Bir Zamanlar Hollywood’da

Tüm zamanların en sansasyonel gruplarından Mötley Crüe’nun roller coaster seyirli kariyerini özetleme gayretindeki Netflix yapımı “The Dirt”, rock müzik arkeolojisi adına mercek altına alınmayı hak eden ve bugünün dünyasına bazı soru işaretlerini de beraberinde getiren bir yapım.

1985 doğumlu biri olarak, hayatımı değiştiren çılgınlıkla ‘90’ların ikinci yarısında tanıştım: heavy metal. Gürültünün bu sanatsal işleniş hâli, kısa sürede benliğimi etkisi altına alıp bana yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı. Ufkumu genişleten bakış açıları ve büyüleyici heyecanlarla dolu bu yeni dünyada karşıma çıkan en “aşırı” şeylerden biriydi Mötley Crüe. Yine de; heavy metal, daha önce varlığından bihaber olduğum yepyeni ifade biçimleri ile ‘90’ların ikinci yarısında beni adeta baştan yaratırken, işin çılgınlık boyutunu pek çok anlamda layığıyla yerine getiren Mötley Crüe’nun rock‘n’roll ontolojisinde tam olarak ne anlama geldiğini idrak edebilmem için henüz zamana ihtiyacım vardı.

Kariyeri çalkantılarla dolu olan ve aslında kişisel heavy metal serüvenimde sıra kendilerine geldiğinde biraz da “atıl” bir pozisyonda olan Los Angeles menşeli bu kaçıklar ordusunun 2004 yılında orijinal kadrosuyla yeniden bir araya gelip hemen ertesi yıl da o zamana kadarki en görkemli turnelerine çıkmaları, Mötley Crüe evrenine derinlemesine dalmam için bir işaret fişeğiydi. Sex, drugs & rock‘n’roll mottosunun sözlük karşılığı niteliğindeki Mötley Crüe fenomeninin hayatımda önemli bir yer edinmeye başlaması da işte bu sayede gerçekleşti. ‘70’lerin birbirine zıt iki “uç” akımı punk ve glam’den aynı oranda ilham alan, hard rock’ın klasikleşmiş kodları üzerine heavy metal’in dizginsiz üslubunu katan, birbirinden alakasız 4 farklı karakterin yakaladığı özgün bir kimyanın ürünü olan Mötley Crüe, sadece bir müzik grubu değildi; bir hayat tarzı, bir eğlence biçimi ve bir “sıradanlığa isyan” öğretisiydi. Yine de, “hayattan daha büyük” bu tefekkürü canlı olarak deneyimlemek için birkaç yıl daha beklemem gerekecekti.

‘60’lardan itibaren hem popüler kültür zeitgeist’ının önemli bir parçası olan hem de derin sosyolojik etkilere sebebiyet verebilen müzik festivalleri, 21. Yüzyıl’da gelişmiş ülke genç nüfuslarının “kısa süreli ütopya denemeleri” olarak işlev görmeye başlamış, rock & metal festivalleri ise pek çok anlamda altın çağlarına adım atmışlardı. Ben de ilk kez 2008 yılında, Kıta Avrupası’nın en büyük metal festivallerinden Graspop’ta bu çağın bir parçası olmuş, ertesi yaz tercihimi yine bu Belçika festivalinden yana kullanmıştım. Tarihler 26 Haziran 2009’u gösterdiğinde ise, festivalin ilk gün headliner’ı olarak Mötley Crüe ile “karşılaşmaya” nihayet hazırdım. Ve hatırlıyorum da, henüz ilk birkaç şarkıda işin rengi belli olmuştu: Bu, beklentilerimi aşan bir deneyim olacaktı. Fırtınalar estirdikleri ‘80’lerden yadigâr hitleri birbiri ardına sıralıyorlar, ilerlemiş yaşlarına rağmen pek çok genç türdeşlerini kıskandıracak kadar tutkulu ve istekli bir performans ortaya koyuyorlardı. Bir punk / glam moda ikonu aura’sına sahip Nikki Sixx’in karizmatik sahne persona’sını ve karşısındaki 60 bin kişiyi basgitarıyla adeta bütünleşmiş bir şekilde süzmesini unutamıyorum. Vince Neil’in çıplak sesinin eskisi kadar güçlü olmasını beklemezken neredeyse ‘80’lerdeki günlerini aratmamasının şoku ve davulu üzerinde adeta canavarlaşan Tommy Lee’nin tekinsiz dinamikliği de uzun süre aklımdan silinmemişti. Kronik omurga bozukluğu sebebiyle hiçbir zaman sahnede fazla hareketli olamayan “gotik kovboy” Mick Mars’ı bile, bu yoğun sinerji içerisinde hayli enerjik bulmuştum. Bir “rock‘n’roll sirki” estetiğine sahip prodüksiyon detayları şovun tüm unsurlarını adeta bir rüya sekansına çeviriyor, 3 günlük festival boyunca benzerlerine bir daha rastlamadığım retro party dress code’lu binlerce “Crüe Head”, sahneden taşan ışıltılı illüzyonun iz düşümü olarak tüm bu olan biteni “gerçeklik” ile temas ettiriyordu. 2 saatin sonunda, son şarkı olarak ‘Home Sweet Home’u on binlerce kişi ile hep bir ağızdan söylemiş, uzun süren alkış (ve çığlık) seansının ardından sahne ışıkları açılıp grup sahneyi terk ettikten sonra, mutlu adımlarla çadır alanına yol alırken içimde beliren pozitif “aile” hissi ile günü tamamlamıştım.

Aynı duyguyu, 2015 yılında grup veda turnesindeyken, onları son kez ağırlayan Download Festival’de de yaşadım. Bu sefer biraz burukluk da vardı tabii. En nihayetinde, heavy metal tarihinin en büyük gruplarından birini, o gün alanda bulunan pek çok kişi gibi, son kez izliyordum. Bu sefer son günün co-headliner’ı olarak, Kiss’ten önce sahne almışlar, yine de bir headliner prodüksiyonundan çok da eksik kalmayan sahne şovlarıyla unutulmaz bir performansa imza atmışlardı. Düşünüyorum da, böylesine önemli bir grubu, hele de kariyerleri boyunca Türkiye’ye hiç uğramamışlarken, iki kez izlemiş olmak, hayattaki şanslarım arasında. Kısacası Mötley Crüe, benim için işte bu denli büyük önem teşkil eden gruplar skalasında.

Şok Edici Kitaptan, Yılan Hikâyesi Filme
Tarihler 22 Mayıs 2001’i gösterdiğinde, ABD’nin pek çok eyaletinde satışa çıkan bir kitap, kısa sürede ana akım medyanın ilgisini çekecek ve ülkenin rock müzik ile alakalı pek çok paydaşı bu kitaptan bahsedecekti. Bir yıl önce “New Tattoo” adında yeni bir albüm yayımlayan fakat eski şaşaalı günlerinin uzağında olan, yeni milenyumla birlikte farklılaşmış müzik endüstrisi dinamiklerine ayak uydurmakta zorlanan ve rock dünyası için bir “nostalji grubu”ndan öteye gidemeyen Mötley Crüe’nun otobiyografi kitabıydı bu: “The Dirt: Confessions of the World’s Most Notorious Rock Band” (“The Dirt: Dünyanın En Kötü Şöhretli Rock Grubunun İtirafları”). Grubun 4 orijinal üyesi (Nikki Sixx, Mick Mars, Vince Neil, Tommy Lee) ve bir dönem vokalistliklerini üstlenen John Corabi’nin yanı sıra grupla çalışmış pek çok menajerin dürüst açıklamalarından oluşan, o zamana kadar yazılmış en sarsıcı rock müzik belgelerinden biri olan bu kitap; grup elemanlarının birbirleri hakkında yer yer nefret söylemine varan filtresiz görüşlerini, aşırı çalkantılı özel hayat detaylarını, akıl almaz groupie hikâyelerini, eğlence dünyasında genellikle (ve özenle) gizli tutulan maddi detayları ve grup hakkında yanlış bilinen pek çok gerçeği gözler önüne sererek Mötley Crüe’yu yeniden rock dünyasının gündemine taşımıştı. Tabii kitabın ağızları açık bırakan içeriğinin önemli bir sebebi vardı: Yayıncı Harper Entertainment ve editör Neil Strauss’un talebi üzerine, kitapta açıklamalarına yer verilen herkese özel bir sözleşme imzalatılmıştı. Bu sözleşme, muhatabının kitapta yer alacak herhangi bir açıklamasını daha sonra herhangi bir yolla reddetmesinin önünü tıkayan maddelerle doluydu. Yani kitapta yayımlanması için söylenen her şey, mutlak surette doğru olmalıydı. Aksi kanıtlandığı taktirde, muhatabı direkt yayıncı firmaya tazminat ödemekle yükümlüydü. Bu kritik sözleşme sayesinde kitap adeta “Pandora’nın Kutusu” hâlini almış, açıldığı anda yer yerinden oynamıştı.

Enteresan bir “tanıtım” politikası ile (bkz: Sosyal Medya Çağı öncesi viral denemesi) bizzat Mötley Crüe menajerleri tarafından ABD’deki pek çok konser mekânının ve festivalin kulisine ücretsiz bırakılan, o yaz ABD’de turlayan grupların turne otobüslerine üçer beşer dağıtılan, yine ABD’de rock müzik yayını içeren neredeyse tüm dergi / gazete / radyo ve TV’lerin çalışanlarına yollanan, satışa çıktıktan sonra 4 hafta boyunca New York Times bestseller listesinde yer almayı başaran “The Dirt” öylesine büyük bir sükse yarattı ki; birkaç yıl içerisinde grup elemanları -sanki kitapta birbirleri hakkında atıp tutan onlar değilmiş gibi- yeniden bir araya gelip kariyerlerinin o zamana kadarki en görkemli turnesi “Carnival of Sins” ile “yaşayan en büyük rock grupları” listesine yeniden dâhil olmayı başardılar.

Hikâyenin bundan sonrası genellikle parıltılı. “Carnival of Sins” turnesinin nasıl bir çılgınlık olduğunu gözler önüne seren konser DVD’si, grubun stüdyo külliyatına şık bir nokta koyan 2008 tarihli “Saints of Los Angeles” albümü, kendi gezici festivalleri Crüe Fest’in kolektif eğlencesini yansıtan konser DVD’si, genellikle arenalarda kapalı gişe şovlarla geçen başarılı turneler, devasa festivallerde gerçekleşen konserler, Mick Mars harici üç üyenin de “The Dirt”ten ayrı olarak kendi kişisel otobiyografi kitaplarını yayımlaması ve 2015 yılındaki bol sükseli veda… Yaklaşık 10 yıllık süreçte tüm bunlar olup biterken, kapalı kapılar ardında sürekli gündeme gelen ve fakat bir türlü tam olarak proje hâline getirilemeyen bir konu başlığı daha vardı: “The Dirt”ü beyaz perdeye taşımak.

Sete Giden Virajlı Yol
Fikren kitap çıktığından beri, fiilen ise 2006 yılından itibaren hem grup elemanlarının hem de menajerlerin özel bir çaba gösterdiği bu plan, ilk olarak MTV’nin dikkatini çekiyor ve kitabın film hakları MTV’ye satılıyordu. Fakat MTV’nin o dönem bağlı olduğu Paramount Pictures’ın farklı alanlardaki yatırımları sebebiyle filmin prodüksiyonuna yeterli zaman ve maddi kaynağı bir türlü yaratamaması, üstelik de Paramount yönetiminin kitabın “sansürsüz” tavrını biraz törpüleme yanlısı olması, 7 yıllık bir sürüncemenin ardından projenin rafa kalkmasına sebep oluyordu. Ardından, 2015 yılında Focus Film devreye girip işi senaryo yazımına kadar getirse de, ortaya çıkan onlarca senaryo taslağı ne grup elemanlarını ne de menajerleri tatmin edebilmişti. Dolayısıyla birkaç yıl daha bu şekilde harcanmış, en nihayetinde takvimler 2017 yılını gösterdiğinde, bu cesur içerik için aranan yapımcı masada belirmişti: Netflix.

Günümüzün en büyük video platformlarından biri olmasının yanı sıra, “evde sinema” alışkanlığının “stream”e dönüşmesinde kilit rol üstlenen, zaman içerisinde online bir video arşivi olmanın ötesine geçerek devasa bir internet çağı fenomenine dönüşen, uluslararası etkileşimli bir popüler kültür mecrası niteliğiyle eğlence dünyasının büyük oyun kurucuları arasına katılan Netflix, kitabın yayın haklarını satın alıp yönetmeninden oyuncu kadrosuna tüm detayları üstlendi, prodüksiyon ekibine bizzat Mötley Crüe elemanları ve grubun menajerlerini de dâhil etti, nihayetinde bir rüyayı gerçeğe çevirdi. 2018’in ilk yarısında başlayan çekimler, aynı yılın ortalarında tamamlandı ve film, Mart 2019’da Netflix’te gösterilmek üzere hazırdı.

“Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdik”
Çalkantılı hayat hikâyenizi ve açık seçik detaylarıyla kariyerinizi anlattığınız kitaba “The Dirt” adını koymak, “Geçmişimiz kirli.” demenin daha ilk dakikadan kabulü. Bu, okuyucuya (ve sonrasında izleyiciye) sunulan bir “statement”. Okuyacak (ya da izleyecek) olduklarınıza hazırlıklı olmanızı öğütleyen bir beyan. Bu açıdan ele aldığımızda, “The Dirt”ün sayfalardan ekranlara yansıyan versiyonu, pek çok açıdan kestirme bir özet. Zira kitap, grubun ilk 30 yılını anlatıyordu, film ise büyük oranda ‘80’leri mercek altına alıyor ve ‘90’ların ortalarında perdeyi kapatıyor. Bu durum, elbette bir kitap adaptasyonu söz konusu olduğunda sinemanın biraz da mecburen girmek zorunda kaldığı bir yol. Çünkü bir kitap ile 30 yıllık süreci pek çok detayıyla anlatabilmeniz, yaklaşık 1,5-2 saatlik bir video içerik ile bunu yapabilmenizden çok daha kolay. Hâl böyle olunca, daha en baştan kitabın hangi unsurlarının filme yansımadığı konusu ön plana çıkıyor olsa da filmin ele aldığı dönemi yoğun bir duygu ve aksiyon tandansıyla kurgulamış olması, izleyiciyi doyurmayı başarıyor. Tabii die hard Crüe Head’lerin filmde olmasını istediği pek çok ekstra anekdotu düşününce, yaklaşık yarım saatlik ek bir zaman ile filmi daha kapsamlı ve etkin kılmanın mümkün olabileceği gerçeği de önümüzde duruyor. Yine de, ilk olarak filmin işlediği unsurları ele alalım, eksikleri sonraya bırakalım…

Öncelikle film, tıpkı kitaptaki gibi grubun 4 üyesinin de kendi bakış açılarından olayları ele alabilmesiyle takdiri hak ediyor. Hem gerçek hem kurgusal hikâyenin ana kahramanı olan 4 kişinin de hâlâ hayatta olması, anlatıcı rolünün eşit oranda bölünmesini -hele de söz konusu grup Mötley Crüe iken- biraz mecbur kılmış olsa da, açıkçası Mick Mars’ın perspektifinin biraz yüzeysel kalması dikkatlerden kaçmıyor. Yine de, özellikle grup elemanlarını oynamaları için seçilen 4 oyuncunun da oyunculuk anlamında kendilerini aşmaları sebebiyle (Tabii olağanüstü makyaj ve kostüm başarısını da atlamamak lazım.) film zaman zaman bir belgesel gerçekçiliği bile yakalıyor. Ergenlik ve gençlik yıllarından itibaren sıkı bir punk rock ve heavy metal dinleyicisi olan, bu müzikleri sadece dinlemekle yetinmeyip yarattıkları kültürü hayatının bir parçası kılan ve kitabı ilk kez okuduğu 2002 yılından beri hikâyeyi beyaz perdeye taşıma hayalleri kuran yönetmen Jeff Tremaine ise filmin doğru kişiye emanet edildiğini pek çok sahnede kanıtlıyor. MTV’nin fırtınalar koparan “Jackass” serisini sinemaya taşımasıyla bilinen Tremaine’in “The Dirt” özelinde komedi ve dram arasında tutturduğu denge alkışlanası cinsten. Türün en popüler örneği hâline gelen “Bohemian Rhapsody” ile kıyasladığımızda, kendini daha az ciddiye alarak (bkz. 4. Duvar sekansları) ve işlediği konuyu gerçeğe daha yakın kurgulayarak önemli bir fark yaratan “The Dirt”, zirveye tırmanma yolunda bazen kendi kendini ısıran dört başlı bir canavarın “kurtuluş” hikâyesini cesurca işliyor ve bu pencereden bakınca müzik filmleri türünde müstesna bir konum elde ediyor. Çılgınlıkla, naiflikle, heyecanla, acıyla, kaosla, dramla ve coşkuyla dolu bir serüveni “tüm bunlardan çıkarılacak dersler” perspektifinden ziyade, “her şeye rağmen hayatta kalabilme ve aile olabilme” refleksiyle sonlandırması ise işlediği maddenin kimyasını değiştirmeye çalışmadığını gösteriyor. Bu da neresinden bakarsanız bakın, bir adaptasyon söz konusu olduğunda pozitif bir tutum olarak parlıyor. Bir diğer pozitif unsur da; genellikle sinema ve TV yansımalarında aşırı “çocuksu” ve -yer yer aptal denebilecek kadar- gülünç karakterlerle işlenen rock & metal dünyasının, “The Dirt” özelinde -işin eğlence tarafı asla yok sayılmadan- gayet ciddi karakter analizleri ile işlenmiş olması. Sixx’in problemli çocukluğu, annesinden kopuşu, babasından ret yemesi, neredeyse ailesiz büyümesi, kaçış olarak müziğe sarılıp onda da zirve yolundayken uyuşturucu bataklığına düşüp dibi görmesi (hatta 2 dakikalığına ölüp ambulansta yapılan acil müdahale ile hayata dönmesi ve bu durumdan ‘Kickstart My Heart’ şarkısını çıkarması); çocukluk ve gençlik yılları pek işlenmeyen Neil’in olaylı seks hayatı, sarhoşken bir araba kazasıyla ölüme sebebiyet vermesi (bkz. Hanoi Rocks davulcusu Razzle’ın ölümü), hapis yatması, alkol ve uyuşturucu problemini aşamaması, gruptan ayrılması, kızı Skylar’ın henüz 4 yaşındayken kanserden ölmesi, ardından gruba geri dönüşü; Mars’ın karanlık hâletiruhiyesi, omurga problemi sebebiyle hayatının çoğunu istediği şekilde hareket edemeyerek geçirmesi, diğer 3 elemandan yaşça hayli büyük olması sebebiyle edindiği karizma ve “ağabeylik” rolü, gruba ismini veren kişi olması, Lee’nin diğerlerine nazaran nispeten daha mutlu aile geçmişi, sürekli parti kovalayan eğlence hedefli hayat enerjisi, yumrukla biten nişanlılığı ve seks kaseti skandalı gibi detaylar, filmin karakter analizi konusunda önemli konu başlıkları olarak öne çıkıyor.

Bambaşka geçmişlere ve bambaşka karakterlere sahip 4 farklı bireyin bir arada tek bir hedefe kilitlenebilmesi durumu, filmin layığıyla yansıtmayı başardığı önemli bir Mötley Crüe hakikati olarak göze çarpıyor. Öte yandan, grubun müziğinin de doyurucu bir şekilde filmde yer alması, özellikle Crüe hayranlarını tatmin eden bir unsur olarak dikkat çekiyor. Grup elemanlarını canlandıran oyuncuların, aylarca eğitmenler eşliğinde (ve zaman zaman Sixx-Lee ikilisinin yardımlarıyla) prova yapıp filmde yer alan şarkıları çalmayı bizzat öğrenmiş olmaları, filmdeki prova ve konser sahnelerinin göze (ve kulağa) batmamasına sebep oluyor.

Gelelim filmin olumsuz taraflarına. Öncelikle birkaç hatadan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar “Bohemian Rhapsody”ye göre gerçeğe daha sadık bir film olsa da, “The Dirt”ün de yanlış aktardığı bazı şeyler var. Mesela Vince’in kaza yaptığı gece tüm grup elemanları Vince’in evinde değildi. Sadece Tommy oradaydı. Hatta Nikki olayı birkaç gün sonra başka bir şehirde, gazetedeki bir haberden öğrendi. Ayrıca Tommy aynı gece Heather Locklear ile Vince’in evinde tanışmadı, bir REO Speedwagon konseriydi onların tanıştıkları yer. Ve tabii Vince kazadan önce müstakbel eşi Sharise ile henüz tanışmamıştı, dolayısıyla filmdeki gibi kaza gecesi Sharise’in hamile olmasının imkânı yok. Bu son madde, filmin kendi içinde de bir tutarsızlık yaratıyor zira kaza 1984 yılında gerçekleşti, Vince’in Sharise’ten olan kızı Skylar ise 1995 yılında, 4 yaşında öldü. Dolayısıyla Sharise’in 1984’te Skylar’a hamile olması kronolojik açıdan mümkün değil. Bu kadar kritik olmasa da, bir dönem menajerleri olan Doc McGhee ile ilgili bazı hatalar da var. Mesela ‘80’lerin ortalarında geçen bir sahnede, menajerliğini yaptığı gruplar arasında Kiss ve Skid Row’u da sayıyor ama gerçekte Skid Row ilk albümünü 1989’da yayımlamış, sonrasında McGhee ile çalışmaya başlamıştı, Kiss ile McGhee’nin yolları ise ilk kez 1996’da kesişmişti. Ayrıca filmde McGhee, Nikki’nin annesini turneye davet etmesi sebebiyle gruptan kovuluyor ama gerçekte 1989 yılındaki meşhur Rusya konserinde (bkz: Moskova Müzik Ve Barış Festivali) diğer grubu Bon Jovi’ye headliner’lık sağlaması ve sahne prodüksiyonu konusunda Bon Jovi’ye Crüe’dan daha çok olanak sağlaması sebebiyle kovulmuştu.

Eksiklere gelince… Filmin ‘90’ların ortasında Vince’in gruba geri dönmesiyle bitmesi, kitapta yer alan ve Crüe tarihinde önemli yeri olan pek çok detayın hikâyeye dâhil edilmemesi anlamına geliyor. Dolayısıyla 1996-1999 arası süren ve “Generation Swine” (1997) albümüne sebep olan reunion döneminin ardından Tommy Lee’nin ayrılıp yerine Randy Castillo’nun girdiği dönem, 2000-2002 arası “New Tattoo” turnesinde bir ara Samantha Maloney’nin davul çaldığı dönem ve 2004’ten 2015’teki vedaya kadar süren “son kez orijinal kadrolu” dönem filmde işlenmiyor. Bu da pek çok yan hikâyenin yanı sıra Brides of Destruction, Methods of Mayhem ve Sixx A.M. gibi Crüe elemanlarının çeşitli yıllarda kurdukları yan proje gruplarının filmde hiç anılmaması anlamına geliyor. Tabii bu eksiklikler, filmin ele almayı tercih ettiği dönem sebebiyle doğal. Filmin konusunun geçtiği yıllarda gerçekleşen; mesela Vince Neil’in ‘70’lerin sonunda ilk kez baba olması (bkz: Neil Jason), 1981-85 arası süren ilk evliliği (bkz: Beth Lynn) ve o evliliğinden olan çocuğu (bkz: Elizabeth Ashley), Crüe’dan ayrıldıktan sonra 1993 ve 1995’te çıkardığı iki solo albüm (bkz: “Exposed” ve “Carved in Stone”), Nikki Sixx’in 1989’da Brandi Brandt ile evliliği, Brandt’in annesi “Girls Girls Girls” turnesinde gruba sahnede dansçı olarak eşlik ederken Sixx’in onunla da bir kaçak ilişki yaşayışı, yine Sixx’in bir dönem Tommy Lee’nin annesine “yürümesi” ve ayrıca Mick Mars’ın ‘70’lerdeki evlilik ve ilişkilerinden olan çocuklarının senaryoya dâhil edilmemesi ise, filmin odak noktasına aldığı Mötley Crüe çerçevesini gereksiz detaylandıracağı sebebiyle makul karşılanabilir eksiklikler. Yine de; Mötley Crüe’nun efsanevi albümlerinde imzası olan, grupla yaptığı albümler sonrası rock dünyasının en popüler prodüktörlerinden biri hâline gelen Bob Rock’ın eksikliği hissediliyor. Tabii bir de, ne kitapta ne filmde yer alan mühim bir mevzu var: Efsanevi Matthew Trippe teorisi. 1983 yılında Nikki Sixx’in bir araba kazasında omzundan ciddi şekilde sakatlanması sonrasında menajer Doc McGhee ve gitarist Mick Mars tarafından gruba dâhil edildiğini, tıpkı Nikki Sixx gibi makyaj yapılıp giydirildiğini, Sixx’in sakatlığı süresince gruba turnelerde eşlik ettiğini, röportaj vermesinin yanı sıra sahne dışında fotoğraf çektirmesi ve konuşmasının dahi yasaklandığını iddia eden Matthew Trippe, ilk kez 1988 yılında Kerrang! dergisine yaptığı açıklamalarla rock dünyasının gündemine bomba gibi düşmüştü. Birkaç yıl boyunca Sixx yerine gruba dâhil olup adeta onun dublörlüğünü yaptığını ve grubun pek çok hit şarkısının yazarı olduğunu iddia eden, gruba çeşitli yıllarda telif davaları açsa da bir sonuca ulaşamayan ve 2016 yılında, ardında sayısız kuşku bırakarak hayata gözlerini yuman Trippe ile ilgili olarak Sixx konuşmayı genelde reddediyor. Menajerler ise olayın saçma sapan bir “hayran fantezisi”nden öte bir şey olmadığını iddia ediyorlar.

Bugünün Dünyasında “The Dirt”
Tüm bunların da ötesinde, filmin günümüzün popüler kültür anlayışına göre hayli “aşırı” ve yer yer “kaba” kaçan bir üslubu olduğu da ortada. 2001 yılında yayımlanan kitap, en çok da içeriğindeki sıra dışı seks hikâyeleri ve grup elemanlarının toplumsal ahlak kurallarını hiçe sayan bakış açılarıyla dikkat çekiyordu. Fakat o yıllarda kadın-erkek hak ve fırsat eşitliği konusu, kadına şiddet konusu, kadına cinsel taciz konusu ve iş dünyasında maddi / manevi güç kullanımı, yaptırım ve baskı konusu tüm dünyada henüz bugünkü kadar korkusuzca konuşulmuyor ve bu konuların detayları bugünkü kadar derinlemesine irdelenmiyordu. “The Dirt”ün film versiyonu ise içinde olduğumuz küresel gündemde, yani #metoo akımı sonrası ve giderek yükselen politik doğruculuk eğiliminde oldukça ilkel bir çağdan sesleniyor gibi. Bu, “yaşananları olduğu gibi aktarma” açısından ele alındığında film adına olumlu bir durumken, bugünün dünyasına yansıttığı anlayış noktasında bazı sıkıntıları da beraberinde getiren bir tutum. Yine de kitaptaki gibi, yer yer taciz ve hatta tecavüze varabilen vakaların aksine, filmdeki tüm cinsel birlikteliklerin her iki tarafın da rızası ile gerçekleşiyor olması gibi önemli bir detay var. Ve bu detay, “The Dirt”ü bugünün dünyasının suçlayıcı parmaklarından kurtarmışa benziyor. Yine de 21. Yüzyıl gençlerinin rockstar’lık kavramı ile “The Dirt”ün içerdiği rockstar’lık kavramının aynı olmadığını belirtmek gerek. Nihayetinde Mötley Crüe, aslen köklerini ‘70’lerin punk rock tavrından alan bir ‘80’ler grubu. Başına buyruk, hedonist, asi, isyankâr, kural tanımaz ve ele avuca sığmaz… Yani ‘80’lerde ilk büyük patlamasını yaşayan heavy metal’in DNA’sındaki pek çok özelliği kimyasında “yoğun olarak” bulunduran bir grup. Bu bağlamda; geleneksel rockstar kavramının sözlük karşılıklarından biri olan Gene Simmons’ın “James Bond’un öldürme lisansı varsa rockstar’ların da taşkınlık yapma lisansı vardır.” vecizesine bire bir uyum sağlayan bir çete. Tabii ‘80’li yıllarda özellikle de Batı dünyasında liberal politikaların yükselişe geçmesiyle özgürlük sınırlarının test edilmeye başladığını, bireysel ve toplumsal anlamda bu durumun pek çok disipline yansıdığını ve modadan edebiyata, müzikten sinemaya, spordan siyasete çeşitli alanların bu aşırılıklardan nasibini aldığını düşündüğümüzde, Mötley Crüe ve içinde yetiştiği dünyanın yarattığı rockstar’lık anlayışı daha net bir zemine ayak basıyor. Bu anlayış ile bugünün bambaşka toplumsal ve sosyolojik unsurlarının etkisindeki gençlerinin özdeşleşmesini beklemek ise açıkçası biraz hayalcilik oluyor. Zira bugünün gençleri için aile, sanat, aşk, seks, müzik, şöhret, kariyer ve güç kavramları; ‘80’li yıllarda en parlak günlerini yaşamış bir heavy metal grubunun üyelerine ifade ettiğinden çok daha farklı anlamlar ifade ediyor. Bu da çok doğal, zira her on yılın kendine özgü toplumsal ve sanatsal dinamikleri olması, özellikle Sanayi Devrimi sonrası “modern” dünyanın alışıldık bir düzeni. Sadece artık bu düzen her zamankinden daha hızlı hareket ediyor, o kadar.

Filmin prodüksiyonu, içeriği ve sunumu ile ilgili bazı çarpıcı detayları da vurgulamadan geçmeyelim. Öncelikle filmin künyesinde grubun 4 üyesinin de yapımcı olarak yazılmasına rağmen hem hazırlık aşamasında masa başında hem çekim aşamasında sette hem de gösterim sırasında tanıtım röportajlarında sadece Nikki Sixx ve Tommy Lee’nin bulunması kafalarda soru işaretleri yarattı. Vince Neil filmle ilgili sadece birkaç kez kısa demeçler verirken, Mick Mars’ın pek ortalarda olmaması gözlerden kaçmadı. Ayrıca filmin tanıtımı için Sixx ile birlikte en çok efor sarf eden kişinin, grubun menajeri Allen Kovac olması da tuhaftı. Öte yandan Sixx pek çok röportajda filmin kurgusal yapısını oluştururken Martin Scorsese’nin 1990 tarihli başyapıtı “Goodfellas” ile Paul Thomas Anderson’ın 1997 tarihli draması “Boogie Nights”ı örnek aldıklarını belirtti. Oyuncu kadrosunun en dikkat çeken ismi olan, yeni nesil rap yıldızlarından Machine Gun Kelly’nin Tommy Lee adaptasyonu ise neredeyse filmin kendisi kadar konuşuldu. Her ne kadar seçmelere ilk olarak Nikki Sixx rolü için katılmış olsa da, yönetmen ve cast direktörünün yönlendirmesi ile -fiziksel özelliklerinden dolayı- Tommy Lee rolüne kaydırılan Kelly, oyunculuğu geçici bir heves olarak görmediğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Son olarak bir de soundtrack meselesi var… 2015 yılının son gününde kariyerlerinin son Mötley Crüe konserini verip farklı yönlere savrulan Sixx, Lee, Neil ve Mars, meğer geçen yıllar içerisinde birbirlerinden habersiz yeni şarkılar yazıp kenara atıyorlarmış. Filmin prodüksiyon sürecine girmesiyle gerçekleştirilen grup toplantılarında bu durum ortaya çıkmış ve sadece eski şarkılardan oluşan bir derlemeyi “The Dirt” soundtrack’i olarak yayımlamak yerine, içine birkaç yeni parça da eklemenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. Bu vesileyle yeniden stüdyoya giren, yanlarına beste yardımı için gitarist John 5 ve Sahaj Ticotin’i alan, prodüktör koltuğuna da ‘80’lerdeki gibi Bob Rock’ı oturtan dörtlü, stüdyodan 3 yeni şarkı ve bir de yeni bir cover ile çıktı. Machine Gun Kelly’nin rap bölümünü de içeren ‘The Dirt’ün yanı sıra ‘Ride with the Devil’ ve ‘Crash and Burn’ bu sürecin meyveleriydi. Cover seçimi ise en az filmin kendisi kadar sansasyoneldi: Madonna’dan ‘Like a Virgin’. Vince Neil’i 2019 yılında “Tıpkı bir bakire gibi…” nakaratını söylerken duymak, rock dünyasında şok edici ve eğlenceli sürprizlerin sonunun gelmediğinin bilmem kaçıncı örneği?

Son tahlilde “The Dirt”; aslen kim olduğu ve nasıl hissettiğinden çok nasıl göründüğüne önem veren, stream servislerinin dayattığı yüzeysel listeler dışında bir müzik zevki geliştiremeyen, dolayısıyla genel müzik kültürü ve müzik keşfi ile ilgili bakış açıları, bilgileri, birikimleri ve tahayyülleri sınırlı olan, kariyer hayalleri bireysel açının ötesine geçmeyen, sevgiden ziyade nefretin “hype” olduğu sıkışık bir gündemde yetişen, “hap edebiyat” ve klişeleşmiş aforizmalarla manevi tarafını beslemeye çalışan, tarih ile neredeyse hiç ilgilenmeyen, akıllı telefon ve tablet ekranları dışında dünyayı gözetlemeyen genç nüfusun etkisini arttırdığı bir çağda, bir eski dünya masalı gibi duruyor, yer yer “cheesy” bir sinematografi yakalıyor, bazı sahnelerde “Kim gerçek hayatta bu şekilde konuşur ki?” sorusunu sorduruyor, Netflix’teki çoğu orijinal yapım gibi ara sıra “TV filmi” havası veriyor olsa da; ele aldığı konu ve dönemin pek çok dinamiğini layığıyla aktarmayı başarabiliyor, günün sonunda hem müzik hem sinema (hem de stream) dünyası için türünün önde gelen eserlerinden biri olmasıyla beni tatmin ediyor.

Varsın rock müzik “listelerde” artık esip gürlemesin, varsın heavy metal bugünün gençlerine ilkel gelsin, varsın rockstar’lık bir maçoluk övgüsü gibi algılansın, varsın rock‘n’roll kültürü teknoloji ve değişim çağının kurbanı olsun; sanatı, özgürlüğü, dayatılana boyun eğmemeyi, sorgulamayı, arayışı, sevgiyi, tutkuyu ve heyecanı hayatının merkezine koyan, gitar riflerine, sololarına, davul ataklarına, bas titreşimlerine ve vokal çığlıklarına doymayan, hayatın her anını maddi faydaya endekslemeyen, “kestirmeye” değil emeğe inanan “eski dünya” insanları tamamen yok olmadıkça, “The Dirt”ün sonundaki “credits” sahnesi, milyonlarca insanın gözlerinin dolmasına sebep olmaya devam edecek…

Her şey için değil, kabul, ama pek çok şey için teşekkürler Mötley Crüe…