Büyülü Mutfak

Hem popüler hem de alternatif müzik tarihinin son 40 yılına damga vurmuş efsanevi prodüktörlerden Rick Rubin, dört bölümlük belgesel serisi “Shangri-La” ile izleyiciyi “efsunlu” stüdyosuna (ve hayatına) davet ediyor.

Merak etmeyi, sorgulamayı ve farkındalık arayışını hayatla ilgili temel meseleler arasına konumlandıran biri olarak, hikâye kavramının algılarım üzerindeki etkisini giderek daha derinden hissediyorum. Bu hep böyle miydi bilmiyorum ama hayatın beni gelecek planları veya hayaller perspektifinden biraz olsun sıyırarak, aslen “nasıl biri” olduğum sorusuyla meşgul etmeye başladığı 30’lu yaşlarımdan itibaren zihnimde biriken kavramlar arasında, pek çok açıdan cazibe merkezi olarak parlayan şeyin “hikâye” kavramı olduğunu görüyorum. Evet, varılacak nokta hâlâ daha değerli benim için ama yolun kendisini de olmazsa olmaz bir merak unsuru olarak niteliyorum. Bu, sanata bakış açımla da bire bir özdeşleşen bir tutum. Bir romanı, bir öyküyü, bir filmi, bir şiiri ya da bir şarkıyı özümserken, aklımda beliren ilk parametrelerden biri, söz konusu eserin “ortaya çıkış hikâyesi”yle ilgili oluyor. Profesyonel hayatımın önemli bir bölümünde ana mesaim olarak yer kaplayan müzik gazeteciliği veya çocukluk yıllarımda can sıkıntısını gidermek için seçtiğim herhangi bir faaliyette de, beni yöneten asıl dürtülerden birinin “perde arkasındaki hikâyeye ulaşmak” olduğunu bugün daha net anlıyorum.

Söz konusu müzik olduğunda, bu dürtü pek çok şekilde kendini gösterebiliyor. Şimdi düşününce, fitilin ilk nerede ateşlendiğini de hayal meyal hatırlıyorum. Bu aynı zamanda çocukluğumla ilgili aklımdaki ilk “hatıra”lardan biri: Michael Jackson’ın bir popstar’dan “ilah” olmaya evrildiği dönemde (yani “Leaving Neverland” gündeminden galaksiler kadar uzakta), 1991 tarihli “Dangerous” albümünün Türkiye’de satılmaya başladığı günlerde, albümün kapak görselinin basılı olduğu dev kartoneti bir “kasetçi” vitrini önünde görüp büyülenmiştim… Henüz 6 yaşındaydım, hayatımdaki en önemli şey oyuncaklarımdı ve o olağanüstü renkli, tuhaf, esrarengiz ve karmaşık kapaktan gözlerimi alamıyordum. Öyle ki, “kendi isteğimle” sahip olduğum ilk müzik ürünü, sırf bu sebeple bir “Dangerous” kaseti olmuştu. Sadece kapağına daha fazla bakabilmek için istemiştim o kaseti, içindeki şarkıları dinlemek için değil. Zaten günlerce, haftalarca, canım her sıkıldığında o kapağı ve kapaktaki görsel dünyanın devamını içeren kitapçığı incelemiş, incelerken defalarca hayallere dalmış, kaseti teybe takmayı aklıma bile getirmemiştim. Derken, bir süre sonra, “perde arkasındaki hikâyeye ulaşma” dürtüm devreye girmiş ve ne zaman baksam beni adeta hipnotize bir şekilde içine çeken o kapaktaki “dünyanın” nasıl yaratıldığını merak ettirmişti. Bu sayede -belki de kaseti aldıktan birkaç ay sonra- ilk kez şarkıları dinlemeye başlamış, dilini hiç anlamadığım bir adamın söylediği o şarkılar eşliğinde hayallere dalmaya devam etmiştim. Müzik tutkusunu bende tetikleyen ilk şeydi işte o şarkılar. Belki ne söylediğimden bihaberdim ama birkaç ay içinde tüm albümü baştan sona, “kendimce” ezberlemiştim. Ritimlerin, melodilerin, enstrüman seslerinin, vokallerin ve hepsinin bir arada oluşturduğu o ahengin elektriğine kapılmıştım… Geri dönüşü olmayan o yolun yolcularından biri de artık bendim…

Kitapçık İnceleme Ritüeli
Müzik dinlemenin bir “maruz kalma” eyleminden çıkıp kendi isteğimle şekillenen bir hobi olmaya başlamasını takiben, ortaokul yıllarımdan itibaren -discman ve bilgisayarların da hayatıma girmesiyle- artık günlük psikolojimi belirleyen / etkileyen / değiştiren ve hatta hayata karşı tavrımı oluşturan bir tutku olmaya evrilmesiyle birlikte, albüm satın alma ve müzik hakkında okuma dürtülerim gelişmişti. Nihayetinde, 20’li yaşlara geldiğimde artık onlarca CD, yüzlerce mp3’lük albüm arşivi olan ve amatör olarak müzik yazarlığı yapmaya başlayan biriydim. Bu süreçte, müzik hakkında araştırma yapma dinamiklerimi geliştiren en önemli unsurlardan biri hiç şüphesiz albüm kitapçıklarıydı. Satın aldığım her albümün şarkılarını, o albümün nasıl ortaya çıktığının ipuçlarını veren kitapçık sayfaları arasında gezinerek dinlemenin verdiği hazzı bugün hâlâ özlüyorum. Albüm kitapçığı inceleme ve genellikle son sayfalarında yer alan albüm notlarını okuma ritüeli, bir süre sonra o albümler hakkında bir bilgi birikimi oluşturmamı sağlamış, o dönemlerde başlayıp bugün hâlâ devam eden “müzik hakkında öğrenme” zevkime de sağlam bir zemin hazırlamıştı.

Kitapçık karıştırma ritüelinin dinlediğim müzikle ilgili bana öğrettiği ve “perde arkasındaki hikâyeye ulaşma” dürtümü tatmin ettiği sayısız detaydan biri de, pek çok albümün bir (ya da birkaç) “prodüktör” aracılığıyla ortaya çıkarıldığı bilgisiydi. Müzik dergileri, fanzine’ler ve o dönemlerde yeni yeni filizlenmeye başlayan müzik web siteleri aracılığıyla yaptığım ek okumalar sayesinde özellikle pop, rock, metal ve rap türlerinde prodüktörlerin kritik konumlarda olduklarını anlıyor ve kulaklarımıza ulaşan eserlerin o son hallerini almalarında söz konusu prodüktörlerin ne denli etkili olduklarını öğreniyordum.

2000’li yılların başında, okul harçlıklarımı biriktirerek aldığım müzik CD’lerinin kitapçıklarında daha önce dikkatimi çekmeyen bir şey fark etmeye başlamıştım. Sevdiğim albümlerin pek çoğunun prodüktörü aynı kişiydi. Slayer’ın “Reign in Blood”ında, Run-DMC’nin “Raising Hell”inde, Red Hot Chili Peppers’ın “Californication”ında ya da System of a Down’ın “Toxicity”sinde prodüktör olarak onun adı yazıyordu. Yıllar içinde müzik yazarlığı kariyerimin de ilerlemesiyle hakkında defalarca araştırma yapacak ve yazacak biri olarak, Rick Rubin’in bendeki özel yerinin oluşmaya başladığı anlar, işte o CD’lerin kitapçıkları arasında gezindiğim günlerdi.

Yurt Odasından Zirveye
1963 New York doğumlu Rick (kimlik adıyla Frederick Jay) Rubin, ‘70’lerin adrenalin yüklü akımı punk’a gönlünü kaptırmış ve lise yıllarındaki müzik öğretmeni sayesinde gitar çalmayı öğrenmiş bir müzik âşığı. İlk grubu The Pricks ile CBGB’de konser verme imkânı yakalamış ve bu konseri henüz ikinci şarkıda, daha önceden ayarladıkları bir senaryo icabınca -aslen arkadaşları olan- “seyircilerle” çıkan kavga sebebiyle bitirmek zorunda kalmış, bu “sansasyonel” fikri sayesinde grubunun o dönem New York punk çevrelerinde nam salmasını sağlamış bir çılgın. ‘80’lerin ilk yarısını üniversitedeki yurt odasında, Run-DMC’den Joseph Simmons’ın abisi Russell Simmons ile kurduğu Def Jam Recordings sayesinde yarı zamanlı bir prodüktör olarak geçiren, sadece birkaç yıl içerisinde ABD’nin rap ve metal türlerinde aranan prodüktörleri arasına giren Rick; 2000’li yıllara gelindiğinde dünyanın en önemli pop, rock, rap ve metal albümlerinden bazılarına imza atmış, efsanevi bir prodüktör olmuştu.

Diskografisinde sırasıyla Run-DMC, Beastie Boys, Slayer, Public Enemy, The Cult, Danzig, Red Hot Chili Peppers, Nine Inch Nails, AC/DC, System of a Down, Rage Against the Machine, Audioslave, Limp Bizkit, Slipknot, Weezer, Linkin Park, Coheed and Cambria, Metallica, ZZ Top ve Black Sabbath gibi dev grupların yanı sıra LL Cool J, Mick Jagger, Tom Petty, Johnny Cash, Eagle-Eye Cherry, Jay-Z, Shakira, Neil Diamond, Justin Timberlake, Kanye West, Adele, Lana Del Rey, Eminem, Lady Gaga, Ed Sheeran ve Billy Corgan gibi müzik tarihine geçmiş isimler de yer alıyor. Portfolyosunda böylesine olağan dışı bir çeşitliliğe ulaşmasına rağmen kalite standardını hep yüksek tutabilmiş, müzik tarihindeki tek prodüktör olabilir Rick Rubin.

Yıllar içinde çalışma yönteminden felsefesine pek çok özelliği araştırıldı, incelendi, örnek alındı (ve sıkça eleştirildi) ama kimse onun kadar uzun süre müziğin ana akım isimlerince tercih edilmeye devam edip piyasanın her daim “aranan” ismi olmayı başaramadı. Elbette son 50 yılı düşündüğümüzde George Martin, Quincy Jones, Nile Rodgers, Phil Spector, Brian Eno, Brian Wilson, Butch Vig, Dr. Dre, Arif Mardin, Timbaland, Mutt Lange, Sam Phillips, Max Martin, Trent Reznor ve Steve Albini gibi prodüktörlerin müzik tarihine katkılarını yadsıyamayız ama bu isimlerin hiçbiri, müzik endüstrisine Rick Rubin kadar geniş bir spektrumda hizmet etmedi.

Bu yaz Showtime’da prömiyerini yapan dört bölümlük belgesel serisi “Shangri-La” işte böylesine önemli bir müzik insanının hayatına, geçmişine ve genel olarak kariyerine ışık tutarken aslen odak noktasına Malibu’daki cennetvari stüdyo Shangri-La’yı alıyor.

Malibu Kıyısındaki Cennet
Yaklaşık birer saatlik dört bölümden oluşan belgeselin ana anlatıcısı (ve yapımcılarından biri) bizzat Rubin. Dolayısıyla bir otobiyografi okuma hissi, dört bölüm boyunca izleyiciyi etkisi altına alıyor. Profesyonel hayatının tamamında geniş kitlelere yönelik işler yapmasına rağmen genellikle vakur, mistik ve münzevi kişiliğiyle bilinen “Bay Sakal”ın belgesel özelinde ilk konularından biri, Shangri-La’yı tarihsel perspektifte ele almak oluyor. Fakat mekânın tarihine ve bir stüdyoya evrilmesine dair daha kapsamlı bir içerik beklerdim, ismi bizzat “Shangri-La” olan bir belgeselden. Bu konuda biraz muğlak bir anlatım ve kronolojik detaysızlık dikkatlerden kaçmıyor.

Shangri-La ismi ilk olarak James Hilton’un 1933 tarihli romanı “Lost Horizon”da geçiyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Edebiyatı’nın Doğu kültürlerine merak salmaya başladığı bir iklimde yetişen Hilton, söz konusu eserinde ütopik unsurlara yer vererek, gerçekte olmayan bir yerin ismi olarak seçiyor Shangri-La’yı. Bir Himalayalar mitolojisi unsuru olarak tasvir ettiği ve Orta Asya’nın tam ortası diyebileceğimiz Kunlun Dağları’nın batısında konumlandırdığı bu toprakları; dünyadan soyutlanmış, izole bir barış ve sevgi merkezi olarak betimliyor. Yoğun bir egzotiklik ve fakat dozunda bir oryantalizm ile “yarattığı” bu diyar için Tibet kültürü ile Budizm’den ilham alan Hilton, sinema dünyasına da müthiş bir cevher sunmuş oluyor ve kitabın beyaz perde adaptasyonu, Frank Capra yönetmenliğinde çekilip 1937 yılında gösterime giriyor. İşte bu filmin oyuncularından biri olan, Meksika kökenli Amerikalı aktris Margo, Shangri-La kavramından o kadar etkileniyor ki 1958 yılında Malibu kıyılarında Zuma Beach tepelerine inşa ettirdiği, zemin ve zemin altı olmak üzere iki kattan oluşan yazlık evine Shangri-La adını veriyor. Bir dönem Elvis Presley’nin yaşadığı veya zaman zaman bir genelev olarak kullanıldığı gibi çeşitli şehir efsanelerine de ev sahipliği yapan mekân, 1974 yılında Hintli guru Maharajji (Prem Rawat) tarafından satın alınıyor. İki yıl sonrasında ise bugün bilinen yapısına, yani bir kayıt stüdyosuna dönüştürülüyor. Bu değişimin baş mimarı, dönemin ünlü prodüktörlerinden Rob Fraboni. ‘70’lerin önemli rock gruplarından The Band elemanlarının kendilerine ait bir stüdyoda albüm yapmak istemeleri sebebiyle grup tarafından satın alınıp Fraboni’ye teslim edilen mekân, o zamandan beri kayıt stüdyosu olarak işlev görüyor. Yine de, Fraboni’nin 1985’te Island Records’a başkan olmasıyla stüdyoya yeterince zaman ayıramadığı ve böylece Shangri-La’daki yoğunluğun giderek azaldığı bir dönem de var. Fakat 2006 yılında kült punk rock grubu The Suburbs’ten Blaine “Beej” Chaney’nin Shangri-La’yı satın alıp işletmeci olarak da prodüktör Eric Lynn’i görevlendirmesiyle eski yoğun günler yeniden başlıyor. Bu durum, uzun yıllardır Kaliforniya’da yaşayan Rick Rubin’in de işine geliyor zira kayıtlarını Shangri-La’da yaptığı her projenin özel bir büyüsü olduğuna inanıyor. Orada bulunduğu her andan çok etkilenen Rubin, nihayet 2011 yılında Shangri-La’yı satın alıyor ve o zamandan beri tüm projelerini buradan yürütüyor.

Belgeselde işin “Lost Horizon”, Margo, Elvis Presley, The Band ve Rob Fraboni kısımları var ama hem anlatım dili hem de kurgu yeterince berrak değil. Dolayısıyla stüdyo hakkında fikri olmayan genel izleyici, belgeselden Shangri-La’nın tarihine dair sağlıklı bir kronolojik bilgi ile ayrılamıyor.

Peki söz konusu dört bölümde izleyiciyi neler bekliyor?

Kayıt Ve Yapım Sürecine Sıra Dışı Bir Bakış
Öncelikle bu bir Rick Rubin belgeseli değil, Rick Rubin önderliğinde çekilmiş bir Shangri-La belgeseli. Dolayısıyla içeriğin büyük kısmı genel olarak müzik yazım / kayıt ve stüdyo süreçleri ile ilgili. Ve fakat teknik bir bilgilendirmeden ziyade, tüm bölümlerde izleyiciyi bekleyen ana konsept; müzik yaratımının duygusal, mistik, tanımlanamayan, ruhani tarafı. Bu durum hem stüdyodaki konuk müzisyenlerin hem de Rubin’in (ve hatta Hintli yogi Sadhguru’nun) genel sohbet başlıklarından biri. Belgesel boyunca Shangri-La’da kayıt yapan pek çok müzisyen; yer yer Rubin ile olan diyalogları, yer yer de tekil anlatımlarıyla bize müzik ve hayat üzerine pek çok done sunuyor. Bu doneler arasında bestelerin hangi süreçlerde ortaya çıktığı ve kayıtlar sırasındaki dinamiklerin neler olduğu gibi yapısal detayların yanı sıra müzikle tanışma ve kaynaşma anları, şarkıların ruhani etkileri ve hayatın sanatı nasıl etkilediği gibi felsefi bakış açıları da mevcut. Bu bağlamda Rick Rubin’in -bazılarınca çok tartışılan- prodüktörlük yöntemleri önemli bir unsur olarak dikkat çekiyor. Kariyerinde belli bir noktaya geldikten sonra (kabaca 2000’li yılların başlamasıyla) yazım ya da kayıt süreçlerinde müzisyenlerin sürekli yanlarında olmaktan vazgeçen, giderek daha izole ve görünmez bir stüdyo adamı rolüne bürünen Rubin, bu durumun mental sebeplerini belgesel boyunca satır aralarında anlatıyor. Asıl hedefinin; birlikte çalıştığı müzisyenlere kendi yolunu dayatmak değil (ki kariyerinin başında bunu yaptığını itiraf etmesine rağmen), o müzisyenlerin doğru yolu kendilerinin bulmasına yardım etmek olduğunu vurgulayan Rubin, stüdyosunun beyaz renk ağırlıklı aşırı minimal tasarımını da bu bağlamda önemli bir araç olarak kullanıyor. 2011 yılında onun yönetimine geçtikten sonra teknik ekipman dışında olabildiğince az eşya ile döşenen, duvarlarında saat dâhil hiçbir şeyin asılı olmadığı, her projeden sonra baştan aşağıya tekrar beyaza boyanıp dip köşe temizlenen ve genel anlamda dış dünyadan kopuk bir atmosfer sunan Shangri-La Stüdyoları, müzisyenleri “odaklarından koparacak” veya onların “dikkatlerini dağıtacak” unsurlardan bilinçli olarak arındırılmış bir şekilde hizmet veriyor. Bu, Rick Rubin’in vizyonu. Müzisyenlerin iç huzuru bulmalarında ve asıl cevherlerini ortaya çıkarmalarında stüdyodaki bu dingin, minimal ve izole ortamın hayati bir önemi olduğunu düşünüyor. The Band’in Martin Scorsese imzalı veda filmi “The Last Waltz” (1978) anısına bilardo masasını odalardan birinde muhafaza eden Rick, gösterildiği 6 sezon boyunca (1960-1966) ABD’nin en çok izlenen sitcom’larından biri olan “Mister Ed”deki atın ahırı olarak kullanılan bölümü de yenileyip stüdyonun bir uzantısı hâline getirmiş. Stüdyoya dair tasarımsal detayların anlatıldığı bu kısımlar, belgeselin en doyurucu anlarından bazılarını oluşturuyor.

İlk bölümde izleyiciyi şaşırtacak bilgilerden biri, stüdyonun bodrum katının Rick tarafından dev bir kütüphaneye çevrilmiş olması. Ağırlıklı olarak müzikoloji ve müzik tarihi kitaplarına ayrılmış bu bölümden sorumlu bir kişi bile var. Belgesel sırasında yer yer, bu olağanüstü arşivden kıymetli parçaları gösteriyor ve anlattıkları ile işin tarihsel yönüne önemli bir perspektif kazandırıyor.

Öte yandan, ilk bölümden itibaren belgeselin meditasyon ve sihir kavramlarına ayırdığı uzun süre (Rick Rubin’in bu konulara ilgisi sebebiyle) izleyiciye özellikle verilmek istenen bir mesaj varmış gibi hissettiriyor. Bu durum izlerken beni rahatsız etti çünkü tüm bu minimal tasarım, beyaz duvarlar, yalın ayak olma takıntısı, saç-sakal kesmeme tribi, ruhani sohbetler ve meditasyon övgüsü, bir süre sonra Rick Rubin’i bir ruhani lider, bir tarikat şeyhi gibi algılatma tehlikesi yaratıyor. Bir zamanlar bir gurunun yaşadığı Shangri-La’nın bugünkü sahibi Rubin’in de kendini içten içe bir guru zannettiği ya da kendini izleyiciye bu şekilde lanse etmek istediği veyahut da o tarz hayatlara özendiği fikri bile akıllara geliyor.

Bir diğer olumsuz unsur ise; belgeselin içeriğine uygun bir şekilde sade ama şık tasarlanmış sinematografiye hiç de uymayan “flashback” bölümleri. Rick’in kendi geçmişinden kritik anları anlattığı bu bölümlerde, çocukluk ve gençlik hallerinin farklı oyuncular tarafından son derece karikatürize bir şekilde canlandırılması (hele ki çocukluk yıllarının bugünkü beyaz saçlı ve sakallı imajıyla resmedilmesi) bir hayli eğreti duruyor. Muhtemelen kendini fazla ciddiye alıyor gibi gözükmemek adına böyle “mizahi” bir yolu tercih etmiş Rubin fakat günün sonunda belgeselin görsel dilinde göze batan, rahatsız edici bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.

Bölümleri sırayla takip edersek; Rick’in Beastie Boys macerasının hatırlandığı anlar, ikinci bölümün en önemli kısımlarını oluşturuyor. ‘80’lerin ilk yarısında başlayan bu macera belki kısa sürdü ama hip hop tarihini derinden etkiledi. Yıllar içinde birçok müzik klibinin yönetmenliğini yapmasının yanı sıra, özellikle Metallica ile imza attığı video içerikler sayesinde isim yapan ve son olarak da “Murders in the Front Row” adlı thrash metal belgeseli ile gündemde olan Adam Dubin, bu bölümün ağır toplarından. Dubin, aynı zamanda klibini de çektiği efsanevi Beastie Boys marşı ‘(You Gotta) Fight for Your Right (To Party!)’nin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. İkinci bölümün bir diğer önemli anekdotu da LL Cool J’den geliyor: Rick Rubin’in prodüktör olarak çalıştığı ilk isimlerden biri olan (bkz: ‘I Need a Beat’ – 1984) New York’lu rap yıldızı, Rick’in Slayer’a yaptığı şey ile rap müziğe yaptığı şeyin aslen aynı mantıkta olduğunu ifade ediyor. Şöyle ki; Rick, rap şarkıları / albümleri yapan punk’çı bir prodüktör iken, 1986 yazında ilk kez bir metal grubu ile, Slayer ile çalışmaya başlamış ve aynı senenin sonbaharında yayımlanan “Reign in Blood” albümü ile hem Slayer’ın hem de thrash metal’in (ve hatta tüm heavy metal tarihinin) mihenk taşı işlerinden birine imza atmıştı. Bu albümdeki en büyük sonic fark; o zamana kadar yankılı gitar tonları ile nam salmış olan thrash metal’de ilk kez gitar yankılarının kesilip yerine çok daha direkt, kuru ve sert bir ton tutturulmuş olmasıydı. LL Cool J, Rick’in rap albümlerine de işte bu tarz “direkt” ve “arındırılmış” bir sound getirdiğini ve tıpkı metal’e yaptığı gibi, rap müziğe de yeni bir “saç tıraşı” kazandırdığını söylüyor. Son olarak Rick’in bu bölümdeki “En iyi sanat, kitleleri bölen sanattır.” vecizesi, üzerinde düşünmeyi hak eden (şahsen benim de katıldığım) bir bakış açısı olarak ilgi uyandırıyor.

Üçüncü bölüm; “Geleceğe ulaşmak için bazen geçmişi silmen gerekir.” cümlesi ile açılıyor. Fakat bu sözü sarf eden Rick, kariyeri boyunca birlikte çalıştığı pek çok isme tam tersini öğütlemiş bir prodüktör. Hem kendisinin hem de birlikte çalıştığı pek çok ismin yıllar içinde çeşitli röportajlarda sayısız kez vurguladıkları üzere Rick, çalıştığı sanatçı veya grubun en iyi döneminden ilham almasını teşvik ederek, ele aldığı projeye aslında nostaljik bir yaklaşım kazandırır genelde. Özellikle de 2000’li yılların ortalarından itibaren prodüktörlüğünü yaptığı albümlere şöyle bir göz attığımızda, “geçmişten ilham alma” konseptinin pek çok kez işe yaradığını da söyleyebiliriz. Öte yandan bölümün açılış cümlesinde kastettiği şeyin kendi hayatıyla ilgili olduğunu da düşünebiliriz. Bu açıdan bakınca; eskiden imza attığı albümlerin “kendi isteklerine” uyması için mücadele ettiğini itiraf eden Rick’in yıllar içinde geçmişini silerek bambaşka bir bakış açısıyla geleceğe yelken açması, yani üzerinde çalıştığı albümler için en doğru yolun “sanatçının istekleri” olduğunu benimsemesi, bölümün açılış cümlesinin altını doldurmuş oluyor.

Üçüncü bölüm, izlemekte zorlandığım tek bölüm. Zira Rick’in “meditasyon reklamı” ya da “spiritüellik propagandası” gibi tınlayan sohbetlerine bir noktaya kadar dayanabildiysem de, bu bölümün ağırlıklı içeriğini oluşturan “Amerikan güreşi” tutkusunun işlendiği kısımlarda pes edip diğer bölüme geçmenin kıyısına geldiğimi itiraf etmeliyim. Yine de enteresan birkaç anekdota rastlamadım değil. Mesela 27 Ağustos 1993 tarihinde Def Jam’in ölümünü (aslen Def American Recordings olan yeni isimden Def takısının çıkarılmasını) temsilen Hollywood Mezarlığı’nda düzenlenen, müzik dünyasından pek çok ismin katıldığı “cenaze töreni”nin hatırlanması sürpriz. Ya da Rick Rubin’in prodüktörlük mantığındaki 180 derecelik değişimi anlatırken “Chuck Berry Hail! Hail! Rock ‘n’ Roll” (1987) filmine atıfta bulunduğu anlar önemli. Son olarak bölümün bana kalırsa en önemli ânı; “Sanat ‘acı’dan doğar.” vecizesi. Uzun yıllardır üzerinde düşündüğüm ve hemfikir olduğum bir başka bakış açısı…

Dördüncü ve final bölümünde öne çıkan konuların çoğu yine meditasyon, ruhanilik, iç dünya gibi başlıklar etrafında toplanıyor. Buna rağmen Weezer’dan Rivers Cuomo’nun Rick’in Shangri-La ile tanışmasını anlattığı kısım, retrospektif açıdan hayli mühim. Ve tabii 2018 Woolsey Yangınları’nın hatırlandığı anlar… 8-21 Kasım 2018 tarihleri arasında Malibu’nun büyük bir kısmını etkisi altına alıp 3 kişinin ölümüne, 5 kişinin yaralanmasına, toplamda 1600 küsur evin harap olmasına ve binlerce ağacın yok olmasına sebep olan bu korkunç yangınlarda Shangri-La’nın kıl payı kurtulduğunu ve fakat Rick Rubin’in civardaki iki evinin de -içleri tahliye edildikten sonra- kül olduğunu öğreniyoruz. Rick’in bu olay sonrasında, kendi evlerinden ziyade o bölgedeki ağaçlar için üzüldüğünü söylemesi belki biraz “şov” gibi görünebilir ama sürekli yalın ayak dolaşmasından da anlaşılacağı üzere doğaya çok düşkün olan, maneviyat ve yalınlık hakkında felsefi çıkarımlarıyla bilinen, kılık kıyafet seçiminde gösteriş karşıtı sade bir tutum sergileyen birinin bu konuda samimi olması, bence yüksek ihtimal taşıyor. O evlerin aynılarını kısa süre içinde tekrar inşa ettirebilecek kadar maddi refaha ulaşmış biri olduğu gerçeğini de hesaba katarsak hele…

Son tahlilde “Shangri-La” belgeseli; modern müzik tarihine, müzik kayıt süreçlerine ve / veya prodüktörlük kavramına ilgisi olan herkesin izlemesi gereken, işin teknik yapısından çok ruhsal hikâyesine vurgu yapan, değerli bir iş. Def Jam’in kurucu ortağı Russell Simmons’tan hiç bahsedilmemesi (Adı son yıllarda cinsel istismar suçlamalarına karışmıştı.) veya anlatıcı olarak seçilen isimlerin sadece son 2 yılda Shangri-La’da bulunmuş müzisyenlerden seçilmesi bazı açılardan bir eksiklik yaratıyor olsa da; meditasyon, sihir, Amerikan güreşi gibi müzik (ve biraz da odak) dışı konulara uzun süreler ayırmış olsa da, Rick Rubin’in geçmişi işlenirken garip bir karikatürize estetik tercih edilmiş olsa da, günün sonunda “Shangri-La” müzik dinlemeyi, müzik yapmayı, müzik düşünmeyi, müzik konuşmayı ve “müzik sevmeyi” sevdiren bir iş. Bu da tüm eksiklerini tolere edecek bir hüküm.

Artık kanıtlayacak bir şeyi kalmadığından olsa gerek, eski “aktüelliğinden” uzakta, daha münzevi ve gözlerden uzak bir hayat süren, kariyeri açısından daha “niş” projelere yönelen ve günümüzün müzik dünyası dinamiklerinin de etkisiyle baştan sona albümler yapmak yerine şarkı bazlı prodüktörlük yapmaya başlayıp o eski “büyük proje” algısından arınmış bir şekilde işlerine devam eden Rick Rubin’in neden Shangri-La’yı seçtiğini artık biliyorum. Diskografisi önünde saygıyla eğilen biri olarak, sadece bu bilgi için bile bu belgeseli değerli buluyorum.