz Rönesans kavramı, söz konusu müzik olduğunda bugün hâlâ yararlandığımız verimli bir miras. Avrupa menşeli bir sıçrama olmasına rağmen bugünün dünyası için küresel bir kazanım olarak da nitelendirebileceğimiz bu kavram, aynı zamanda klasik müzik özelinde zengin bir kültürel kaynak.

Klasik müzik; müziğin dört temel üretim merkezinden (din, devlet, ordu ve halk) beslenip hepsine birden hizmet edebilen kapsayıcı bir tür. Halk müziklerinden keskin çizgilerle ayrılmış olmasına rağmen üreticisinin din, devlet veya orduya bağlı kurumlardan olması gerekmediği için, halk müziğine -üretim süreci anlamında- çok da uzak sayılmaz. Yine de yapısı gereği çok sesli olması, genellikle kalabalık orkestralar tarafından enstrümanına ustalık düzeyinde hâkim insanlarca icra edilmesi ve kompleks kompozisyonlara açık olması sayesinde, halkın her kesiminin kolayca üretim yapamayacağı bir alan. Ve bu açıdan bir “yüksek sanat”.

Kabaca beş dönemde (1450-1600 arası Rönesans Dönemi, 1600-1750 arası Barok Dönem, 1750-1820 arası Klasik Dönem, 1820-1900 arası Romantik Dönem ve 20. Yüzyıl’dan itibaren Modern Dönem) inceleyebileceğimiz klasik müzik; tüm süreçleri, dinamikleri ve birikimiyle 20. Yüzyıl müziğinin tamamı için ebedi bir kaynak aslında. Ve fakat özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki “Yeni Dünya”, teknolojinin olağanüstü hızlı gelişimiyle müzik üretim ve tüketim dengelerini dramatik düzeyde değiştirerek insanların klasik müzikle bağlarını, önceki çağlara oranla her zamankinden fazla sarstı. Yine de teknoloji aynı zamanda “geçmişe ulaşma” imkânını da geliştirdiği için, klasik müziğe olan ilginin 20. Yüzyıl’da tamamen bittiğini söylemek mümkün değil. Üstelik üretim anlamında olmasa da, dinleyici niceliğinde -dünyanın sürekli artan nüfusu ve müziğe erişim kolaylığı açısından- en parlak günlerini yaşıyor bile diyebiliriz. Tabii bir de klasik müziğin bugüne, yani “zamanın ruhuna” uygun olarak yorumlanma şekillerinden bahsetmeliyiz. Biçim, üslup ve anlayış açısından tamamen ilk dört döneme sadık kalarak üretim yapan ve / veya klasik müziği sadece bu ilk dört dönem eserleri ile sınırlı tutan bir zümrenin yanı sıra, klasik müzik felsefesinin bugün artık farklı müzik türlerinde yaşadığını öne süren, klasik müziği bu farklı müzik türleri ile harmanlayan postmodern bir tavır da var. Ve bu tavır genellikle gitar temelli popüler müzikleri klasik müzikle flört etmeye layık (ve teknik açıdan uygun) görüyor. En çok da heavy metal, kompozisyonel ve sonic bağlamda klasik müziğin bir tezahürü olarak nitelendiriliyor.

“S&M”
1991’den beri dünyanın en popüler heavy metal grubu olan Metallica, 1999’da San Francisco Senfoni Orkestrası ile bir konser verdiğinde, heavy metal ile klasik müziğin “esrarengiz uyumu” -daha önce pek çok örneği olmasına rağmen- müzik dünyasının “yeni bir keşif”mişçesine üzerine eğildiği bir fenomen oldu. Bunda elbette Metallica’nın devasa popülaritesinin payı vardı fakat projeyi sadece bu açıdan ele almak haksızlık olur. Zira söz konusu konser, sadece bu iki “güçlü” müziğin aslında ne kadar uyumlu olduklarını milyonlarca insana kanıtlama etkinliği değildi. Kendi içerisinde özel dinamiklere ve detaylara sahip, fark yaratıcı bir “meydan okuma”ydı. Dolayısıyla, grubun 20 yıl sonra ikincisini gerçekleştirdiği bu özel birlikteliğin ayrıntılarına geçmeden önce 1999’daki o ilk “S&M” (Symphony & Metallica) prodüksiyonunu hatırlamakta fayda var.

1999 yılında Metallica, kariyerinin ilginç dönemlerinden birindeydi. ‘80’leri türbülanslar (bkz. Dave Mustaine’in kovulması, Cliff Burton’ın ölümü) ve başyapıtlar (bkz. İlk dört albüm) arasında yoğun bir fikstürle tamamlayan grup, ‘90’ların hemen başında yayımladığı “The Black Album” ile devler ligine yükselmiş ve artık “stadyum grubu” olmuştu. Dolayısıyla turnelerin boyu uzadıkça uzamış, yeni bir albüm için arayı her zamankinden daha fazla açmışlardı. Nihayet 1996’da çıkan sıradaki albüm “Load” pek çok açıdan devrimsel bir işti ve hemen ertesi sene devamı niteliğinde yayımlanan “Reload” ile Metallica’nın mental olarak girdiği yeni kulvarı temsil ediyordu. Çokça tartışılan (ve bugün hâlâ tartışılmaya devam eden) bu iki albümün ardından, 1998’de “Garage Inc.” adlı cover albümü ile köklerine sadık olduğunu tekrar hatırlatan grup, 1999’da kariyerinin o zamana kadarki en sıra dışı projesine imza atmaya hazırdı.

Grubu yakından takip edenlerin iyi bildikleri üzere Metallica her şeyden önce bir “konser grubu”. Dolayısıyla sahne performansları konusunda ilk günden beri son derece tutkulu, hassas, yaratıcı ve heyecanlılar. Öte yandan kuruldukları ilk yıllarda video yayınlama konusunda olumsuz bir duruş sergileyen ve fakat buna rağmen -özellikle Lars Ulrich sayesinde- hemen her konserlerini ses ve / veya görüntü kayıtlarıyla arşivde tutmaya özen gösteren grup, 1987 tarihli “Cliff’em All” ile “video yayınlamama” inadını kırmış ve hem Cliff Burton’ın anısına saygı duruşunda bulunmuş hem de -kendi deyimleriyle- profesyonel video albümleri furyasına, neredeyse tamamı bootleg görüntülerden oluşan bir içerikle kafa tutmuşlardı. Tabii sonra köprünün altından çok sular aktı. 1989’da yayınlanan ‘One’ videosu ile yeni bir devir başladı ve yıllar içinde Metallica, görsel içerik konusunda olağanüstü üretici bir grup hâlini aldı. 1993 çıkışlı konser albümleri seti “Live Shit: Binge & Purge”, grubun dillere destan sahne performansını profesyonel anlamda kaliteli bir görsel ve işitsel içerikle dünyaya sunan ilk işti. Metal dünyasında etkisi hâlâ süren bu seti, 1998’de “Cunning Stunts” konser filmi takip etti. 1999’da ise gözler ve kulaklar “S&M”deydi…

Bir senfoni orkestrası ile konser verme fikrini grubun aklına sokan kişi Michael Kamen idi. Hem klasik müzik hem de film müziği dünyasında tanınan bir orkestra şefi, besteci ve aranjör olan Kamen, Pink Floyd’un “The Wall” filminin müziklerine yaptığı katkıyla rock müzik dünyasında da ses getirmişti. Metallica ile ilk birlikteliği “The Black Album” kayıtları sırasında ‘Nothing Else Matters’ın yaylılarını aranje etmesiyle gerçekleşen Kamen, 1997 yılında grubun kapısını tekrar çalıp yıllardır aklında olan hayalini dillendirdi: Grubun “kendi şehri” olarak benimsediği San Francisco’da, şehrin senfoni orkestrası eşliğinde verilecek özel bir Metallica konseri! Hem grup üyeleri hem de menajerleri bu çılgın projeye bir şekilde ikna eden Kamen’ın, yine de grubun önceden fikstürlenmiş yoğun turne programı sebebiyle bu rüyanın gerçek olması için 1999 ilkbaharına kadar beklemesi gerekecekti. Fakat aradan geçen bu 2 yıl, grubun projeyi iyice benimseyip sahiplenmesine yaramış, böylece konserin tek bir gece yerine iki gece üst üste gerçekleşmesi kararına varılmış, hatta 1999’un Mart ayında James Hetfield ve Lars Ulrich kafa kafaya verip sadece bu konserler için iki yeni şarkı bile hazırlamıştı. Nihayetinde projenin 21-22 Nisan 1999 tarihlerinde, Metallica’nın kendi muhiti sayılabilecek bir lokasyonda yer alan Berkeley Community Theatre’da gerçekleşeceği açıklanmış, biletleri satışa çıkar çıkmaz tükenen bu merak uyandırıcı denklem için geri sayım başlamıştı.

Senfoninin kaç kişiden ve hangi enstrümanlardan oluşacağı, sahne düzeninin nasıl kurulacağı, hangi Metallica şarkılarının çalınacağı, bu şarkıların orkestra tarafından nasıl bir senfonik düzenlemeye maruz kalacağı, grup ve orkestra arasındaki duyumun (dolayısıyla armoninin) nasıl sağlanacağı gibi pek çok detay için aylarca kafa yoran ve neredeyse her şeyi tek başına üstlenen Michael Kamen, daha konserler gerçekleşmeden “S&M” adı verilen bu projenin kahramanı olmayı garantilemişti. Grubun setlist’i belirlemesinden sonra orkestraya aylarca bu şarkıları çalıştıran ve her bir şarkıya özel olarak senfonik düzenlemeler yazan Kamen, aslında grubun üstünden büyük bir yükü alarak dört Metallica üyesinin de konsere olabildiğince az stresle çıkabilmesini sağlamıştı. Orkestra ve Metallica’nın tam kadro olarak sadece 2 gün prova yapabilmiş olmasına rağmen…

Yaklaşık 4 bin kişilik kapasitesi (ve bu kapasitenin tamamının oturmalı düzenle sağlanması) sebebiyle bir Metallica konseri için hayli küçük ve “kısıtlayıcı” olmasına rağmen, genellikle klasik müzik etkinliklerine ev sahipliği yaptığı için seçilen Berkeley Community Theatre’da ilk gece şüphelerin ve merakın yarattığı yüksek adrenalinle başlayan performans, 2 buçuk saatin sonunda şaşırtıcı bir zafer olarak tamamlanmıştı. Klasik müzik ile heavy metal’in tekinsiz uyumu, salonu dolduran Metallica hayranlarının yarattığı sinerjiyle birleşerek unutulmaz bir deneyime dönüşmüş, ikinci gece hem grup hem de orkestranın daha rahat ve kendinden emin tavrıyla kolektif coşku iyice yükselmiş ve armonik dengenin tavan yapmasıyla her iki taraf da kendi alanlarında ayrı ayrı parlamıştı.

Metallica’yı metal dünyasının tamamından ayıran ve o dünyanın kriterleri dâhilinde her daim etkin kılan “vizyonunun” bir yansıması olarak da nitelendirebileceğimiz bu iki özel gece; grubu uzun süre müzik dünyasının gündeminde tutmuş ve pek çok insanın Metallica ile tanışmasına vesile olacak kadar büyük bir yankı uyandırmıştı. Her şeyden önce; Metallica şarkılarının kompozisyonel bağlamda klasik müziğe olumlu yanıt vermesi (Kamen’ın senfoniyi tamamen bu amaca yönelik organize etmesi sayesinde) projenin en büyük soru işaretini ortadan kaldırmıştı. Geriye açıkçası işin şov kısmı kalmıştı. Öte yandan ‘Master of Puppets, ‘Fuel’, ‘Battery’ gibi hızlı şarkılarda orkestranın topa girmekten kaçınmaması, özellikle ‘Bleeding Me’ ve ‘The Outlaw Torn’ gibi orta tempolu “Load” şarkılarının senfonik dokunuşlarla adeta yeniden hayat bulması, ‘No Leaf Clover’ ve ‘- Human’ adlı iki yeni şarkının seyirciden tam not alması ise bu ilk “S&M” konserlerinin öne çıkan sonic detayları arasındaydı. Grubun pek çok klibine de imza atmış olan Wayne Isham yönetmenliğinde çekilen konser filmi, projenin görkemini iyice arttırmış, ünlü fotoğrafçı Anton Corbijn tarafından çekilen fotoğraflar eşliğinde tasarlanan canlı albüm CD / VCD / DVD kapak ve kartonet içerikleri ise işin sanatsal tarafına pozitif katkı sağlamıştı.

Metallica’nın Poor Re-Touring Me turnesi ile The Garage Remains the Same turnesi arasındaki neredeyse tek boş haftada gerçekleşen bu iki özel konser, The Garage Remains the Same turnesi biter bitmez (1999’un Kasım ayında) Berlin ve New York’ta farklı orkestralar eşliğinde (ve fakat yine Michael Kamen önderliğinde) birer kere daha tekrarlanmış, yine o ay yayımlanan “S&M” albümü gruba 2001 yılında “En İyi Enstrümantal Rock Performansı” dalında ‘The Call of Ktulu’ şarkısı ile Grammy bile kazandırmıştı.

2019’a, yani projenin tam 20 yıl sonrasına geldiğimizde toplam fiziksel satışı dünya çapında 10 milyona ulaşmış olan “S&M”, hem işitsel hem görsel versiyonları ile grubun diskografisindeki en nadide parçalardan biri olmayı sürdürüyor. Ayrıca Metallica’nın Jason Newsted’lı kadrosunun son ürünü olarak da bir dönemin kapanışını temsil ediyor. Tabii “S&M”in etkisini sadece sayısal verilerle ya da grubun kendi tarihindeki yeriyle ölçmek hata olur. 1999’dan sonra senfoni orkestraları ile metal gruplarının bir arada verdikleri konser sayısındaki dramatik artışın ana sebeplerinden biri “S&M”di. Çünkü “S&M” genel olarak sound kalıplarına ve içerik standartlarına sıkı sıkıya bağlı metal dünyasının muhafazakârlığını dürten, o dünyaya daha açık fikirli bir ilham aşılayarak kalıpları, sınırları, standartları, ezberleri, alışılmışı ve bekleneni zorlayan, tüm bunlar üzerine yeniden düşündüren bir işti.

“S&M2”
Tarihler 18 Mart 2019’u gösterdiğinde, Metallica cephesinden şaşırtıcı ve aynı zamanda heyecan verici bir haber geldi: Grup, San Francisco’nun uzun zamandır beklenen yeni spor kompleksi Chase Center’ın açılış konserini verecekti. 6 Eylül 2019’da gerçekleşecek bu etkinliği özel kılacak asıl detay ise; Metallica’nın tıpkı 20 yıl önceki gibi San Francisco Senfoni Orkestrası ile sahne alacak olmasıydı. Evet, “S&M2” ufukta belirmişti.

Haber rock ve metal dünyasında, özellikle de Metallica hayranları tarafından olağanüstü bir coşkuyla karşılandı, biletler satışa çıkar çıkmaz kapışıldı ve böylece 8 Eylül 2019’da sadece MetClub üyelerine özel olarak ikinci bir “S&M2” konserinin daha düzenlenmesi kararlaştırıldı. Belli ki o hafta sonu Chase Center büyük bir “Metallica aile toplantısına” ev sahipliği yapacaktı…

Henüz gerçekleşmeden; sadece 2019’un değil tüm zamanların en görkemli rock‘n’roll prodüksiyonlarından biri olacağının sinyallerini veren “S&M2” konserlerinin detaylarına geçmeden önce, 1999’daki ilk “S&M”den bu yana Metallica cephesinde neler yaşandığını özetlemek ve “S&M2”ye bu hafıza tazeliğiyle yaklaşmak, sağlıklı bir perspektif yakalamak için gerekli…

Metallica ilk “S&M” sürecini başarıyla atlatarak ‘90’lara karizmatik bir veda etmişti etmesine ama yeni milenyum hiç beklenmeyen fırtınaları beraberinde getirdi. 2000 yılında patlak veren sansasyonel Napster Davası, hemen ertesi yıl gelen Jason Newsted ayrılığı ve James Hetfield’ın alkol bağımlılığı yüzünden rehabilitasyona girip ortadan kaybolması… 2003 çıkışlı “St. Anger” albümünün -bir psikoloğun da dâhil olduğu- sancılı yaratım ortamı ve 2004 tarihli “Metallica: Some Kind of Monster” belgeselinde tüm bu sürece ayrıntılarıyla tanık oluşumuz… Dünyanın en büyük heavy metal grubu resmen çözülmenin eşiğine gelmişti ama Zümrüdü Anka Kuşu misali küllerinden doğmayı başardılar. Kendi deyimleriyle “yeniden grup olmayı öğrendikleri” Madly in Anger with the World turnesi sonrasında 2005’te verdikleri ara ile fiziksel ve mental bir deşarj yaşayıp 2006’da “Master of Puppets” albümünün 20. yılı şerefine albümü baştan sona çaldıkları Escape from the Studio ‘06 turnesi ile “ikinci bahar”larını selamladılar. Efsanevi prodüktör Rick Rubin ile kaydettikleri “Death Magnetic” (2008) albümü ile metal dünyasında uzun süredir yaratamadıkları bir heyecan yaratıp World Magnetic ile kariyerlerinin en uzun ikinci turnesine imza attılar. Sonrasını hızlı çekimde ele alırsak; 2009’da gelen Fransa (“Français Pour une Nuit”) ve Meksika (“Orgullo, Pasión, y Gloria: Tres Noches en la Ciudad de México”) konser filmleri, yine 2009’da gerçekleşen görkemli Rock & Roll Hall of Fame kabul töreni, 2010 ve 2011’de Slayer, Megadeth, Anthrax üçlüsü ile tarih yazdıkları unutulmaz “Big Four” konserleri, yine 2011 yılındaki muhteşem 30. yıl konserleri, Beyond Magnetic” EP’si ve Lou Reed ile imza attıkları olağanüstü tartışmalı “Lulu” albümü, 2012’de “The Black Album”u “sondan başa” çaldıkları Avrupa turnesi ve “Quebec Magnetic” konser filmi, 2012 ve 2013’te ABD’de kendi festivalleri Orion Music + More’u düzenlemeleri, yine 2013’teki meşhur Antarktika konseriyle dünyanın tüm kıtalarında çalmış ilk grup olmaları ve IMAX salonlarda gösterime giren devasa prodüksiyonlu “Metallica: Through the Never” konser filmi, 2014’te seyircilerin oylarıyla belirlenen şarkıları çaldıkları By Request turnesi, o turne için yazılan ‘Lords of Summer’ adlı yeni şarkı ve dünyanın en prestijli müzik festivali olarak bilinen, daha önce hiçbir metal grubuna headliner slot vermemiş Glastonbury’de cumartesi headliner’ı olarak sahne almaları, 2015’te yazımına başlayıp 2016’da çıkardıkları ve tüm şarkılarına video klip çektikleri “Hardwired… to Self-Destruct” ile “The Black Album”den beri en sevilen albümlerine imza atmaları, 2016 sonlarında başlayıp 2020’nin ilkbaharında da devam edeceği belli olan ve Rammstein’ın 2019 stadyum turnesi ile birlikte tüm zamanların en büyük heavy metal prodüksiyonuna ev sahipliği yapan Worldwired turnesi, bu sürecin öne çıkan konu başlıkları arasındaydı. 6 ve 8 Eylül 2019 tarihlerinde gerçekleşecek “S&M2” konserleri öncesinde Metallica, son 10 yılda işte bunları yaşamıştı.

Öte yandan; yeniden senfoni ile buluşacakları konserlere geri sayım sürerken gelen bir habere göre (araştırma şirketi Pollstar’ın verilerine dayanarak) dünyanın en büyük aktif turne grubu olmuşlardı. Bir metal grubunun, hele de rock müziğin eski gücünden uzakta olduğuna dair yaygın bir inanışın hüküm sürdüğü dönemlerde böylesine büyük bir başarıya ulaşmış olması elbette grup özelinde kritik bir müktesebattı. 8 yıl aradan sonra yayımladığı albümle yeniden hayranlarını sevindirmiş, sonrasında çıktığı turne ile yaşayan en büyük turne grubu olmayı başarmış Metallica’nın 18 bin kapasiteli Chase Center’a yüksek öz güvenle giriş yapmasında bu son haberin de payı olmalıydı. Yine de, 2003’te hayata gözlerini yuman Michael Kamen’ın yokluğunda yeni senfoni konserleri için kafalarında yeniden yüzlerce soru işareti vardı…

Her şeyin çok çabuk tüketilip unutulduğu bu hızlı çağda, hayranı olduğu U2’nun stratejik hamlelerini takip ederek Metallica’yı her zamankinden daha “genel” bir grup hâline getirip devamlılığı olan bir “marka değeri” sağlayan, sahip olduğu geniş vizyonla grubun hâlâ yeni kuşaklara seslenebilmesini mümkün kılan, bu bağlamda büyük şirketlerle masaya oturarak gruba önemli finansal kaynaklar yaratan Lars Ulrich’in, Q Prime’ın da desteğiyle 2010’lu yıllarda Metallica’yı spor kültürüne yakınlaştırması dikkatlerden kaçmamıştı. San Francisco merkezli beyzbol ve hokey takımlarıyla yapılan “özel gün” anlaşmaları ile hem hedef kitlesini hem de ürün yelpazesini genişleten grup, bu durumun yadsınamaz katkısıyla özellikle ABD’deki yeni spor komplekslerinin aranan açılış gruplarından biri olmayı başarmıştı. 2010’lu yıllarda hem Avrupa hem Asya hem de Kuzey Amerika’da (Kanada ve ABD’de) bu tarz konserler veren grup, Chase Center açılışı için Beyonce’den sonra düşünülen ilk isimdi. Tarihler Beyonce’nin programına uymayınca, teklif şehrin en büyük grubuna gitti. “S&M”in 20. yılında bu özel projeyi yeniden gerçekleştirme opsiyonu da içeren teklife Metallica anında olumlu yanıt verdi. Hem salonun isim sahibi ve ana sponsoru Chase Bank’i hem ana kiracı Golden State Warriors’u hem de Metallica hayranlarını tatmin eden bu fikir, yine de uygulama açısından pek çok maceraya ve soru işaretine gebeydi. Ve iki yıllık bir sürecin sonunda ortaya çıkan ilk “S&M”in aksine “S&M2” için taraflar sadece 7 aya sahipti.

İlk olarak, her iki konserin de biletlerinin olağanüstü bir hızda tükenmesinin verdiği motivasyonla, bu konserlerin görsel ve işitsel olarak harmanlanıp olabildiğince kısa sürede bir konser filmi olarak sinema salonlarında gösterime girmesi ve böylece konserlere iştirak edemeyen Metallica hayranlarının da bu özel projeye tanık olabilmesi hedeflendi. Daha önce grubun “Live Shit…”, “Cunning Stunts”, “Orgullo, Pasión, y Gloria…”, “Quebec Magnetic” ve “S&M” konser filmlerinin yapımcılığını üstlenmiş olan Dana Marshall ve yine ilk “S&M” de dâhil olmak üzere grubun pek çok konser filmi ve video klibini çekmiş olan yönetmen Wayne Isham önderliğinde yaratılan film ekibi bu işi üstlendi. 30 Temmuz 2019’da ise resmî açıklama geldi: “S&M2”, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu toplam 96 ülkede, 3000’in üzerinde sinemada 9 Ekim 2019 tarihinde gösterime girecekti.

Sırada senfonik detaylar vardı. San Francisco Senfoni Orkestrası’nın 1995 yılından beri müzik direktörlüğünü yürüten (1999’daki ilk “S&M” konserlerinde de yer alan) Michael Tilson Thomas’ın yanı sıra orkestra şefi Edwin Outwater ve orkestranın Tony ödüllü aranjörü Bruce Coughlin önderliğinde şarkıların senfonik aranjeleri hazırlandı. Kamen’ın 1999 konserleri için hazırladığı düzenlemelere pek dokunulmadan, sadece bu konserlerde setlist’e eklenecek olan şarkılar için sıfırdan düzenlemeler yapıldı. Grup 2019’un ilkbahar / yaz aylarında bir yandan Worldwired turnesinin ikinci Avrupa ayağında stadyumları fethediyor, bir yandan da “S&M2” için mental hazırlık yapıyordu. Bu hazırlık sürecine setlist seçimi de dâhildi ve setlist’in büyük bir gizlilik içinde kararlaştırılmasına özen gösterildi. Yine de Avrupa’daki son konserlerde, normalde setlist’te yer almayan ‘The Call of Ktulu’, ‘The Day That Never Comes’ ve ‘The Outlaw Torn’un çalınması, grubu yakından takip edenler tarafından “S&M2”ye hazırlık olarak değerlendirildi.

Avrupa turnesi 25 Ağustos’ta bittiğinde grubun ve prodüksiyon ekibinin dinlenmek için pek vakti yoktu. Bir an önce provalara başladılar. Önce grubun merkez binası HQ’da San Francisco Senfoni Orkestrası’ndan bazı müzisyenlerin katılımıyla start alan prova süreci, bir hafta sonra Chase Center’a taşınacak ve konser tarihine kadar provalara orada devam edilecekti. Fakat mekânın hazırlıkları tamamlanmadığından, ful prodüksiyon provalar için Daly City yakınlarındaki Cow Palace kiralandı ve ekipman oraya kuruldu. Hem Metallica prodüksiyon ekibinin hem SFS ekibinin hem de film ekibinin 6 Eylül’deki açılış konserinden sadece 24 saat önce Chase Center’a girebilecek olması lojistik ve teknik açıdan pek çok sıkıntı yaratsa da, ayrıca hem ışık hem görüntü hem de ses sisteminin tam takır kurulduğu Cow Palace’tan tüm ekipmanın sökülüp 24 saat içinde Chase Center’a sıfırdan kurulması, prodüksiyon ekibini henüz konserler başlamadan bir hayli yıpratsa da; en azından konserler sırasında sanatsal ve teknik açıdan herhangi bir sorun yaşanmaması adına grubun sahne tasarımcısı Dan Braun; Chase Center yönetimi, film ekibi ve Michael Tilson Thomas ile kafa kafaya vererek yoğun bir mesaiye imza attı.

Sahne tasarımı konusunda ilk “S&M” konserlerinin aksine, grubun ‘90’ların başından beri kapalı mekân konserlerinde sürdürdüğü “saha ortası sahne” geleneğine sadık kalındı. Burada asıl mesele, orkestranın nereye kurulacağı ve tüm müzisyenlerin orkestra şefiyle nasıl göz teması kuracağıydı. Efektif bir dizilimle bu sorunu çözen Braun; grubun Worldwired’daki kapalı mekân konserlerinde kullandığı saha ortası kare sahne ve tam ortasında yuvarlak davul podyumunu “S&M2” konserleri için yuvarlak sahne ve kare podyuma çevirdi. Yine Worldwired kapalı mekân turnesinde tavandan sarkıp konserin görsel niteliğini güçlendiren küp ekranlar yerine bu konserler için devasa yüzükleri andıran 4 adet yuvarlak (silindir) ekran seçildi. Kısacası Worldwired’da “kare” olan görsel konsept, “S&M2” konserleri için “daire”ye çevrilmişti.

Nihayetinde 6 ve 8 Eylül’deki iki konser de büyük bir coşku içinde geçti. Hem görsel hem işitsel anlamda görkemli bir kutlamaya ev sahipliği yapan her iki gece de Metallica için prestij tazeleyici etkinlikler olarak tarih sayfalarına girdi. 9 Ekim 2019’da ise bu şaşaalı projeyi -sinema perdesinden de olsa- deneyimleme sırası bizdeydi.

Afiş tasarımına hâkim olan minimal estetik anlayış, filmin hemen başında hızlı çekimde akan San Francisco kolaj görüntülerinde de kendini belli ediyordu. Özellikle bu kısımdaki görsel üslubu çok beğendiğimi söylemeliyim. Fakat ardından gelen All Within My Hands yardım kurumunun reklamı ve Metallica üyelerinin girizgâh niteliğindeki açıklamalarını fazla uzun bulduğumu da eklemeliyim. Nihayet kameralar Chase Center’a dönüp konser başladığında ise uzun zamandır ilk defa bir sinema salonunda bu kadar heyecanlandığımı itiraf etmeliyim.

Konser, tıpkı 20 yıl önceki ilk “S&M”de olduğu gibi orkestranın ‘The Ecstasy of Gold’ yorumuyla başlıyor. Metallica’nın ‘80’lerin ortalarından beri konser intro’su olarak kullandığı, 1966 yapımı “The Good, the Bad and the Ugly” filminin Ennio Morricone imzalı meşhur enstrümantali, 18 bin kişinin tüyleri diken diken eden eşliğiyle bu ana tanık olan herkesi etkisi altına almayı başarıyor. Bu elegant intro’nun son notaları çalınırken grup elemanları seyircilerin arasından teker teker sahneye çıkıyor ve işte o andan itibaren salondan taşan kolektif sinerji, sinema perdesinden oturduğumuz koltuklara kadar ulaşıyor… Ardından, yine ilk “S&M”deki gibi grup ve orkestra güçlerini birleştirip ‘The Call of Ktulu’ya başlıyor. Metallica’nın ‘80’lerdeki 4 efsanevi enstrümantalinden biri olan ve gruba Cliff Burton’ın kazandırdığı H.P. Lovecraft sevgisinin bir yansıması olarak ortaya çıkan şarkı, seyircileri iyice havaya sokuyor. Peşinden, yüksek bir coşkuyla girilen ‘For Whom the Bell Tolls’ ise gecenin resmi santra vuruşu oluyor. Artık her şey olması gerektiği gibi. Tutkuyla çalan bir grup, her notaya yüksek sesle eşlik eden katılımcı seyirci ve kendinden emin bir şekilde müziğe boyut atlatan 75 kişilik senfoni… “S&M2” bizi kucaklamaya başlıyor. Lars son yıllardaki tüm konserlerde olduğu gibi yine siyah streç pantolon ve düz siyah tişörtle sahnede. Ters taktığı siyah şapkası da kafasında elbette. James’te kahverengi kovboy çizmeleri, siyah kot pantolon ve siyah gömlek var. İlginçtir, saçları 1999 “S&M” konserlerindeki uzunlukta yine. Grubun moda düşkünü Kirk beyaz tabanlı siyah ayakkabı, siyah streç deri pantolon, siyah atlet ve siyah deri ceketle arzıendam ediyor. İlk defa senfoni ile sahne alan Rob ise işin geleneksel yanını önemseyen bir tavırla siyah kumaş gömlek, siyah kumaş pantolon ve siyah ceketten oluşan klasik bir takım elbise giyiyor. Yine de rocker kimliğinden ödün vermek istemediği, ayaklarındaki emektar Vans’lerden belli oluyor. Prodüksiyon tasarımında saha ortası yuvarlak sahne ve etrafına dizili orkestra elemanları klas bir estetik yaratıyor. Grubun görsel açıdan senfoniden ayrıksı durmamasına ekstra özen gösterilmiş. Ve bu özen, film boyunca pek çok kadrajda kendini belli ediyor. Tavandan sarkan, yüzük şeklindeki 4 yatay ekran hem iç hem dış taraflarından yansıyan sanatsal videolar ile konsere ekstra bir kimlik kazandırıp bunun sadece sonic bir birliktelikten ibaret olmadığının altını çiziyor. Ayrıca tıpkı ilk “S&M” konserlerindeki gibi seyirciler ile sahne arasında herhangi bir bariyer olmaması konsere daha samimi bir hava katıyor ve hem grubu hem orkestrayı hem de seyircileri birbiriyle çok daha rahat iletişim kuran taraflar hâline getiriyor. Öte yandan seyirci iştiraki ve prodüksiyon boyutu açısından böylesine büyük bir konseri bariyersiz bir şekilde gerçekleştirmek sanki bir rüyanın gerçek olmasını andırıyor… ‘For Whom the Bell Tolls’un ardından sırada ‘The Day That Never Comes’ var. “S&M2” sayesinde senfonik düzenlemeyle tanışan şarkıların ilki. Edwin Outwater önderliğindeki orkestra, bu yeni dönem Metallica klasiğine ekstra bir katman ve derinlik ekliyor. Hemen ardından gelen ‘The Memory Remains’ konserin asıl yıldızının seyirciler olacağını hissettirmeye başlıyor. ‘Confusion’ grubun son albümü “Hardwired…”ın bence vasat şarkılarından biri ve bu konser özelinde senfonik altyapıyı da üzerine pek yakıştıramıyor. Onun yerine ‘Atlas, Rise!’ veya ‘Dream No More’ daha isabetli bir tercih olabilirdi. Ardından gelen ‘Moth into Flame’in ise orkestrayı dörtnala koşturmasına tanık olmak enteresan bir deneyim. Peşi sıra gelen ‘The Outlaw Torn’ ve ‘No Leaf Clover’ ilk “S&M”in iki elması olarak 20 yıl sonra yeniden ışıl ışıl parlıyor. “S&M2” projesi açıklandığında çalınması en çok istenen yeni şarkılardan biri olan, son albümün ağır toplarından ‘Halo on Fire’ ise senfonik desteğe son derece uygun müzikal yapısı sayesinde konserin ilk yarısını adrenalin ve serotonin yoğunluğuyla tamamlatıyor.

Normalde Metallica konserlerinde hiç ara verilmez, sadece encore (bis) yapılır ama tıpkı ilk “S&M” projesinde olduğu gibi, orkestra üyelerinin olası ihtiyaçları için -klasik müzik geleneklerine sadık kalınarak- 20 dakikalık ara veriliyor. Bu aranın son dakikalarında Lars mikrofonu kapıp sahneye fırlıyor ve dünyanın dört bir yanından San Francisco’ya akın etmiş “5’inci elemanlara” (Metallica’nın fan kulüp üyesi hayranları için kullandığı lakap) teşekkür ediyor. Ayrıca tribünlerdeki bayraklara göz attığı sırada Türkiye bayrağını da fark etmesi dikkatimden kaçmıyor. Ardından, orkestradaki müzisyenlerin yerlerini almaya başladığı sırada mikrofonu Michael Tilson Thomas’a veriyor ve San Francisco Senfoni Orkestrası’nın müzik direktörü olarak son sezonunu ifa eden Thomas; klasik müzik odaklı, ilkelcilik (primitivizm) ve fütürizm başlıklarını temel alan, aydınlatıcı ve enteresan bir konuşma yapıyor. Elbette bu konuşmayı yapmasının bir sebebi var. Tüm orkestra yerini aldığında, Thomas maestro pozisyonuna geçiyor ve 20. Yüzyıl’ın usta bestecileri arasında sayılan Sergei Sergeyevich Prokofiev’in ‘Scythian Suite, Op. 20, Second Movement’ adlı eseri San Francisco Senfoni Orkestrası yorumuyla yankılanmaya başlıyor. Metallica hayranları için sürpriz niteliğindeki bu deneyimin ardından grup sahneye geliyor ve bir başka sürpriz olarak; Sovyetler döneminin ilk Rus bestecisi Alexander Mosolov’dan ‘Iron Foundry’ adlı eser bu kez Metallica eşliğiyle çalınıyor. “Dünyanın en büyük cover grubu”nun cover seçiminde çıtayı bu denli yükseltmesi, “S&M2” özelinde öne çıkan unsurlardan biri oluyor. Ve fakat ikinci yarıdaki sürprizler bunlarla sınırlı kalmıyor. James Hetfield dışındaki tüm Metallica üyeleri tekrar sahneden çekiliyor ve orkestra, grubun en “underrated” şarkılarından ‘The Unforgiven III’e giriyor. Şarkının vokallerini James, elinde gitarı olmadan tek başına yapıyor. Bir Metallica konserinde James’in kendi enstrümanı ve diğer üç grup elemanı olmadan söylediği ilk şarkı olarak ‘The Unforgiven III’ de tarihteki özel yerini alıyor. “S&M2” vizyona girmeden yaklaşık 2 hafta önce gelen, James’in alkol bağımlılığı yüzünden -tam 18 yılın ardından ikinci kez- rehabilitasyona girdiği (ve Slipknot’ın ön grup olarak sahne alacağı 8 stadyum konserini kapsayan Avustralya & Yeni Zelanda turnesinin iptal edildiği) haberi, tüm Metallica hayranlarını üzmüştü. Dolayısıyla 9 Ekim’de sinema salonlarına koşan pek çok insan, ‘The Unforgiven III’ sırasında James Hetfield’ın karizmatik sahne aura’sına tanık olurken eminim ki bir yandan da Papa Het’in bir an önce sağlıklı bir şekilde aramıza dönmesini diliyor. Bu arada konserin ikinci yarısındaki sürprizler de bitmek bilmiyor. Şef pozisyonuna tekrar Edwin Outwater geçiyor, grubun 4 üyesi birden yeniden sahnede ama bu sefer Rob, Kirk ve James’te akustik gitarlar var. “St. Anger”ın gizli cevherlerinden ‘All within My Hands’ akustik (ve senfonik) olarak çalınıyor. Şarkıyı San Francisco’lu müzisyen Avi Vinocur’un vokallerdeki eşliğiyle dinlerken bir yandan da senfoninin kattığı zarafete tanık olmak, “S&M2” projesini eşsiz kılan unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Sırada sadece bu konserin değil, tüm Metallica tarihinin en unutulmaz anlarından biri var: Orkestranın kontrbasçısı ve çellisti olan Scott Pingel, tek başına, tüyler ürpertici bir intro’nun ardından ‘(Anesthesia) Pulling Teeth’ten bölümler çalmaya, daha doğrusu “koklatmaya” başlıyor. Grubun ilk albümü “Kill’em All”un eşsiz parçalarından biri olan, Cliff Burton mahsulü bu enstrümantal, Chase Center’dan adeta “maç sayısı” almış takım taraftarı sesi çıkartıyor. Kompozisyonunun ortalarına doğru şarkının orijinaline daha sadık bir yürüyüş takip eden Pingel’e, tıpkı şarkının orijinalindeki gibi son bölümde Lars Ulrich ekleniyor ve ikili son tuşelerini vurduklarında salondan olağanüstü bir coşku yükseliyor. Metallica’ya dâhil olabilmesi uğruna, henüz 20’lerinin başındaki diğer üç üyenin şehir değiştirmeyi göze alacak kadar önem verdikleri, meşum bir kazada ölmeden önce Metallica ile birlikte geçirdiği 3 buçuk yılda gruba kendi vizyonunu yansıtan, diğer Metallica üyelerinin müzikal ufuklarını açan ve dağarcıklarına yadsınamaz katkılar sunan, bestecilik anlamında özellikle James ve Lars’a sınıf atlatan ve her şeyin ötesinde, kendine has tavrıyla Metallica DNA’sına silinmez bir iz bırakan Cliff Burton’ın aslen bir klasik müzik hayranı olduğunu hatırlamak, Pingel & Ulrich ikilisinin bu özel iş birliğini daha da anlamlı kılıyor. Ve artık vitesin yükseldiği son düzlük başlıyor. Tıpkı ilk “S&M”deki gibi Kirk’ün sitar çalmasıyla girilen ‘Wherever I May Roam’ sound olarak konserin en “destansı” anlarına sebep oluyor. Ardından gelen ‘One’ın “savaş sahnesi intro’su” orkestra davulcusu ile Lars’ın bagetleri vasıtasıyla yaratılıyor. Orijinali zaten “bir heavy metal senfonisi” niteliğinde olan ‘Master of Puppets’ gecenin hem müzikal hem de görsel zirve anlarından bazılarını yaşatırken, tüm ekranların özellikle kapatılıp salonun seyirci telefon ışıklarıyla aydınlandığı anda icra edilen ‘Nothing Else Matters’, senfoninin sıfırdan yazdığı özel aranje ile gecenin dikkat çekici şarkılarından biri oluyor. Worldwired da dâhil olmak üzere grubun pek çok turnesinde kapanış şarkısı olan, dev hit ‘Enter Sandman’ ise son kısımda Michael Tilson Thomas’ın bir anda sahneye fırlayıp klavyenin başına geçerek içindeki rocker’ı özgür bırakmasına sebep oluyor.

Konser (film) bittiğinde, yaklaşık 2,5 saatlik bu duygu selinden mutlu ve coşkulu ayrılmamanız için pek bir sebep yok. Elbette bazı eksikliklerden söz edilebilir. Mesela ilk “S&M”e özel yazılan ‘- Human’ ve yine ilk “S&M”de yıldızı parlayan ‘Bleeding Me’nin bu konserlerde de yer almasını isterdim. Ya da filmin etkileyici bir “görsel doku”ya sahip olmasını beklerdim. Sinematografi, renk ve kadraj gibi estetik ayrıntılar söz konusu olduğunda Wayne Isham hiçbir zaman öne çıkan bir yönetmen olmadı fakat örneğin Rammstein’ın 2017’de DVD / Blu-ray olarak yayımlanan Paris konseri filminde Jonas Akerlund’un imza attığı görsel etkileyiciliğin en azından bir miktarına “S&M2”de tanık olmak isterdim. Tabii ki Akerlund bu konularda ekstrem bir örnek ama “S&M2” özelinde, konserin kaydedildiği kameralardan elde edilen ham görüntülerin sanki hiç post prodüksiyon görmeden sinema perdesine yansıtılmış gibi durmasını beğenmedim. Daha önce hem ilk “S&M”de hem de “Orgullo, Pasión, y Gloria…”da devamlılık hatalarına imza atan Isham’ın “S&M2” dâhilinde daha dikkatli davranması (en azından ilk izlenimde göze batan bir hataya yer vermemesi) önemli bir gelişme ama gelgelelim ses miksajında James’in vokallerinin fazla yüksek konumlandırılmasını garipsedim. Yine de, Metallica’nın yüzünü geçmişe dönen bir harekette bile aslında yenilikçi detaylarla kendine yeni bir meydan okuma yaratmasını, daha lokal bir etkinlik gibi algılanan ilk “S&M” konserlerinin aksine neredeyse 50 farklı ülkeden insanın doldurduğu devasa bir spor kompleksinde bu projenin adeta “yükseltilmiş” olmasını ve günün sonunda klasik müzik ile heavy metal’in esrarengiz ahenginin bir kez daha kutlanmış olmasını ise sevdim.

“S&M2” Prodüksiyon Notları
– “S&M2” her ne kadar Chase Center’ın açılış etkinliği olarak lanse edilse de, aslında salondaki ilk konseri 3 Eylül 2019 gecesi Stevie Wonder verdi. Fakat bu konser sadece Golden State Warriors takımının oyuncularına, yönetimine ve davetlilerine açıktı. Dolayısıyla genel izleyiciye kapalı bu etkinlik için “salonun açılış konseri” ibaresi kullanılmadı.

– “S&M2” projesi her ne kadar Metallica için bir “homecoming” (“yuvaya dönüş”) partisi gibi sunulsa da, aslında Metallica üyeleri arasında sadece Lars Ulrich hâlâ San Francisco’da yaşıyor. James birkaç yıl önce eşi ve çocuklarıyla Vail’e (Colorado) taşındı. Kirk ve Rob ise uzun yıllardır turne dışı zamanlarını genelde Hawaii’deki evlerinde geçiriyorlar.

– Konserlerden bir hafta önce, dünyanın çeşitli ülkelerinden “S&M2” için San Francisco’ya gelecek müzikseverlere yönelik olarak, Metallica kendi web sitesinden bir gezi rehberi yayımladı. Bu rehberde o hafta gerçekleşecek olan Blackened Whiskey (Metallica’nın kendi üretimi olan viski) partilerinin detaylı bilgileri, Chase Center hakkında ulaşım / konaklama seçenekleri ve şehrin Metallica tarihinde özel yeri olan noktaları belirtildi. Bu noktalar arasında grubun San Francisco’da konser verdiği ilk mekânlar (The Stone, Old Waldorf, Mabuhay Gardens, Kabuki Theater, Civic Auditorium), Lars’ın Ron Quintana’dan Metallica ismini ilk kez duyduğu yer olan Strawberry Hill, Cliff Burton anıtı, Jason Newsted’a gruba katılmasının teklif edildiği Tommy’s Joynt adlı restoran, grup elemanlarının ‘80’lerin ilk yarısında sık sık uğrayıp plak aldıkları Record Vault ve Lars ile James’in 1983-1986 arasında yaşadıkları, garaj kısmında “Ride the Lightning” ile “Master of Puppets” albümünü yazdıkları El Cerrito’daki ev (Metallica Mansion olarak da bilinir.) de bulunmaktaydı.

– Her iki “S&M2” konserinde de sahne üzerinde 4 Metallica üyesi, 75 orkestra üyesi, 1 orkestra şefi, 1 müzik direktörü ve 2 fotoğrafçı olmak üzere toplamda 83 kişi vardı.

– Konserlerin gerçekleşmesi (ve daha sonra bir film olarak sinemalarda gösterilmesi) için Chase Center dâhilinde yaklaşık 30 teknisyen, 20 çekim görevlisi, 5 prodüksiyon amiri, 5 mekân yöneticisi, 200 güvenlik görevlisi ve 50 mekân çalışanı olmak üzere toplamda 300 küsur kişi görev aldı.

– Her iki konserde de 18 bin küsur seyircinin yer alması, “S&M2”yi San Francisco tarihinde klasik müzik içeren en büyük etkinliklerden biri yaptı.

– İkinci gecenin sadece MetClub üyelerine açık olması, 8 Eylül 2019 konserinin gelmiş geçmiş en büyük MetClub partisi olmasını sağladı.

– İlk “S&M”de sahne fotoğraflarını çeken Anton Corbijn’in “S&M2”de de yer alması, güzel düşünülmüş nostaljik bir detaydı. Fakat Corbijn “S&M2”deki tek fotoğrafçı değildi, sahneyi Metallica’nın resmi fotoğrafçısı Brett Murray ile paylaştı. Ayrıca grubun diğer fotoğrafçısı Jeff Yeager da tribünlerden çekimler yaptı. (Bu iki ismin “S&M2” görselleri metallica.com’da yer alıyor. Corbijn’in çekimleri ise muhtemelen 2020 ilkbaharında yayımlanacak olan “S&M2” albüm kartonetlerinde kullanılacak.)

– Lars’ın davul podyumu, grubun World Magnetic ve Worldwired turnelerinde her 5 şarkıda bir 90 derecelik açıyla dönüyor, böylece Lars salonun her tarafındaki izleyicilere karşı çalmış oluyordu. “S&M2” konserlerinde ise dönen sadece davul podyumu değil, üzerindeki 80 küsur kişiyle birlikte tüm sahneydi.

– Her iki konserde de San Francisco Senfoni Orkestrası’nın şefliğini üstlenen Edwin Outwater, aslen rock müzikle hayli ilgili. Hayatında gittiği ilk konser bir Alice Cooper konseri olan Outwater; 2008 yılında The Beatles’ın “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club” albümünün 40. yıl kutlamaları kapsamında Los Angeles’ın meşhur mekânı Hollywood Bowl’da gerçekleşen ve ABD’nin köklü rock grubu Cheap Trick’in Hollywood Bowl Senfoni Orkestrası’yla sahne aldığı konseri de yönetmişti.

– Konser ertesi Lars Ulrich’in verdiği röportajlar sayesinde ortaya çıkan, San Francisco Senfoni Orkestrası müzisyenlerinin %40’a yakınının 1999’daki ilk “S&M” konserlerinde de yer almış oldukları bilgisi dikkat çekiciydi. ‘99’da sahnedeki en genç müzisyenlerin Metallica üyeleri olduğunu vurgulayan Lars, “S&M2”de ise orkestra dâhilinde kendilerinden genç pek çok müzisyen gördüklerinin ve bazılarının da iyi birer Metallica dinleyicisi olduklarının altını çizdi.

– Lars, Kirk ve Rob olmadan, sadece orkestranın çaldığı ve James Hetfield’ın enstrümansız bir şekilde akapella olarak eşlik ettiği ‘The Unforgiven III’ için Michael Tilson Thomas, Edwin Outwater ve Bruce Coughlin üçlüsü toplamda 8 aranje hazırlamışlar. James sonuncu versiyonu seçmiş.

– “St. Anger” albümünün gizli hazinelerinden biri olan ‘All within My Hands’ ilk kez 2007 yılında, grubun Mountain View’deki (Kaliforniya, ABD) Bridge School yardım konserinde akustik olarak çalınmıştı. Daha sonra Metallica’nın 2017 yılında kurduğu yardım kuruluşuna da adını veren şarkı, son olarak 2018 sonunda San Francisco The Masonic’te düzenlenen bağış etkinliğinde tekrar akustik olarak çalınmıştı. (Bu konserin kaydı “Helping Hands… Live & Acoustic At The Masonic” adıyla 2019 başında dijital platformlarda ve plak formatında yayımlandı.) “S&M2” konserlerinin her ikisinde de akustik düzenlemesiyle setlist’te yer alan ‘All within My Hands’e her iki gece de eşlik eden konuk vokalist Avi Vinocur ise aslen Goodnight, Texas adlı grubun bir üyesi ve uzun yıllar Metallica’nın HQ adını verdiği merkez üssünde teknisyen olarak çalışmış bir müzisyen. 2016 yılında Sammy Hagar’ın düzenlediği yardım etkinliği “Acoustic-4-A-Cure”da solo olarak sahne alan James Hetfield’ın grubunda da yer almış olan Vinocur, 2018’de Metallica’nın The Masonic’te verdiği akustik konserde de mandolin çalmıştı.

– “S&M2” konserlerinin her ikisinde de yer alan ‘(Anesthesia) Pulling Teeth’, Cliff Burton’ın 1986’daki ölümünden sonra sadece 2013 yılında, Metallica’nın kendi festivali Orion’da Dehaan adıyla verdiği sürpriz konserde baştan sona çalınmıştı. (O konserde Metallica sadece ilk albümü “Kill’em All”un şarkılarını çalıp inmişti.) “S&M2”de ‘Anesthesia’nın bas partisyonlarını çalan Scott Pingel ise aslen bir Cliff Burton hayranı. Gençken basgitara başladığı dönemlerde Burton’dan ilham aldığını belirten Pingel, HQ’daki provalar sırasında şarkıya Rob Trujillo’nun da dâhil olmasını istemiş ama Rob, Pingel’in yarattığı tüyler ürpertici kompozisyonda tüm dikkatin onda olmasını isteyerek bu teklifi reddetmiş. Öte yandan Rob zaten grubun Worldwired turnesinin her konserinde ‘Anesthesia’nın bir kısmını çalarak (ekranlarda Cliff’in görüntüleri eşliğinde) Cliff’e hürmetini gösteriyor.

– Fırsat buldukça Metallica konserlerini izleyen Ray Burton (Cliff Burton’ın babası) ilk gecenin ardından Scott Pingel ile bir araya gelmiş ve “Cliff, yaptığın şeyi eminim çok severdi.” cümlesiyle Pingel’i onurlandırmış.

– “S&M2”nin bir konser filmi olarak sinemalarda gösterime gireceği gün, Metallica’nın resmî web sitesinde sadece MetClub üyelerine açık bir röportaj yayımlandı. Bu röportajda yönetmen Wayne Isham, yapımcı Dana Marshall, sahne tasarımcısı Dan Braun ve ses mühendisi / prodüktör Greg Fidelman’dan “S&M2” filminin yapım sürecine dair detayları öğrendik. Mesela konsere 24 saat kala Chase Center’a kurulmaya başlayan film ekibi için sabit kameraların yerlerini belirlemek hayli zor olmuş ve bu konuda salon yönetimiyle uzun diyaloglara girilip seyirci açılarının engellenmemesi için özel çaba gösterilmiş. Sahnenin saha ortasında olması ve yaklaşık 80 müzisyenin de bu sahne üzerinde yer alması sebebiyle, hem seyircilerin müzisyenleri her daim görebilmelerini sağlamak hem de hareket kolaylığı yaratmak adına sahne üzerinde sadece robot kameralar kullanılmış. Bu kameralar, alan dışındaki yayın aracında yer alan 2 kişi tarafından kontrol edilmiş.

– Toplamda 16 kamera, iki gece için yaklaşık 85 saatlik görüntü elde etmiş. Bu görüntüler, her biri 5 bin dolara mâl olan 25 terabytle’lık iki ayrı sürücüye yüklenip Metallica HQ’ya taşınmış. Normalde bu kadar uzun materyalin düzenlenip kurguya hazır hâle getirilmesi aylar sürerken, “S&M2” yaklaşık 30 günde 96 ülkenin sinemalarında gösterime sokulabildi. Bu olağanüstü süreç (yani görüntü ve ses miksajı) Lars’ın isteğiyle bizzat HQ’da kurulan özel post prodüksiyon odalarında günde 15-16 saat çalışan 8 kişi tarafından yürütülmüş. Böylece hem ses ve görüntü ekipleri arasındaki iletişim hem de grubun onayı için gereken onlarca e-posta, mesaj, telefon konuşması ve veri transferine gerek kalmadan, hepsi aynı bina içerisinde hızlıca halledilebilmiş.

– Post prodüksiyon sürecinde Lars’ın kritik müdahaleleri olmuş. Konser filmi, her iki geceden de elde edilen görüntülerin birleşiminden oluştuğu için ve bazı şarkıların sesi ilk geceden, görüntüsü ikinci geceden (ya da tam tersi) seçildiği için, ses ve görüntü senkronizasyonuna özel bir mesai harcanmış. Daha önce ilk “S&M” filmi de dâhil olmak üzere Isham’ın birkaç işinde devamlılık hataları yüzünden ağzı yanan Lars, bu sefer işi sıkı tutup her şarkı için tek tek inceleme yapmış ve pek çok ufak tefek detay (mesela görüntüleri iki ayrı geceden mikslenen bir şarkıda James’in en üst gömlek düğmelerinin şarkının başında açık, ortasında kapalı, sonunda tekrar açık olması gibi) yakalayıp düzeltilmesini sağlamış. Bu bağlamda; Kirk’ün ilk konserin başında gitar teli koparması ve birkaç saniye içinde gitarını değiştirmesi, konser filminde bu kısmın ikinci geceden alınmasıyla halledilebilecek bir hatayken, filmde bu kısa ana olduğu gibi yer verilmesi, konserin “doğallığının” zedelenmesini engelleyen bir tercih olmuş.

– Greg Fidelman her iki gece de, Chase Center dışındaki kayıt aracından kulaklığı vasıtasıyla konserleri pürdikkat dinleyerek her şarkı için ayrı ayrı notlar almış. Şarkıları intro, outro, riff, melodi, solo, vokal, davul, senfoni vb. gibi çeşitli açılardan değerlendirmiş. Ve ortaya şuna benzer notlar çıkarmış: ‘Master of Puppets’; giriş kısmı ilk gece daha iyi, orta kısım ikinci gece daha iyi, sololar ikinci gece daha iyi, seyirci eşliği ikinci gece daha iyi, son kısım ilk gece daha iyi vb. Oluşturduğu bu “sonic haritayı” film ekibine vermiş ve görüntü kurgusu için bir temel oluşturulmasını sağlamış. Resmî sitedeki röportajdan anladığım kadarıyla da genel olarak ses miksajı, görüntü miksajını belirlemiş. Yani aslen tüm şarkıların öncelikli olarak “seslerinin” iyi olduğu anlar seçilmiş ve görüntülerin de o anlardan oluşturulması istenmiş. Yine de görüntü ekibi, Fidelman’ın notlarına %100 uyamamış çünkü bazı şarkılarda, onun notlarında yazan gün değil de diğer gündeki kadraj veya açıların daha iyi olduğunu düşünmüşler. Böylece bazı şarkıların bazı bölümlerinde ses ilk geceden, görüntü ikinci geceden (ya da tam tersi) alınarak ufak sinema hilelerine yer verilmiş.

– Görüntü ekibiyle koordine bir şekilde yaklaşık 20 gün boyunca günde 12 saatin üzerinde çalışan Fidelman, son hafta James Hetfield’ın genel vokal seviyesi ve orkestra ile grup arasındaki genel denge ile alakalı bazı kritik değişiklikler yapmış. Sinemada James’in vokallerinin çok önde gelmesinin sebebi, Fidelman’ın son haftada yaptığı o değişiklikler muhtemelen. Vizyon öncesi son kontroller için filmi Los Angeles’ta özel bir salonda izlerken tam 40 not tuttuğunu fakat hepsini değiştirmek için yeterli süresinin olmadığını itiraf eden Fidelman, yine de sonuçtan genel olarak mutlu ve gururlu olduğunu belirtiyor.