Siyahın 50 Tonu

Karanlık, insan doğasının bir parçası mı yoksa hayatın bize sunduğu bir inkişaf mı?

2011 yılının eylül ayında, İstanbul’da bazı ilginç olaylar yaşanmıştı. Birkaç gün içerisinde meydana gelen bu olayların kahramanları; Norveçli black metal grubu Mayhem’in nevi şahsına münhasır elemanlarıydı. Kamu malına zarar verme, devlet memuruna darp girişimi ve adam yaralamaya teşebbüs başlıkları altında değerlendirilebilecek türlü aşırılıklar, grubun dillere destan “kötü şöhret”ine zeval vermemiş, fakat onları konser için Türkiye’ye davet etmiş olan organizasyon firmasına soğuk terler akıtmıştı. Peki o birkaç günde tam olarak neler yaşanmıştı? Bu esrarengiz konunun detaylarına geçmeden önce, makarayı biraz geriye sarmak iyi olacak…

Müzik tutkusu, hayatımın odağına yerleştiğinde ergenliğe yeni girmiştim. Bu durumun geleceğimi şekillendirmesi ise sadece birkaç yılımı aldı. Müziği yalnızca dinliyor olmak ya da onu “hayatımın yareni” olarak konumlandırmakla yetinmeyen güdülerimin tetiklediği “merak etme, araştırma ve üretme” serüveni -birçoklarının aksine, müzisyen olma hevesi aşılamaktan ziyade- 2000’li yılların ortalarından itibaren beni müzik gazeteciliği ve konser / festival organizatörlüğü alanlarına yöneltti. Her iki sektörde de önce amatör / gönüllü, sonra (20’li yaşlarımın tamamına yakınında) profesyonel / kadrolu kariyer maceram, yolun başındayken ancak hayal edebileceğim pek çok şeyi, unutulmaz birer hatıra olarak tecrübelerime ekledi. Mayhem’in ikinci ve bugüne kadarki son Türkiye konserini düzenleyen ekibin bir parçası olarak grubun İstanbul’da geçirdiği birkaç güne bizzat tanık olmak, bu hatıra ve tecrübelerin en “ekstrem”lerindendi. Prömiyerini geçtiğimiz yıl Sundance Film Festivali’nde yapan, bu yılın başlarından itibaren ise pek çok ülkede gösterime giren “Lords of Chaos” adlı sansasyonel film, bana Mayhem elemanları ile yaşadığım olaylı günleri anımsatmakla kalmadı; film hakkında, black metal hakkında ve Mayhem hakkında kafa patlatmak için esaslı bir fırsat da yarattı.

Karanlık Ve Sanat
Sanatın en nihayetinde bir insan “vizyonu” ve üretimi olması, bize insan hayatına dair her şeyin, üretim ve ilham sürecinde sanatsal içeriğin sebebi ve / veya odağı olabileceğini işaret ediyor. Bu durumda sanat eserleri sadece belli başlı olay, olgu, düşünce ve duyguları iletmekten ziyade; insanın deneyimlediği, merak ettiği, öğrendiği, iletmek -ve hatta saklamak- istediği her şeyin ifadesi hâline gelebiliyor. Mesela en “uç” müzik türlerinden biri olan black metal; tıpkı pek çok korku filmi veya polisiye roman gibi, temel besinini insanlığın karanlık anları, yönleri ve fikirlerinden alıyor… Bugün heavy metal, yarım yüzyıllık geçmişiyle bir modern mitoloji kaynağı gibi görünüyorsa, bunun başlıca sebeplerinden biri, henüz ilk örneklerinden itibaren (bkz. Coven, Black Sabbath…) insan doğasının karanlık tarafıyla da ilgilenmesi. Bir yanıyla mizantropi, bir yanıyla nihilizm ve bir yanıyla da anarşiyi çağrıştıran temel bir yörünge etrafında hareket eden black metal felsefesi ise, “Lords of Chaos” filmini “okumaya” başlamadan önce kavranması gereken ilk unsurlardan bir tanesi. Dolayısıyla filmin izleyici üzerinde yarattığı etki ve tepkilere geçmeden önce, black metal tarihine uzanmak ve türün belli başlı özelliklerini vurgulamak gerekli.

Karanlık Ve Müzik
Şu an hâlâ içinde yaşıyor olduğumuz küresel sosyo-politik ve ekonomik düzenin ortaya çıkmasında milat etkisine sahip II. Dünya Savaşı sonlandığında, manzara şunu gösteriyordu: Dünya artık “Doğu ve Batı” olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Ateşkes sonrası ilk 20 yıllık “kalkınma yarışı” ise bugünlere dair büyük bir miras yaratmış, özellikle kültürel anlamda dünya bir “Batı hegemonyası” fikri ile baş başa kalmıştı. Biraz propaganda güdümlü, biraz da kendiliğinden doğan bu kültürel taşkınlık en çok da sinema ve müzik alanlarında fark yaratmış, bu iki sanat dalı Batı’nın savaş sonrası nesillere gururla duyurduğu “yeni hayat düzeni”nin parlayan elmasları hâlini almıştı. Bir yanıyla özgürlük ve barış, bir yanıyla cesaret ve yenilik fikirleriyle çevrili savaş sonrası kuşak ise başta gitar ve piyano olmak üzere pek çok enstrümanı yeniden keşfetmeye başlamış, bu anlamda yeni müzik türleri ve ifade biçimleri “toplumsal kılavuzluk seferberliği”ne ivme kazandırmıştı.

‘60’lı yıllardan itibaren hem kayıt teknolojilerinin gelişmesi hem de radyo ve televizyonun her eve girmeye başlamasıyla adeta “yeni dünya fenomeni” hâlini alan müzik üretimi (ve tüketimi), 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında gençlere bambaşka bir geleceğin kapılarını araladı. Bu yeni gelecek tahayyülü altında hayata dair güçlü bir motivasyon bulan ve hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları toplumları anlatmaya başlayan nesiller, özellikle rock‘n’roll ekseni etrafında başka türlü bir dünyanın mümkün olabileceğini haykırmaya başladılar. ‘70’li yıllara gelindiğinde gitarın ana enstrüman olarak konumlandığı neredeyse tüm müzik türleri, özellikle Batı toplumlarında baskın kültürel ürünler ortaya çıkarıyor ve bu sayede geleceğe işaret fişekleri çakıyorlardı. Paylaşıldıkça büyüyen bu heyecan karinesinin dikkat çekici unsurlarından biri de, gitar sound’u etrafında şekillenebilecek yeni müzik türleri yaratma hevesiyle alakalıydı. Nihayetinde koca bir heavy metal literatürü, işte bu heves kıvılcımlarıyla oluşmaya başladı.

Black metal’i anlamaya çalışmadan önce mimarinin, resmin, edebiyatın; kısacası tümüyle sanatın “karanlık olabilmesi tercihi” ile barışmak gerekiyor. Çünkü hayat sadece huzurlu ve neşeli anlardan oluşmuyor. Savaşlar ve yıkım da en az soluduğumuz hava kadar insanlığa nüfuz ediyor. Tarihin en eski yazılı belgelerinden birinde dediği gibi: “Her Yin’in bir Yang’ı vardır.” Dolayısıyla Elvis Presley sizi dans ettiriyor olabilir, ama efkârınızı kaşıyacak bir Johnny Cash mutlaka olacaktır. The Beatles hayatın sevimli ve nahif anlarını çağrıştırıyor olabilir, ama gerçeklerin o kadar da tozpembe olmadığını vurgulayacak bir The Rolling Stones mutlaka olacaktır. Heavy metal, işte tam olarak bu bağlamda öz kimliğini buluyor. Nasıl mı? Umut dolu ‘60’lar kuşağına seslenip yeni rock‘n’roll geleneği inşa edilirken içeriğe dair bir şerh koyarak ve hayatın karanlık tarafına da ayna tutan bir anlayış benimseyerek… 1978 yılında İngiltere’de kurulan Venom adlı müzik grubu da işte heavy metal’in tam olarak bu anlayışı ile hayat buluyor ve bugün adına black metal dediğimiz türün tohumları bu sayede atılmış oluyor.

Karanlık Ve Black Metal
Aslında müzikte “karanlık içerikler” bahsi, kadim bir geleneği işaret ediyor. Orta Çağ’ın pastoral ve folklorik esintilerinde ya da kirişleri çatlatan klasik müzik ritimlerinde bu geleneği görebilirsiniz. Yeni Çağ’ın saray eğlenceleri de dâhil olmak üzere dini, askeri ve sivil marşlarında bu geleneğin izlerine rastlayabilirsiniz. Yakın Çağ ozanlarının türkülerinde karanlığı soluyabilir, Sanayi Devrimi sonrası blues ve country müziğin kaynağını bizzat karanlık toplumsal hikâyelerden okuyabilirsiniz. Tabii yine de heavy metal, söz konusu karanlık içerikler olduğunda toplumları şok etme çıtasını hem sound hem şarkı sözleri hem de görsellik boyutlarında çok ileri bir noktaya taşıdığı için, black metal’in “sıfır noktası”nı Venom’dan itibaren ele almak belki kestirme, fakat doğru bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Sound konusunda dönemin etkili akımı New Wave of British Heavy Metal rüzgârını arkasına alıp punk’ın kural tanımazlığı ile vites yükselten, şarkı sözleri konusunda dönemdaşları Motörhead ve Black Sabbath’ın tekinsizliğini aşarak tehditkâr bir kurguya ulaşan, imaj konusunda Kiss ve Alice Cooper’ın açtığı yolda otantik ve çarpıcı bir estetik yaratan Venom, 1982 tarihli ikinci albümüne “Black Metal” adını koyduğunda yepyeni bir müzik türünün de isim babalığını yapmış oluyor.

Venom’un görsel ve işitsel temeli üzerine İsveçli grup Bathory’nin oturttuğu içeriksel yapı, ‘80’lerin fırtınalar estiren thrash metal akımıyla kurulan dirsek teması ve tabu deviren punk mantalitesinin ilhamıyla black metal’in prototipi oluşmaya başlıyor. Danimarka’dan Mercyful Fate, İsviçre’den Hellhammer / Celtic Frost, Brezilya’dan Sarcófago ve Macaristan’dan Tormentor’un yadsınamaz katkılarıyla kimliğini kazanan bu karanlık ve cesur tür; aslen ‘90’lı yıllarla birlikte kendini yeniden keşfederek alternatif bir hayat tarzına sebebiyet verecek kadar etkili, kitlesel bir fenomen hâlini alıyor. Ölümün yankılarını üstlenen death metal ve hızıyla baş döndüren thrash metal’in kalıplaşmaya yüz tutmuş sınırlarını genişleten bu “ikinci dalga black metal”, İskandinav topraklarında kendi özgün tarihini yazmaya başlıyor. Özellikle Norveç ve İsveç gibi medeniyet timsali ülkelerin huzurlu, sakin ve barışçıl sosyolojik yapısına ters; fakat karanlık, soğuk ve sert coğrafi yapısına uyumlu bir “üreme” alanı bulan bu yeni nesil black metal, o zamana kadarki tüm müzik türlerinden daha “uç” olmayı başarmasıyla dikkatleri (ve kuşkuları) üzerine toplamaya başlıyor.

Hem doğal yaşamın var oluş ve işleyiş ahenginin hem de medeniyetin kurallı düzeninin karşısına dikilen; her şeyden önce sound’u ile death metal ve thrash metal izleğini aşarak daha çiğ, daha tiz, daha “bozuk” ve daha rahatsız edici bir ses yapısı benimseyen bu karanlık sanat formu; “eğitimli kulakları” bile mücadeleye zorlayan aşırılığı ve bu aşırılığın tetiklediği “trans hissi” ile muhatabını yokluyor. Böylece dinleyeni bir bakıma Kortizol etkisine hapsediyor ve bunu hayatın normalliğini parçalamak adına bilinçli olarak yapıyor. Çünkü özünde mizantropi, nihilizm ve anarşi yatıyor. Dolayısıyla din, tanrı, devlet ve sistem karşıtlığı, şeytan imgelemi, hem kişisel hem toplumsal boyutlarda acı, nefret ve yıkım fetişizmi içeriğinde bolca yer tutuyor. İyilik-kötülük, düzen-kaos, maddi-manevi, dünyevi-ruhani veya içsel-dışsal gibi pek çok felsefi kontrast, black metal’in yüzleştiği başlıklar arasında yer alıyor. “Kutsal” kitaplar size koyunlardan bahsediyor olabilir, black metal kilisenin arka bahçesindeki keçilerin iplerini salıyor. Bu sıra dışı doktrin; hem üretim hem de tüketim süreçlerinde hayatın depresif ve ıstıraplı taraflarına yönelik işitsel bir silah olarak algılanabildiği gibi, bizzat acının yüceltilmesi perspektifinden ele alınıp “olumsuzu kabullenme” ifadesi olarak da var olabiliyor. Ve tabii bu çok yönlülük, black metal’e biraz ideolojik, biraz da felsefi bir davranışsal altyapı kazandırıp söz konusu “fenomenin” sadece bir müzik türü olarak nitelendirilmesini zorlaştırıyor.

Mayhem ve “Lords of Chaos”
1984 yılında Oslo’da kurulan Mayhem, bugün adına True Norwegian Black Metal (Hakiki Norveç Black Metal’i) denen ve diğer tüm black metal fraksiyonlarından ayrılarak merkezdeki temsili sahiplenen türün müsebbibi. İntihar, cinayet, tehdit, kundaklama gibi karanlık kavramlarla iç içe geçmiş, kendine has tekinsiz bir kariyere sahip olan grup, 2019 yılında tekrar metal dünyasının gündeminde. Bunun başlıca sebebi ise bu yazının ana konusu olan “Lords of Chaos” adlı film. Mayhem’in 30 yılı aşan sarsıcı kariyerindeki en kritik yıllara odaklanan bu tartışmalı eser; yaklaşık 20 yıllık fikrin, 10 yıllık motivasyonun, 2 yıllık çalışmanın ve 18 günlük çekimlerin ürünü. İsmini aldığı kitabın kanlı sayfalarını, yönetmen Jonas Akerlund’un sıra dışı imzasıyla beyaz perdeye taşıyan “Lords of Chaos”, hiç şüphesiz sadece 2019’un değil, tüm zamanların en sansasyonel müzik filmlerinden biri. Peki bunu nasıl başarabildi?

Öncelikle, buna “cüret” edebilmesiyle…

Evet; Mayhem’in nefes kesici biyografisi bugüne kadar pek çok belgesele, kitaba, makaleye, haber metnine, gazete / dergi sayfasına, mahkeme tutanağına, şehir efsanesine ve dedikoduya malzeme olmuştu ama kimse bu olağanüstü olaylar serisini bir film kurgusu ile anlatmayı denememiş, kimse bu ağır yükün altına girmeye cesaret edememişti. Çünkü en nihayetinde bir intihar, iki cinayet, bir iş kazası ölümü, birçok kilise yangını, toplumsal bir kaos ve bir de ağır ceza hükmü içeren bu hikâyeyi kimse ne şekilde ele alıp hangi açılardan öne çıkaracağını kestiremiyor, açıkçası Mayhem elemanları da bu ihtimal için hiç ışık yakmıyorlardı. Peki Jonas Akerlund nasıl başardı?

Olağan Dışının Peşindeki Provokatör
1965 Stockholm doğumlu Akerlund, “Lords of Chaos” ile ilgili çekilecek tüm röntgenlerin temel unsurlardan biri. Çünkü sadece tanık ve sanıklarının hayatlarına değil; bir döneme, bir müzik türüne, koca bir kültüre damga vurmuş bu olaylar silsilesini onca görgü tanığı, delil, hatıra, bilgi, dedikodu ve aradan geçen yıllar sonrasında beyaz perdeye taşımak, ancak o işi üstlenen yönetmenin bu külliyatı nasıl yorumlayacağı ile ilgili. Bu sebeple Akerlund’un geçmişini bilmek, filme dair bakış açımızı sağlıklı bir noktaya çekmek adına önemli.

Öncelikle kendisinin black metal’in yaratıcıları arasında gösterilen Bathory grubunun ilk davulcusu olması gibi “fark yaratan” bir özelliği var. Her ne kadar o dönemle ilgili hiçbir spot ışığını kabul etmiyor ve Bathory’deki tüm kredilerin “olağanüstü yetenekli” diye nitelendirdiği Thomas “Quorthon” Forsberg’e verilmesi gerektiğini vurguluyor olsa da, Akerlund’un daha yolun başında hangi noktadan çıkış yaptığını bilmek, “Lords of Chaos” özelinde değerli bir veri.

Yaklaşık 1 yıl süren bu müzisyenlik hevesinden sonra kendini asıl ifade etmek istediği alanın video dünyası ile ilgili olduğunu keşfeden Akerlund; önce kameraman asistanlığı, ardından kurgu editörlüğü ve nihayetinde yönetmenlik sıfatı altında, yine kendi deyimiyle “hayatı boyunca yapmak istediği şeyi” bulmuş oluyor. İsveçli metal grubu Candlemass’in ‘Bewitched’ şarkısına çektiği 1988 tarihli kliple başlattığı video-klip yönetmenliği macerasını ana kariyer patikası olarak belirliyor ve 1993-1996 yılları arasında yine İsveçli bir başka grup olan Roxette için çektiği kliplerle ülke çapında adından söz ettiriyor. 1997 yılında İsveç dışındaki ilk işlerine imza atmaya başlayan Akerlund, dönemin sansasyonel grubu The Prodigy’nin ‘Smack My Bitch Up’ hitine çektiği sıra dışı kliple Hollywood’un aranan yeni yetenekleri arasına giriyor. The Prodigy’yi kendi firması Maverick Records’a bağlaması sebebiyle Madonna ile de tanışmış olan Akerlund, hemen ertesi yıl (1998) Madonna’nın ‘Ray of Light’ klibini çekip “En İyi Müzik Klibi” dalında Grammy kazanınca, kariyerinin altın çağına merhaba demiş oluyor. O noktadan sonrası, görkemli bir yürüyüş…

Bugün portfolyosunda Paul McCartney, The Rolling Stones, Iggy Pop, Ozzy Osbourne, U2, Metallica, Coldplay, Beyonce, Christina Aguilera, Robbie Williams, Pink, Lady Gaga, Jennifer Lopez, Rihanna, Britney Spears, Rammstein, Duran Duran, David Guetta ve Taylor Swift gibi pop / rock / metal / EDM efsanelerini barındıran ve her birine çektiği olağanüstü kliplerle bu sanatçı ve grupların imajlarına adeta sınıf atlatan Akerlund, bir yandan da reklam yönetmenliği alanında isim yaparak dünyaca ünlü markaların özel projeleri için sürekli kapısını çaldıkları bir isim hâline gelmeyi başarıyor.

2000’li yıllarla birlikte uzun metraj film yönetmenliği alanında da üretime başlayan İsveçli deha; ilk filmi “Spun” (2002) ile bağımsız sinema alanında kendine has bir çizgi yaratıyor, 2012 tarihli “Small Apartments” filmiyle ise deneyselliğin sınırlarında dolaşıyor. İçinde bulunduğumuz 2019 yılı içerisinde, önce Netflix yapımı “Polar” ile gündeme gelmiş ve yine kendine has “renkli, hızlı, berrak” üslubunu konuşturmuş olsa da, aslen “kariyerimin en önemli işi” diyerek nitelendirdiği “Lords of Chaos” ile yıla damgasını vuruyor.

Her işinde izleyicinin öncelikle adrenalinini, sonrasında duygularını hedef alan, sanki bir roller coaster patikasında akıyormuş hissi veren “bulls eye” sahneler arasındaki ani ve kısa geçişleriyle nevi şahsına münhasır bir görsel imza yaratan, aşırı canlı ve parlak renkler ile süslediği fotoğrafik üslubunu gitgide çözünürlük sınırlarını zorlayan bir netliğe oturtmayı başaran Akerlund; Michael Moynihan ve Didrik Søderlind ortaklığında yazılıp 1998 yılında yayımlanan “Lords of Chaos: The Bloody Rise of the Satanic Metal Underground” (“Kaosun Efendileri: Satanik Yeraltı Metal’inin Kanlı Yükselişi”) kitabını okuduğunda, yıllardır kafasındaki düşünceyi hayata geçirmeye başlayabileceğinin ilk sinyallerini alıyor. Black metal’in tarihsel gelişimi ana başlığı altında türe damgasını vurmuş grupların kariyer detaylarına ve bu bağlamda oldukça çarpıcı röportaj, bilgi, görsel ve yorumlara yer veren, aslen 1990-1993 arasındaki “olaylı” döneme mercek tutan kitap, Mayhem’in kanlı tarihine dair pek çok detayın da gün yüzüne çıkmasına vesile oluyor ve Akerlund’a tam da aradığı “ilham”ı veriyor. Böylece “Lords of Chaos” filmi için geri sayım başlıyor.

Gerçekler, Yalanlar Ve Aslında Olanlar
Kitabın biraz daha geniş perspektiften ele aldığı süreci sadece Mayhem odağına indiren ve grubun kabaca 1988-1993 arası dönemini konu edinen “Lords of Chaos” filmi, izleyiciye öncelikli olarak vahşi, duygusal, absürt, dramatik, çocuksu, korkunç ve saçma bir hikâye sunuyor. Ve hikâyesinin tüm bu özelliklerini bizzat yaşanmış olaylardan, bu olaylara imza atmış karakterlerden alıyor.

1984 yılında gitarist Øystein Aarseth (Euronymous), basçı Jørn Stubberud (Necrobutcher) ve davulcu Kjetil Manheim tarafından Norveç’te kurulan, 1988 yılında kadroya dâhil olan İsveçli vokalist Per Yngve Ohlin’in (Dead) 1991’de intihar etmesiyle kariyeri bir anda sıra dışı bir ivme kazanan, ardından kadroya dâhil olan Kristian Vikernes’in (Varg) kilise kundaklama faaliyetleri ile bir müzik grubu olmanın ötesine geçerek yasa dışı bir terör örgütü kisvesine bürünen Mayhem’in 1993 yılında yine Vikernes’in gitarist Øystein Aarseth’ı öldürmesiyle vahşi bir şekilde son bulan dönemi, 1 saat 58 dakikalık filmin takip ettiği ana senaryoyu oluşturuyor.

Henüz ergenlikten yeni çıkmış gençlerin, müzik tutkusunu nasıl ve hangi koşullarda aşırılaştırıp bunu bir var oluş kavgasına çevirdikleri ve birtakım akranları arasında oluşturdukları “dışarıya kapalı tayfa”cılığın nasıl ve hangi koşullarda tüm toplumu tehdit etmeye başlayan tehlikeli bir çetecilik / mafyacılık hâlini almaya başladığı, filmin izleyiciye naklettiği ana unsurlardan biri. Adını aldığı kitabın Neo-Nazi bakış açısını törpüleyip içeriğine biraz daha “insani” duygular yerleştirerek black metal dünyası dışına da seslenmek isteyen film, her şeyden önce, yönetmeni Akerlund’un deyimiyle “kendini değersiz ya da aşırı değerli gören, etrafında aile ve çevresel etkenlerle oluşan dünyaya herhangi bir aitlik hissetmeyen, bugünün kayıp genç kuşağı için bir anlam ifade edebilecek” olması ile temel amacını oluşturuyor. Peki bu amaç altında neleri doğru, neleri yanlış yapıyor?

Öncelikle kitabın ve filmin ele aldığı konu, black metal dünyasında yıllar boyunca adeta “kutsallaştırılmış” olduğu için, o dünyanın “püristleri” tarafından kitap da, film de en başından itibaren güçlü ön yargılar ve keskin itirazlara maruz kaldı. Bugüne kadar bu konuyu işleyen hiçbir makale, haber, belgesel ya da kitap söz konusu püristlerin tam anlamıyla onayını ya da kabulünü kazanamadığı gibi “Lords of Chaos” kitabı ve filmi de bu bağlamda herhangi bir fark yaratmadı. Olayları bizzat yaşamış olanların, onların ailelerinin, arkadaşlarının, görgü tanıklarının veya bu olayları yıllar içinde kulaktan dolma bilgilerle öğrenmiş olanların tüm bu olan bitene dair kendi bakış açıları, kendi gerçekleri ve kendi inançları olduğundan, böylesine sansasyonel bir konuyu ne şekilde ele alırsa alsın pek çok insanı kızdıracağının, pek çok insanın itirazına ve hatta iftirasına maruz kalacağının farkında olduğunu vurguluyor Akerlund. Yine de bu farkındalık, konuyu en ince ve karanlık ayrıntısına kadar araştırması için ona engel olmamış. Ölen insanların bizzat ailelerinden aldığı izinle işe koyulan, söz konusu olaylara dair yıllar boyunca elde ettiği bilgi ve birikime, son 2 yılda yaptığı polis tutanakları ve dava kayıtları araştırmalarını da ekleyen, Mayhem üyeleri ve ailelerinin kişisel arşivlerinden elde ettiği 600 kadar fotoğrafı filmin set, dekor, kostüm, saha ve sahne detayları için adeta ezberleyen Akerlund, oyuncu seçimi konusunda ise filmin hedef kitlesine dair ipuçları veriyor.

Black metal’in en başından beri bir müzik türü ve / veya felsefe olarak “dışarıya kapalı” olması gerektiğini savunanların sayısı hayli fazladır. Popülerleşmeye, daha fazla insana ulaşmak veya “para kazanmak” adına bazı unsurlardan taviz vermeye kökten karşı olan bu bakış açısı, söz konusu olayların asla filme çekilmemesi ve bu sayede “basitleştirilmemesi” gerektiğini savunuyor, hatta black metal hakkındaki görüşleri bu kadar katı olmayan kitle bile filmin İngilizce olmasına ve Amerikalı oyuncular ile çekilmesine sert itirazlarda bulunuyorken, Akerlund’un oyuncu seçimleri, Hollywood kıstaslarına yakın durarak filmin genel izleyiciye de ulaşma hedefi altında önemli bir etken olarak dikkat çekiyor. Peki bu oyuncular nasıl performanslar sergiliyor?

Filmdeki olayları birinci tekil şahıs diliyle kendi ağzından anlatan başrol Euronymous’u Rory Culkin canlandırıyor. “Evde Tek Başına” adıyla Türkçeye çevrilen meşhur komedi filmi serisinin unutulmaz başrol oyuncusu Macaulay Culkin’in 7 kardeşinden biri olan Rory, 2002 tarihli “Sings”taki performansı ile dikkatleri üzerine çekmişti. Ardından oyunculuk kariyeri genellikle bağımsız sinema alanında devam etmiş ve ağırlıklı olarak korku / gerilim filmlerinde yer almıştı. “Lords of Chaos”ta ise hayatının performansını sergiliyor. Akerlund’un hikâyedeki kahramanları birer “canavar”dan ziyade “kafası karışık, hırslı ve budala gençler” olarak ele alma isteği en çok Rory Culkin’in performansıyla gerçekleşiyor. Aslen kırılgan, duygusal ve hassas bir kişiliği olmasına rağmen, etrafında oluşturmak istediği “takipçi kültü” kuralları gereği bürünmek zorunda hissettiği liderlik rolünün cazibesine kapılan ve sürekli sert, otoriter, tavizsiz durmaya çalışan genç adam tiplemesinin çıkmazlarını Culkin başarıyla seyirciye geçiriyor. Hikâyenin “kötü adamı” olarak konumlandırılan Varg Vikernes’i ise Emory Cohen canlandırıyor. Filmin ilk yarısında rolün altından kalkıp kalkamayacağı konusunda kafalarda soru işaretleri yaratan Cohen, ikinci yarıda sazı eline alıyor ve kaos başlıyor. Tabii yine de bu durum, fiziksel özellikleri açısından (bkz. boy, kilo vb.) Varg Vikernes karakteri için pek de doğru bir tercih olmadığı gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. Hikâyenin bir diğer önemli karakteri ve Akerlund’un bir dönem İsveç metal ortamlarından arkadaşı olan Dead’i canlandıran Jack Kilmer ise, filmde nispeten kısa bir süre yer almasına rağmen tabiri caizse döktürüyor. Bence bugüne kadar Batman’in Bruce Wayne hâline en çok yakışan oyuncu Val Kilmer’ın oğlu olan Jack, bir zamanlar babasının canlandırdığı Batman karakterinden ziyade, onun azılı düşmanı Joker’in haleti ruhiyesine yakın bir rolle “Lords of Chaos”un güçlü unsurlarından biri olmayı başarıyor. Mayhem’in diğer üyeleri ya da olaylarda yer alan diğer yan karakterlerin performansları filmin kurgusu, temposu ya da senaryosunda belirleyici etken olmadıkları için, o karakterleri canlandıran oyuncuların varlıkları ya da performansları film üzerinde pek de önemli bir değer ifade etmiyor. Öte yandan bir de Ann-Marit karakteri var… Euronymous ve Varg arasında gidip gelen esrarengiz kız… Akerlund’un karakter yaratımında gerçek olaylara uymayan tek kişi olarak nitelendirdiği isim. Yine de yönetmenin hem duydukları hem okuduklarından yola çıkarak, o dönemler Euronymous’un pek de bahsetmediği ama gizli kapaklı da olsa ilişki yaşadığı bir sevgilisi olduğunu düşünmesi, senaryoya bu gizemli karakteri eklemesini sağlıyor. Ann-Marit’i aslen bir pop yıldızı adayı olan Sky Ferreira canlandırıyor. 27 yaşındaki Ferreira; asi, baştan çıkarıcı ve kafa karıştırıcı “aura”sıyla Akerlund’un hedeflediği hissi izleyiciye geçirme konusunda başarılı bir iş ortaya koyuyor. Bu bağlamda Ferreira, eldeki malzemenin Hollywood’laşmasının ana sebeplerinden biri olarak öne çıkıyor.

Tabii filmin artı ve eksileri sadece oyunculuk performanslarından ibaret değil. Aşağıdaki notlar, “Lords of Chaos” ile ilgili bazı bilgi ve detayların yanı sıra, filmin bende bıraktığı intiba ve genel olarak izleyiciden aldığı yorumlardan oluşuyor.

– “Blockbuster’lar yapımcı ve stüdyoların, TV filmleri yazarların, bağımsız filmler ise yönetmenlerindir.” diyen Akerlund; konusu, tarihi ve yapısı itibarıyla tüm yönetmenlik hünerlerini sergileyebileceği bağımsız film “Lords of Chaos”un asıl yıldızı konumunda. Tabii eleştirildiği pek çok nokta da var. Sadece bu sansasyonel olayların filmini yapması bile black metal dünyasını ayağa kaldırmaya yetmişken, bazı tercihleri fazlasıyla hedef hâline geldi. Mesela tüm hikâyeyi Euronymous’un ağzından anlatması bir “kolaya kaçma” ifadesi olarak nitelendirildi. Zira hayatta olmadığı için tüm bu olan biten hakkında herhangi bir yargıya varamayacak olan bir karakterin arkasına saklanıp kendi düşüncelerini o karakterin düşünceleri gibi yansıttığını savunan pek çok yorum yazılıp çizildi. Tam olarak katılmasam da üzerinde düşünmeye ve sorgulanmaya değer bir eleştiri. Tabii bu kadar çok ölüm ve suç içeren bir hikâyeyi hangi odaktan anlatırsanız anlatın, doğru bakış açısına sahip olmadığınızı savunan birileri mutlaka olacaktır, bu da ayrı bir ilinti.

– Öte yandan Akerlund’un intihar, cinayet ve kundaklama sahnelerine detaylı bir şekilde uzun uzun yer vermiş olması; “Elindeki konuyu doğru şekilde işleyecek yeterli materyal çekemediği için, bu tarz sansasyonel sahnelere sığınıyor.” şeklinde yorumlara da sebep oldu. Bu da üzerinde düşünmeye değer bir eleştiri fakat filmin asıl misyonlarından birinin bu sahneler üzerinden seyirciye mesaj vermek olduğu düşünülürse, çok da yanlış bir tercih olarak değerlendirilemez Akerlund’un vahşeti işleyiş şekli. Bu konudaki asıl eleştiri, yönetmenin söz konusu brutal’liği yücelten bir bakış açısıyla mı, yoksa olanı olduğu gibi aktarma hedefiyle mi o sahneleri çektiği sorusuyla başlayabilirdi. Benim cevabım; Akerlund’un hem çekme hem de izleme açısından oldukça zor olan o sahnelerde bile bir sanatsallık kaygısı gütmüş olduğu için ortaya çıkardığı vahşetin hem izleyeni tokatlayıp kara gerçekle yüzleştirdiği hem de düşük bütçeli bir korku filmi sahnesi gibi ucuz ya da bir belgesel sahnesi / güvenlik kamerası kaydı gibi “kayıtsız” kalmayarak zor bir denge üzerinde durmayı başardığı yönünde.

– Filmin tipik Hollywood aksiyon / macera kurgusuna yakın bir anlatımı benimsemesi, “Lords of Chaos”ta ele alınan konunun özü itibarıyla pek işe yaramayan bir tercih olsa da; Akerlund’un işi romantikleştirme, sulandırma, küçümseme ile aşırı ciddiye alma, kutsallaştırma ve abartma arasında kurmayı başardığı denge de çok çok önemli.

– Filmin Mayhem biyografisinde atladığı veya yanlış aktardığı şeyler yok mu? Var. En basitinden Varg’ın Euronymous’u öldürdüğü sahne tam olarak doğru aktarılmıyor. Zira gerçekte son bıçak darbeleri apartmanın dışında, sokakta vuruluyor. Ya da mesela Mayhem’in kuruluş aşamasında kritik roller üstlenen Maniac ve Messiah gibi iki vokalistin bahsi filmde hiç geçmiyor. Dead sonrası kısa süre vokalleri üstlenen Occultus’un ya da ilk albüm kaydını gerçekleştiren Macar Attila’nın gruba nasıl dâhil olduğundan da hiç bahsedilmiyor. Euronymous’un Dead’in cesedini fotoğraflaması filmde mevcut fakat bu fotoğrafların daha sonra Mayhem’in korsan bir konser albümünün kapağı olarak kamuoyunun gözleri önüne serilmesi durumu değil. Ayrıca Varg’ın Euronymous ile tanışması da senaryonun akışında kurgusal bir tercihe kurban gidip farklı şekilde aktarılıyor. (Scorpions patch’inin aslında Mötley Crüe patch’i olması gerekiyor fakat Crüe’dan izin alınamaması sebebiyle Scorpions tercihi yapılıyor.) Yine de tüm bunlar; örneğin “Bohemian Rhapsody”dekilerin aksine, ele aldığı grubun biyografisini paramparça edecek düzeyde hatalar olarak kayda geçmiyor. Bu bağlamda kafa karıştırıcı tek istisna var; Euronymous’un kısalan saçları. Akerlund, polisin çektiği fotoğraflarda Euronymous’un saçlarının kısa olduğunu söylüyor. Fakat bu fotoğrafların otopsi sonrası mı, yoksa cinayet mahallinde mi çekildiğini söylemiyor. Yaygın görüş, Euronymous’un saçlarının otopsi sırasında coroner tarafından kesildiği yönünde. Akerlund ise filmde saç kesme olayını Euronymous’un black metal’den uzaklaşma psikolojisini güçlendirmek adına metafor olarak kullanıyor.

– Filmde yer almadığı için hayati bir eksiklik yaratmasalar da, “keşke olsalardı” dedirten ayrıntılar da var. Mesela Dead’in King Diamond ve Kiss’ten ilhamla (fakat işi daha korkutucu ve şeytani bir noktaya taşıyarak) black metal’in hâlâ en önemli imaj unsuru olan corpse paint’i (ceset makyajı) yapan ilk kişi olması vurgulanmış olsa iyi olurdu. Ya da Neo-Nazi Varg ile Stalin ilhamlı fanatik komünist Euronymous arasındaki gerginliğin sebeplerinden biri olarak bu siyasi görüşleri biraz daha vurgulanmış olsa, film daha derin bir altyapı kazanmış olurdu. (Bu arada Hitler sempatizanı Varg’ı bir Yahudi olan Emory Cohen’in canlandırmış olması ne müthiş bir ironidir.) Konunun başında Euronymous ve Varg’ın neden Hristiyanlık karşıtı bir ideoloji benimsedikleri, hangi noktalarda bu “davanın” farklı temellerini savundukları ve neden müziklerinin yanı sıra sosyal görüşlerinin de “ekstrem”leştiği gibi felsefi altyapı detayları filmde biraz daha işlenebilirdi. Ya da en azından, bir dönem eş cinsel olduğu yönünde dedikodular çıkan ve bu yüzden egosu zedelenip tüm eş cinsellere adeta savaş açan Euronymous’un, Faust’un gey bir adamı öldürmesinin arkasındaki zihinsel sebep olması daha iyi işlenebilirdi.

– Grubun Dead’li kadrosunun Norveç dışında verdiği 4 konserden birinin 9 Aralık 1990’da İzmir’de gerçekleşmiş olması gibi inanılması güç bir gerçek var. Polis tarafından yarıda kesilen bu esrarengiz konser, filmde yer almıyor olsa da yıllardır internet ortamlarında Türk metal müzik tarihinin kült olayları arasında anılmaya devam ediyor.

– “Lords of Chaos” aslında bir müzik filminden ziyade bir “sevgi ve nefret ilişkisi” filmi olarak nitelendirilebilir. Euronymous ve Dead arasındaki yoğun ama tekinsiz dostluk… Ya da Euronymous ve Varg arasındaki güç savaşı ve liderlik mücadelesi, filmi bir “karakter merkezli drama” hâline getiriyor. Ve bu zaten Akerlund’un yola çıkarken amaçladığı şeylerden biri. Film sonrası verdiği pek çok röportajda, konuyu bilinçli olarak bu açıdan ele aldığını ve hikâyenin bir noktada müzik sevgisinden ziyade ego savaşına dönmesi yüzünden böyle bir tercih yaptığını anlatıyor İsveçli yönetmen. Tam da bu sebeple filmdeki konser / prova / performans sahnelerinin “dozunda” olduğunu düşünüyor. Zira filmi black metal dünyası dışına da taşımak istediği için, bu dünyanın dışındaki insanlar tarafından “dinlemesi hayli zor” black metal şarkılarına fazlasıyla yer vermenin filmin izlenebilirliğini düşüreceğine inanıyor.

– Senaryonun çaktırmadan iyi çalıştığı alt metinlerden biri, tüm bu korkunç olayları meydana getiren gençlerin aslında iyi ailelere ve sıradan / olaysız ev hayatlarına sahip olmalarıyla ilgili.

– Akerlund, her şeyin bir anda sarpa sarmaya başladığı nokta olarak Dead’in intiharını gösteriyor ve o noktadan sonrasının artık “Daha sansasyonel ne yapabiliriz? Daha kötü ne yapabiliriz? Kendimizi nasıl aşabiliriz?” gibi çocuksu ve ahmakça bir yarışa dönüştüğünden bahsediyor. Filmdeki akışı da bu yorumuyla paralel ilerletiyor. Ona göre eğer Dead intihar etmemiş olsaydı, sonrasındaki tüm o vahşet hiç yaşanmayacaktı.

– “Lords of Chaos” 18 gün içerisinde, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de çekildi. Filmde yer alan Norveç manzarası görüntüleri için ise ekstra 2 gün harcandı. Akerlund filmi Norveç’te çekmemesinin sebebi olarak, rahat çalışma imkânı ve finansal sebepleri gösteriyor.

– Grup elemanlarını canlandıran oyunculara, çekimlerden önce Macar black metal grubu Bornholm üyeleri “koçluk” ediyor ve enstrüman tutuşlarından sahne duruşlarına, konser mimiklerinden tuşelerine kadar pek çok detayın eğreti durmamasını sağlıyorlar.

– Filmin sonlarındaki albüm kayıt sahnelerinde, o dönem grubun vokalisti olan Attila Csihar’ı, kendi oğlu Arion Csihar canlandırıyor.

– Filmin yapımcıları arasında, ünlü yönetmen Ridley Scott’ın firması Scott Free de yer alıyor. Arkasındaki hikâye ise şöyle… Akerlund, filmdeki kilise kundaklama sahnelerinin gerçekçi görünmesine çok önem veriyor ve yakılacak olan kilisenin asla maket gibi durmamasını istiyor. Öte yandan gerçek bir (hatta senaryo gereği birkaç) kilise yakabilecek durumda olmadıkları için, çekimleri mecburen maketlerle yapmak zorunda olduklarının farkında. Filmin bütçesi, ilk birkaç kilisenin gerçek boyutlarına yakın maket kopyalarının yapılmasına yetiyor ama son bir kilise sahnesi daha var ve onu inşa etmek için yeterli materyal yok. Akerlund, hemen hemen aynı dönemlerde “Blade Runner 2049”ın da Budapeşte’de çekildiğini hatırlıyor ve Ridley Scott’a ulaşıp bu konuda yardım talep ediyor. Scott bu talebi olumlu karşılıyor ve “Blade Runner 2049” setinde kullanılan bazı dekor materyallerini Akerlund’a verip yeni bir kilise inşa etmelerini (sonra da yakmalarını) sağlamış oluyor.

– ‘90’lı yılların sonlarında Metallica’nın ‘Turn the Page’ ve ‘Whiskey in the Jar’ kliplerini çeken Akerlund, grubun 2016 tarihli son albümü “Hardwired… to Self-Destruct”ta yer alan ‘ManUnkind’ şarkısının klibi için de teklif alıyor. Fakat o sıralarda “Lords of Chaos”un çekimleri ile meşgul olduğundan bu teklifi geri çevirmek zorunda kalıyor. Ardından aklına bir fikir geliyor: Filmdeki bir konser sahnesini, Metallica’nın ‘ManUnkind’ klibine çevirmek! Gruptan onay alınca hemen işe koyulan Akerlund, filmin oyuncularına ekstra mesai harcatarak yeni bir Metallica şarkısını “çalarmış gibi yapabilecek kadar” öğretiyor ve böylece filmin ilk görüntüleri, bir Metallica klibi olarak 2016 sonlarında tüm dünyayla paylaşılmış oluyor.

– Ölüm kavramına takıntılı olan Dead’in ölü hayvan fetişizmi, konser öncesi kıyafetlerini toprağa gömmesi ya da konserlerde bıçakla kendini kesmesi ritüelinin yanı sıra, filmin gerçeğe en yaklaştığı anlardan biri, meşhur Kerrang! röportajı sahnesi. Zira bu kısa sahnede, 1993 Mart’ında o unutulmaz röportajı gerçekleştiren Jason Arnopp’un bizzat kendisi rol alıyor ve 23 yıl sonra “kendisini canlandırmış” oluyor. Gerçeğe yakın bir diğer unsur da, Euronymous’un bir dönem işlettiği Helvete adlı dükkânın içeriği. Neredeyse bire bir ölçülerinde, tıpkı o dönemin vitrin, raf, kasa, duvar, arka oda ve bodrum kat düzenlemesiyle filme taşınan bu mekân, hem Euronymous’un kurduğu Deathlike Silence adlı plak firmasının merkezi hem de “inner circle” olarak isimlendirdikleri tayfanın buluşup partileme ve kararlar alma karargâhı (bir nevi Black Metal Bat Cave’i) olarak filmin gerçekçiliğini güçlendiren bir detay olarak öne çıkıyor.

– Cemal Tunçdemir’in T24’te yayımlanan bir yazısında geçen şu pasaj, filmin ana karakterleri arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamamız açısından bize harikulade bir psikolojik temel sağlıyor: “İnsan doğuştan ‘grupçu’ bir canlıdır. Tecridin bir işkence olması bundandır. Aşırı grupçu, kabileci toplumlar ise egonun hormonlu büyüme alanıdır. Çünkü, grubumuz tarafından onaylanma veya reddedilmenin ego üzerinde müthiş etkisi vardır. Sosyal statümüzü maksimize edebilmek için sözlerimize, davranışlarımıza geri dönüşlere aşırı duyarlı oluruz. Beynimiz, ‘bu beni öne çıkarır’ veya ‘bu beni gözden düşürür’ü biz ya hiç farkında olmadan veya çok zayıf bir farkındalıkla otomatik olarak yapmaya başlar. Diğer insanlarla ilgili yargımız da aynı otomatiğe bağlıdır. Onlardan hoşlanmamız veya hoşlanmamamız hep bizim statümüze veya grubumuzun statüsüne oluşturdukları tehditle doğru orantılı olarak farkında olmadan karar verdiğimiz şeyler. Hiçbirimiz tam olarak olduğunu sandığımız kişi değiliz. Kafamızdaki ‘ben’ veya ‘biz’, çoğu zaman zihinsel bir avatar’dan fazlası değil. Türümüzün en büyük trajedisi bu.”

– Filmde günümüz gençlerinin anlamakta zorlanacaklarını düşündüğüm bir olgu var: poser’lık. Özellikle black metal gibi “uç” bir tür için hayati önem taşıyan bir karakter unsuru. Söz konusu müzik ve onun etrafını saran hayat görüşü o kadar sıra dışı, o kadar sert, o kadar acımasız ve o kadar tehlikeli ki, bu müziği sadece çalıyor olmak çok zor. Çünkü bu müziği felsefesinden ayırmak çok zor. Bu yüzden black metal’e “öylesine” dâhil olmak pek mümkün değil. Ya müziğin ve sunduğu görüşlerin tutkulu bir savunucusu olacaksın ya da “mış gibi yapıp” işin “karizmasından faydalanacaksın”. İkinci yol, bize “poser” kavramının anahtarını veriyor. Dolayısıyla black metal “camiasında” kimin poser olup olmadığı hâlâ en ateşli tartışmalar arasında yer alıyor. Gerçek hayat ile sahneyi ayrıştırmanın bir gereklilik mi, yoksa bir saçmalık mı olduğu konusunda hâlâ her kafadan bir ses çıkıyor. Peki bunu neden günümüz gençlerinin anlaması zor? Çünkü artık kimse, dinlediği müziğin (ya da okuduğu kitabın, izlediği filmin, “tükettiği” herhangi bir şeyin) hayatını betimlemesine, onu ifade etmesine izin vermiyor. Artık kimse böyle bir şeye gerek duymuyor çünkü kimse bu denli kolay ulaşabildiği şeylere büyük anlamlar yüklemiyor. Çünkü kimse tükettiği şeylere, hayatına etki edebilecek kadar zamanı tanımıyor. Herkes çiğneyip atıyor, sıradakine geçiyor. Dolayısıyla artık herkes poser ve işte bu yüzden kimse poser’lıkla “suçlanmıyor”.

– Akerlund’un black metal dünyası dışına da ulaştırmaya çalıştığı bu konu, o dış dünyadan enteresan yorumlar topluyor. Tüm bu olan bitene “bir grup ergenin güvenlik kameralarının olmadığı dönemdeki sidik yarışı” olarak bakanlar ya da ruhsal, fikirsel aşırılıklarıyla ergenlikleri birleşmiş bir grup gencin black metal’i oluşturmasında fazlasıyla ideolojik background aramanın saçma olduğuna inananlar var. Öte yandan, black metal’in temelindeki “karşıtlıkları” fazlasıyla lüzumsuz, saçma ve tehlikeli bulan genel izleyici profilinin filme yaklaşımı da pek olumlu sayılmaz. Yine de yaşananların olağanüstülüğünü veya bir film için fazlasıyla yeterli detaylarla örülü olduğunu yadırgayana pek rastlanmıyor.

“Lords of Chaos” Sonrası Hayat
Hem black metal dünyasında hem de o dünyanın dışında sansasyonel bir yankı bulan, konusu ve içeriği sebebiyle geniş bir dağıtım ağına sahip olmasa da izleyenlerin çoğunluğunda ağır bir etki bırakmayı başaran film, Varg’ın polis tarafından yakalanmasıyla sonlanıyor. Ardından olanlar da aslında oldukça sarsıcı detaylar içeriyor. Varg’ın mahkemeye çıkarılması, suçunu itiraf etmesi ama bunu “meşru müdafaa” olarak yaptığını savunması, aslen Euronymous’un onu öldürmeyi planladığını iddia etmesi, yine de sonuç itibarıyla bir cinayet, üç kilise kundakçılığı, bir kilise kundakçılığı girişimi ve 150 kg patlayıcı çalıp bulundurmak suçlarıyla 21 yılla mahkum edilmesi (İdam veya müebbet hapis cezasının olmadığı Norveç’teki en ağır ceza bu.), cezasının açıklandığı sırada gülümsemesi, mahkumiyeti süresince ılımlı davranışlar sergilemesi sebebiyle 15 yılın ardından şartlı tahliye ile özgür bırakılması, cinayet gecesi ona şoförlük yapan Snorre “Blackthorn” Ruch’ın yardım ve yataklıktan 8 yıl hapis yatması, bir eş cinsel cinayeti işleyen Faust’un ise 14 yılla mahkum edilmesi ama 9 yılın ardından şartlı tahliye ile salınması gibi adli detayların yanı sıra; Euronymous’un ölümünden bir yıl sonra, 1994’te piyasaya çıkabilen, basgitarları Varg Vikernes tarafından çalındığı için katil ve maktulün bir arada olduğu, tarihteki ilk Mayhem albümü “De Mysteriis Dom Sathanas”ın yarattığı infial ve Darkthrone, Burzum, Mayhem üçlüsünün Norveç’te yaktığı ikinci dalga black metal ateşinin giderek tüm ülkeye yayılıp bugün artık binlerce grupla, dünyanın her tarafından çeşitli üretimlerle köklü bir müzik türü ve felsefe hâline gelmiş olması gibi kültürel detaylar da mühim. Ayrıca Varg’ın hapishanede izin verilen tek enstrüman olan synthesizer ile kaydedip yayımladığı iki Burzum albümü olması, tahliye sonrası Fransa’nın bir köyüne yerleşip aile kurması, tamamen kırsal ve belli ölçülerde ilkel bir hayatı benimseyip aşırılık içeren siyasi görüşlerini YouTube aracılığıyla kitlelere duyurması, bu görüşleri sebebiyle 2013 yılında “ırkçılık içeren nefret” suçuyla 6 ay hapis ve 8.000 Euro para cezasına çarptırılması, Burzum adıyla black metal sound’lu albümler yayımlamaya devam etmesi, kendisini “güce susamış açgözlü bir ezik” olarak naklettiğini savunduğu “Lords of Chaos” filmini yerden yere vurduğu çeşitli video içerikleri ara ara YouTube’a yüklemeye devam etmesi, fakat geçtiğimiz ay YouTube’un içerik politikaları gereği suç sayılan bazı videoları sebebiyle kanalının kapatılması, tüm bunların ötesinde bugüne kadar 20’ye yakın kitap (ideolojik görüşleri ve role-playing oyunlar hakkında) yayımlamış olması gibi ilginç detaylar da var. Öte yandan Mayhem’in 1995 sonrası Necrobutcher ve Hellhammer önderliğine yola devam etmesi, bugüne kadar 4 albüm daha yayımlamış olması ve 2011 yılında ikinci kez Türkiye’ye gelmiş olması detaylarını da atlamayalım. Sahi 2011 Mayhem İstanbul macerasında neler olmuştu?

Kaos İstanbul’da!
2008-2011 arasında her yaz İstanbul’da düzenlenen Unirock adlı rock & metal festivalini organize eden ekibin bir parçası olarak, festivalin son kez gerçekleştiği 2011 yılındaki headliner’ı Mayhem’in İstanbul’da geçirdiği 3 güne de tanık olan tek kişiydim. 2005 yılından beri Türkiye’de gerçekleşmiş olan yabancı gruplu metal konserlerinin neredeyse tamamına tanıklık etmiş ve birçoğunda da işin organizasyon tarafında yer almış biri olarak, o güne kadar pek çok zorluk ve aşılması zor durumla karşılaşmış olsam da, Mayhem elemanları ile yaşadığım macera hepsini aşan, enteresan bir deneyimdi.

Grubun Macar vokalisti Attila Csihar, Budapeşte’de yaşıyor. Diğer Mayhem üyeleriyle sadece konserlerde ve yılda birkaç kere Oslo’da bir araya gelebiliyor. İstanbul’da bolca vakit geçirebilmek için, konserden 2 gün önce (cuma) gelmişti. Kendisini havaalanında karşıladığımda üzerinde Eskişehirli black metal grubu Episode 13’in tişörtü vardı. Gruptan ayrı olarak, farklı bir otelde kalacaktı. Önce, kendi seçtiği bu butik otelin, lüks sayılabilecek suit odasına yerleşti. Ardından, grubun tüm konserlerini takip eden, hatta bir dönem grubun turne ekibinde de yer alan Norveçli bir arkadaşıyla Sultanahmet’te buluştuk ve onun Aksaray’da kaldığı oldukça salaş bir otelde Bacardi yüklemesine başladık. Odada 3 kişi hem Bacardi içiyor hem de YouTube’dan komik videolar izliyorduk. İkincisi kimin fikriydi hatırlamıyorum. Norveçli şahıs, Shining’in son klibinde oynadığını söylemiş ve YouTube’dan videoyu izletmeye başlamıştı. Klip oldukça tehlikeli sahneler içeriyordu. Bunun üzerine Attila, Shining vokalisti Niklas’ın klipte görünen şeylerin hiçbirini aslında yapmadığını (en azından madde kullanımı bağlamında) söylemiş ve bir kahkaha patlatmıştı. Laf lafı açıyor ve üçümüz de giderek çakırkeyif oluyorduk. Bir ara Attila, 1987 yılında tatil için ailesiyle İstanbul’a geldiğini söyledi. O ilk İstanbul ziyaretine dair hatırladığı ender şeylerden biri, büyüklüğünü hiç unutmadığı Kaşıkçı Elması’ydı. Tabii bir de hamam sefası… Attila ile gece boyunca şehir turu yaptık, bir ara festivale uğradık (Unirock 2011’in ilk günüydü), Decapitated’a biraz baktık, sonra Dorock’a gittik. İnanılmaz içiyordu. Uykusuz olduğum için yanından 03.00 sularında ayrılmıştım ama sonrasında olay kopmuş. Attila -muhtelemen başına gelebilecekleri tahmin ettiği için- otelden ayrılmadan önce resepsiyondan otelin kartını alıp cebine atmıştı. Sabaha karşı Dorock’tan çıkıp taksiye binmiş ve şoföre kartı göstererek otele dönmek üzere yola çıkmış. Fakat artık o kafayla takside neler yaptıysa, şoför Attila’yı Eminönü sahilinde indirmek zorunda kalmış. Bunun üzerine Attila şoförü darp etmeye kalkmış, o sırada devriye gezen bir polis aracı yaklaşınca ise önce kaçmaya çalışmış, ardından da polislere saldırmaya başlamış. Bunları bana, ona ulaşamadığımız saatlerin ardından telefonda anlatmıştı. “Şu an gözaltında olmadığın için çok şanslısın.” demekle yetinmiştim. Cumartesi öğlen saatlerinde Mayhem’in diğer üç üyesi ve turne ekibi İstanbul’a inmişti. Onları da havaalanında ben karşılamıştım. Necrobutcher ve Hellhammer ile tanışır tanışmaz 1990 yılında İzmir’de verdikleri o meşhur konseri anlatmaya ve onları Türkiye’ye davet eden Hazy Hill elemanlarını sormaya başlamışlardı. Havaalanı-otel arası yol boyunca o konserden akıllarında kalanları anlatmışlardı. Otel odalarına yerleştikten sonra Necrobutcher hemen esrar istemiş fakat temin edemeyeceğimizi bildirdiğimde sinire kesmişti. Bir süre sonra sek rakı ile kafayı bulup otel odasını dağıtmaya başladı. Bardakları kırdı, çerçeveleri indirdi, televizyona tekmeler savurdu, yastık ve yorganları camdan aşağıya fırlattı. Ben otel yönetimini ayağa kaldıran bu kargaşayı çözmeye ve Necro’yu sakinleştirmeye çalışırken Hellhammer ve Morfeus birbirlerinden bağımsız olarak İstanbul’u gezmeye çıkmışlar. Ve tabii ki onlar da uslu durmamışlar. Hellhammer, ona ısrarla bir şeyler satmaya çalışan siyahi bir tezgâhtarı darp etmiş, Morfeus ise gece yarısından sonra kaçak bir şekilde Ayasofya Camii’ne girmeye çalışıp güvenlik görevlilerince kıskıvrak yakalandıktan sonra onlara saldırmaya yeltenmiş. Ben o sırada, bir gece öncesinden beri ulaşamadığımız Attila’yı Episode 13’in vokalisti Ozan’ın (Şu sıralar YouTube’un meşhur mizah sayfası Kalt’taki Ozan Akyol olarak biliniyor.) Cihangir’deki evinde bulmuştum. Eve girdiğimde ortam duman altıydı. (Masanın üzerinde neler olduğu bana kalsın.) Birkaç saat boyunca içilen bolca “sigara”, alkol ve yine YouTube’dan açılan abuk sabuk videolar ertesinde nihayet Attila’yı ertesi günkü konser için istirahat etmek üzere oteline götürebilmiştim. Sonuç itibarıyla grubun her bir elemanının İstanbul’un farklı noktalarında karıştıkları olaylar ertesinde, ne şanstır ki hiçbiri gözaltına alınmadan konser gününe (pazar) varabilmişlerdi.

Son Tahlilde “Lords of Chaos”
Biraz bilinçli, biraz da farkında olmadan metal müziğe yeni bir tür kazandırmış, bunu yaparken de bu türe sıra dışı ve tehlikeli bir felsefi altyapı kazandırmayı hedeflemiş, bu sayede egolarını tatmin etmeye çalışmış, fakat aslında çiğneyebileceklerinden çok daha büyük bir lokma ısırmış olan kafası karışık gençlerin sürüklediği birkaç yıllık hikâyeyi konu alan “Lords of Chaos”, en az anlattığı olaylar kadar tartışmalı bir eser olarak tarihteki yerini almış durumda. Ben filmi beğenen, görsel açıdan olağanüstü bulan, ama eksik noktalarının ve itiraz edilen unsurlarının da farkında olan taraftayım. Akerlund’un böylesine zor bir işin altından kalkabildiğine inanıyor ve cesaretinden dolayı kendisini tebrik ediyorum. Film sayesinde yıllar sonra Mayhem diskografisinde dolaşmamı sağladığı için de kendisine ayrıca teşekkür ediyorum. Günün sonunda karanlığın içimizde olduğunu biliyor, onun dışarı çıkmaması ya da pozitif bir şekilde hayatımıza dâhil olması için sanatın en etkili yöntemlerden biri olduğuna inanıyorum. Zaten tam da bu yüzden black metal’i seviyorum. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum.