İradenin Egemenliği

Punk sadece bir müzik terimi değildir.

İnsan. Kozmik bir detay, felsefi bir muamma, fenni bir cevher. Dünya üzerindeki evriminin kim bilir kaçıncı evresinde, kendini sürekli yeniden keşfeden, bir yanıyla hep ilkel, bir yanıyla hep gelişen bir mucize. Hayatı anlamlandırma ebediliğinde, doğayla ve beraber yaşamaya muhtaç olduğu hemcinsleriyle sonsuz etkileşimde, varlığını sorgulamayı, yüceltmeyi ve lanetlemeyi aynı anda becerebilen, başına buyruk bir netame.

Bir süredir insanı insan yapan özellikler üzerine düşünüyorum. Değerlerin, inançların, ezberlerin, tecrübelerin, toplumsal hislerin ve bilinen tarihin bugünün insanına etkisini gözlemlemeye çalışıyorum. Çünkü içinde yaşadığımız karamsarlık çağının hissettirdikleriyle; ırk ve tür olarak insanlığın potansiyelini, geleceğin aynasındaki akıbetini, çok bilinmeyenli bu denklemdeki neden-sonuç ilişkisini artık daha çok merak ediyorum. Bu merakımda bana tarih, antropoloji, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin yanı sıra felsefe ve din kavramları da eşlik ediyor. Zira her biri, insanlığın bütününe dair kendine has manzaralar çiziyor. Bu düşünsel serüvende, sanat tarihine de sık sık başvuruyorum. Özellikle resim, edebiyat, müzik ve sinemanın, insanı anlamak için eşsiz disiplinler olduğunu düşünüyorum. Karşıma çıkan her yeni sanat eserine artık bir de bu açıdan yaklaşıyor, sanat başlığı altındaki üretimin baş döndürücü bir hızda çoğalması ve tam da bu sebeple değer ve nüfuzunun pek çok açıdan azalmasına rağmen, sanatın toplumsal standartları neredeyse siyaset, bilim ve teknoloji kadar (hatta zaman zaman onlardan da fazla) etkilediği gerçeği ile artık daha çok ilgileniyorum. Dolayısıyla insanın tarihsel yolculuğunda sanatın bir iletişim ve “his” aracı olarak etkisini her zamankinden daha çok önemsiyorum. Bu benim teknoloji ve sanat arasındaki -adı henüz konmamış- savaşta tarafımı belli etme refleksimi mi oluşturuyor, pek emin olamasam da insana dair merak ettiğim birçok konuda sanatın bana ilham verici fikirler sunmasını kıymetli buluyorum. Öte yandan bireysel olarak “kendimi keşfetme” süreçlerimde sanatın beni iyileştirme, dönüştürme ve derinleştirme yeteneği karşısında büyülenmeye de devam ediyorum.

Tam da bu dönemde karşıma çıkan, bu yılın TV dünyasındaki en kaliteli ve heyecan verici müzik içeriklerinden biri olan dört bölümlük mini seri “Punk”ı ise, işte bu yazının ana sebebi olarak konumlandırıyorum. Aşağıdaki satırlar; bireysel olarak benim de hayatımda önemli bir değer ihtiva eden punk kavramının, sadece bir müzik türü olmasının ötesinde dünyayı değiştiren etkisini işleyen bu yapımın zihnimde uyandırdıklarından oluşuyor.

Hazırsanız, başlıyorum.

1, 2, 3, 4!
Yayın hayatına 2009 yılında başlayan Amerikan TV kanalı Epix, özellikle belgesel ve mini seri konusunda dikkat çekici bir ivme yakalamış durumda. Ünlü film yapımcısı William Shatner’ın “Star Trek” fenomeni üzerindeki rolünü işleyen “William Shatner’s Get a Life!” (2012) belgeseli ile start alan süreçte “To Russia with Love” (2014), “Deep Web” (2015), “Doped: The Dirty Side of Sports” (2015), “The 4%: Film’s Gender Problem” (2016), “Under the Gun” (2016), “Election Day: Lens Across America” (2017) ve “The Panama Papers” (2018) gibi ses getiren yapımlara ev sahipliği yapan kanal, mini seri konusundaki iddiasını da “Punk” ile ortaya koyuyor.

Yaklaşık birer saatlik 4 bölümden oluşan ve yapımcıları arasında “Punk’ın Ağababası” Iggy Pop’un da bizzat yer aldığı bu seri, Türkiye’de pek yankı uyandırmasa da, müzik yayıncılığı alanında önemli bir işlev görüyor. Nasıl mı?

Öncelikle, anlatıcı olarak seçtiği konuklar sayesinde: Iggy Pop başta olmak üzere John Lydon, Marky Ramone, Henry Rollins, Jello Biafra, Debbie Harry, Darryl Jenifer, Joan Jett, Sylvain Sylvain, Danny Fields, Ian MacKaye, Flea, Dave Grohl, Duff McKagan, Fat Mike, Billie Joe Armstrong. Punk’ın kabaca 40 yıllık tarihini bu kadrodan daha iyi anlatabilecek insan sayısı azdır. Üstelik 4 bölümde toplamda çok daha fazla konuk müzisyen / müzik insanı / sanatçının içeriğe katkı sağladığını da belirteyim.

İlk bölüm, ne zaman bir yerlerde punk’tan bahsedilse akla gelen ilk klişelerden biri olan, kadim tartışma konusu “Punk Öldü!” sloganı ile başlıyor. Hemen ardından, “punk’tan önceki punk” Iggy Pop’un çocukluğunu, müziğe başladığı yılları, The Stooges’ın kuruluş detaylarını bizzat kendi ağzından dinliyoruz. Tam da bu noktada punk’ın ruhuna aykırı bir detay: Doğası itibarıyla, başta aile olmak üzere tüm “otorite” kavramına karşı çıkarak sesini yükselten punk’ın, Iggy Pop özelinde tam tersi bir durumda vuku bulduğunu, küçük Jim Osterberg’ün müzisyenlik hevesinin ailesi tarafından hep desteklendiğini öğreniyoruz. Tabii işin nüktesi bir yana, Iggy Pop’un müziğe caz ve blues gruplarında davulculuk yaparak başladığı detayını atlamıyoruz. Zenith marka radyosundan The Kinks’in ‘You Really Got Me’ şarkısını duyduğu anı, müzikal kariyerinin “sıfır noktası” olarak konumlandıran Pop, bir diğer büyük ilham kaynağı olarak hemşerileri MC5 grubunu gösteriyor. Tam da bu esnada karşımıza Wayne Kramer çıkıyor ve MC5’ın nasıl bir politik atmosfer içerisinde müzik yaptığını anlatıyor. Belgesel, henüz ilk dakikalarından, güçlü bir politik / toplumsal tavır takınarak artı puanı kapıyor. Ardından MC5’ın etkilediği diğer punk figürlerinin konuşmalarına tanık oluyoruz. Bu sırada Iggy Pop’un bir dönem MC5’a davulcu olarak davet edildiğini fakat Pop’un bunu hiç hatırlamadığını öğreniyoruz. Ayrıca Pop’un ‘60’ların sonlarındaki bir okul balosunda The Doors’un berbat performansını izleyip “Böylesine meşhur bir grup bu kadar kötü çalabiliyorsa, benim özrüm ne?” şeklinde gaza geldiğini de gülümseyerek öğreniyoruz. İlk bölümün en doyurucu anlarını, dönemin New York’unun anlatıldığı kısımlar oluşturuyor. CBGB, Max’s Kansas City, 82 Club ve Mother’s adlı dört küçük mekânda yakılan fitilin ateşini bizzat o dönemin tanıklarından dinliyoruz. Punk’ın ABD’deki doğuşunun müsebbiplerinden New York Dolls, Blondie ve Ramones’u, bizzat kendi üyelerinden ve onları o yıllarda izlemiş olanlardan dinliyoruz. Bu kısımlarda, özellikle de New York Dolls ve Ramones’tan bahsedilirken, punk’ın ana unsurlardan biri olan “görsel üslup” da ele alınıyor ve doğal olarak punk’ın temel hayati refleksi olan “şok etme dürtüsü”nden de söz ediliyor. Fotoğrafçı Bob Gruen’in şahane anlatımı ve kritik anılarıyla uçuşa geçen bölümde ayrıca; punk’ın müstehzi bir hapishane teriminden New York’taki yeni nesil, özgürlükçü müzik akımının adına evrilişini, bizzat bu evrilişin müsebbibi olan Punk dergisi yaratıcılarından dinliyoruz. Kariyerlerinin başında hem The Stooges hem de Ramones’un menajerliğini yaparak adını rock‘n’roll tarihine yazdıran Danny Fields’in anıları ile bölümün sonuna yaklaşıyor, Nixon döneminde denizaşırı ülkelerde savaşa gönderilen askerlerin ağır uyuşturucu bağımlısı olarak ülkeye döndüklerinde bu durumun nasıl pek çok kentin kenar mahallelerine bulaştığını izliyor, punk’ın bu sorunun içine nasıl battığını öğreniyor ve son olarak da küçük bir zümre dışında pek ses getirmeyen bu yeni akımın İngiltere’deki yansımasını öğrenmek üzere ikinci bölüme bağlanıyoruz.

İkinci bölümde John Lydon, namı diğer Johnny Rotten sazı eline alıyor. Takındığı teatral tavırla izleyiciyi hemen yakalıyor ve anlattığı The Sex Pistols hikâyeleri ile belgesele adeta damga vuruyor. Yine bu bölümde ‘70’ler Londra’sını, o dönemin genç ve heyecanlı anarşistlerini izliyoruz ve türün Ada’daki ana ilham kaynağının, tıpkı ABD’deki gibi Iggy Pop olduğunu öğreniyoruz. 4 Temmuz 1976’da Londra Roundhouse’ta gerçekleşen Ramones konseri ile İngiltere’de punk ateşi yanmaya başlarken, The Damned vokalisti Dave Vanian sayesinde konserin ilk iki sırasındakilerin The Buzzcocks, The Vibrators, Billy Idol, Gen X ve The Damned elemanlarından oluştuğunu öğreniyoruz. Ayrıca dönemin Londra’sının, özellikle de The King’s Road’daki yenilikçi moda dükkânları sayesinde punk’ın “dress code”unu nasıl oluşturduğunu izliyor, aslen bir modacı olan, ama daha çok Pistols’ın menajeri olarak nam salan (ve belgesel boyunca Rotten’ın sürekli alaycı ifadelerle andığı) Malcolm Mclaren’ın SEX adlı dükkânı ve orada çalıştırdığı modacı Vivienne Westwood sayesinde punk’ın görsel ifadesini oluşturan felsefeyi öğreniyor, bu felsefenin müziğe nasıl güçlü bir etkisi olduğunu gözlemliyoruz. “Kusursuz görünmeme gerek yok, kıyafetimle nasıl bir mesaj verdiğim önemli!” anlayışının hızla yayılıp “Kusursuz çalıp söylememe gerek yok, ne söylediğim önemli!” anlayışına evrilişini izliyoruz. Savaş sonrası kuşağın hayatını geçirmekle mecbur kılındığı okul, ordu, fabrika üçgeninin olmazsa olmaz “üniforma” zorunluluğuna adeta bir başkaldırı olan “punk modası”nın ilk örneklerine tanıklık ediyor, bu açıdan, punk’ın özü olan “kendin yap” mantalitesi ile tanışıyor ve günümüzde tamamen uç noktalara taşınmış olan “bireycilik” rüzgârının o dönemlerdeki ilk esintilerine punk kavramı üzerinden bakış atmış oluyoruz. Bölümün dikkat çekici bir diğer detayı ise; başta The Clash grubu olmak üzere İngiltere’deki punk müzisyenlerinin, Jamaikalı müzisyenlerden ve reggae müzikten aldığı ilhamın irdelenmesi. Bir diplomatın Ankara doğumlu oğlu olan ve babası sayesinde dünyayı gezen Joe Strummer’ın politik duruşunun, İngiliz punk müziği üzerindeki vizyoner etkisine tanıklık ediyoruz. Ayrıca punk’ın henüz ilk yıllardan itibaren, daha önce rock müzikte hiç olmadığı kadar yoğun bir şekilde kadın üretimine alan açıp ilerici ve cesur bir sosyal duruş sergilediği gerçeği ile yine bu bölümde yüzleşiyoruz. Türkiye’de ağırladığımız tek Ramone olan Marky’nin anlatımı ile ABD ve İngiltere arasındaki punk mantalitesinin farklarını öğreniyor, Bill Grundy’nin sunduğu ve İngiltere’de dönemin meşhur TV programlarından biri olan “Today Show”da Sex Pistols üyelerinin sarhoş bir şekilde ulusal televizyonda küfretmesiyle punk’ın Ada’da ölü doğmasına tanıklık ediyoruz. Öyle ki, işler çığırından çıkıyor; punk müzisyenleri ve punk imajlı gençler her fırsatta polis ve muhafazakâr İngilizler tarafından tartaklanıyor, tehdit ediliyor, başta Sex Pistols olmak üzere punk grupları kamu düşmanı ve vatan haini ilan ediliyor. Bu durum, Johnny Rotten’ın ABD’ye kaçmasına bile sebep oluyor. Sonrasında, ABD’de gerçekleşen Pistols turnesinin sansasyonelliği ve medyanın bu turneyi yakından takıp etmesi sebebiyle yeni kıtanın “punk çılgınlığı” ile tanışmasını izliyoruz. Dolayısıyla, ilginç bir şekilde, punk’ı İngiltere’de ABD’li grup Ramones patlatırken, bu sıra dışı türü ABD’de İngiliz grup The Sex Pistols patlatmış oluyor. Rotten; “ABD bölünmüş bir ülkeydi, biz birleştirdik.” diyerek her kesimden Amerikalının Pistols ve punk nefretinde birleşmesinin altını çiziyor. “Punk Öldü!” manşetleri ilk kez bu turne sonrasında, Pistols’ın dağılması sebebiyle atılıyor. Hemen ardından Pistols basçısı Sid Vicious ve o dönemki sevgilisi Nancy Spungen’in sansasyonel şekilde 4 ay arayla ölmelerini medyanın punk nefreti konusunda kendini haklı çıkarma bahanesi olarak izliyor, son olarak Rotten’ın Sid ile Nancy’yi tanıştırarak grup arkadaşının ölümüne dolaylı yoldan sebep olduğunu düşündüğünü itiraf etmesi ile bölümü buruk bir şekilde tamamlıyoruz.

Üçüncü bölümde yeni kıtadan ayrılmıyoruz. 1970’ler punk’ındaki New York etkisini, CBGB etkisini, The Dead Boys etkisini, Black Flag etkisini gözlemliyoruz. Henüz 12 yaşındayken The Stimulators davulcusu olarak ağızları açık bırakan, sonrasında Cro-Mags’i kurarak punk’ın ABD’deki tarihine adını yazdıran Harley Flanagan’i dinliyor, tamamı siyahi müzisyenlerden oluşan Bad Brains’in punk’taki ırk / köken çeşitliliğine alan açmasına tanık oluyoruz. Ardından rotayı Batı’ya kırıyor ve Los Angeles’a uğruyoruz. X, Germs, The Gears, Fear, The Controllers, The Bags ve Circle Jerks anılarıyla dönemin LA punk sahnesini izliyoruz. 1981’de gösterime giren kült belgesel “The Decline of Western Civilization” ile Los Angeles punk gruplarını mercek altına alan yönetmen Penelope Spheeris’e bağlanıyor ve punk’ın Batı yakasındaki iz düşümüne kulak veriyoruz. Bu bölümde ayrıca; Kanadalı grup D.O.A.’in 1981 çıkışlı “Hardcore 81” albümü ile adını koyduğu, pek çok açıdan punk rock’ın daha sert, daha hızlı, daha ekstrem versiyonu olan “hardcore”un doğuşuna da tanıklık ediyor ve  türün doğasında kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Dönemin konserlerinde artan şiddete de değinilen ve Henry Rollins’in anekdotları sayesinde hem bilgi hem seyir zevki anlamında ağırlığını iyice hissettiren bu bölümde, özellikle “kendin yap” felsefesine detaylıca yer verilen kısımlar alkışı hak ediyor. Bu açıdan, görsel sanatçı Winston Smith’in anlattıkları öne çıkıyor ve punk’ın sadece bir müzik türü olmadığını, aynı zamanda görsel bir dışa vurum olduğunu vurgulaması dikkat çekiyor. ABD’deki punk kültürü turne ağının D.O.A. ve Black Flag önderliğinde nasıl oluştuğunu izliyor ve efsanevi punk grubu Dead Kennedys’in ‘Nazi Punks Fuck Off’ şarkısının perde arkası detayları ile bölümün sonuna geliyoruz.

Dördüncü ve son bölüm ağırlıklı olarak ‘80’ler ve ‘90’ları ele alırken, biraz da günümüze uğruyor. Nirvana, The Offspring, Green Day, Bad Religion, Pennywise ve NOFX bu bölümün ağır topları. Gitarist ve prodüktör Brett Gurewitz tarafından, kendi grubu Bad Religion’ın albümlerini yayımlamak amacıyla kurulan ve giderek gelişip özellikle ‘90’larda punk rock’ın kalesi gibi işleyen Epitaph Records ile ilgili pek çok detaya vâkıf olduğumuz bu bölümde, Gurewitz’in sörf / kaykay kültürü ile punk rock’ı nasıl bir araya getirdiğini öğreniyoruz. Öte yandan belgeselin ‘90’larda patlayan grunge’ı punk’ın doğal bir uzantısı olarak ele alması takdire şayan. Yine bu bölümde grunge konusu açılmışken Dave Grohl’un Seattle’ı harikulade bir şekilde anlatışına tanık oluyor, Bikini Kill’den Kathleen Hanna öncülüğünde Riot Grrrl akımına genel bir bakış atıyor, punk rock’ın en büyük gezici festivali Vans Warped Tour’un doğuşunu bizzat yaratıcısı Kevin Lyman’dan dinliyoruz. Bu bölümde en hoşuma giden şeylerden biri, Green Day’in “Dookie” (1994) albümündeki şarkıların The Beatles şarkılarına benzetilmesi oluyor. Zira ilk dinlediğim andan itibaren o albümdeki şarkı yazarlığını, Beatles mantalitesinin punk’taki uzantısı olarak görmüşümdür. Nirvana’nın efsanevi “Nevermind” albümü ile açtığı kapıdan girip punk rock’ı ilk defa milyonlar ile buluşturan The Offspring ve Green Day bazlı hikâyeler bölüme damga vururken, konu doğal olarak “davayı satma” klişesine de geliyor. Bu ikircikli mevzu bir miktar yüzeysel geçilirken, NOFX’ten Fat Mike duruma el koyuyor ve belgesel özelinde konuya sağlıklı bir yaklaşım kazandırıyor. Son olarak bölüm, internetin punk rock ve genel olarak müzik yayıncılığı üzerindeki etkisine kısıtlı, olumsuz ve yetersiz bir açıdan yaklaşarak bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor ve böylece punk’ın Epix’teki dört bölümlük mini serüveni tamamlanmış oluyor.

Son Tahlilde “Punk”
Özündeki felsefi altyapı sebebiyle, sadece bir müzik türünün adı olmakla yetin(e)meyen, insanlığa dair çok daha büyük ve ebedi bir olguyu işaret eden bir terim aslında “punk”. En temel insani dürtülerden bazılarının ifadesi, dayatılanın değil iradenin egemenliği çünkü punk. İsyan etmenin, karşı çıkmanın, kabul etmemenin, otoriteyi sorgulamanın, deneyimi esas almanın ve özgürlüğün adıdır punk. Ezberlere göre değil kendi doğrularına göre yaşama, kurallara göre değil duygulara göre var olma öğretisidir punk. Giderek daha da vahşileşen kapitalizmin çürüttüğü sosyal ilişkiler dünyasında, bize ayna tutan haysiyetli bir tavırdır punk. İlla gitar-davul-bas üçlüsü ile icra edilmesi, bir müzikal form olarak yansıtılması gerekmez; bazen bir resim, bazen bir şiir, bazen bir film, bazen bir tişört, bazen bir dindir punk.

Klasik bir punk şarkısının başında 4’e kadar sayılması misali dört bölümden oluşan ve toplamda yaklaşık dört saat süren Epix yapımı “Punk” ise; sade, minimal ve “şık” bir görsel üslup yakalamış olmasıyla aslında ele aldığı kavramın görsel anlayışına pek uymuyor; Television, Misfits, Descendents, Hüsker Dü, The Exploited, The Jam, Discharge, D.R.I, The Adicts, Die Toten Hosen, Subhumans, Rancid, G.B.H gibi türün önemli gruplarından hiç bahsetmiyor ve punk’ın diğer müzik akımlarıyla ilişkisini grunge ile hardcore’dan ibaret tutuyor olsa da, yukarıdaki paragraflarda saydığım pek çok unsur sebebiyle bugünün müzik yayıncılığında önemli ve etkileyici bir iş olarak konumlanıyor. En nihayetinde, bana bu yazıyı yazmak ve kendimi bu konuda ifade etmek için bir bahane sunmuş oluyor…

Bireycilik ve kamusallık arasındaki dengenin önemine vâkıf, kendi kendinin rol modeli olabilme cesaretine sahip, özgür ve asi ruhlara saygımla…

Çok yaşa punk!