Hayal Tacirliği Ve Instagram Nesli

2017 yılının ilkbaharında Bahamalar’da düzenlenmesi planlanan ve gelmiş geçmiş en “lüks” müzik festivali olacağı iddia edilen Fyre Festival’ın nasıl olağanüstü bir fiyaskoya dönüştüğü, son yılların en sansasyonel popüler kültür konularından biri. Ve bu konuyu ele alıp bizi 1. Dünya gençliğine yönelik sarsıcı bir röntgen ile baş başa bırakan iki çarpıcı belgesel, geniş açıdan gözler önüne seriyor tüyler ürpertici vahameti.

Hayatın, tüm canlı formları için müşterek olmasının çeşitli sonuçları var. İnsanoğlu için bu sonuçlardan biri, medeniyet kavramının temelini oluşturacak kadar önemli: birey ve topluluk unsurlarının birbirlerine paralel ya da dikey seyrettiği anların farkına varıp yaşam ritmini bu farkındalığa göre ayarlama gerekliliği. Bugün “büyük insanlık resmi” dediğimiz şey, bireysel ve toplumsal iştiraklerin ortak bir eseri. Peki bu neyi sağlıyor? Tüm insanlığın töz olarak bir bütünün, “kendine özgü” parçaları olmasını… Hayatı algılama, hissetme, benimseme ve yaşama biçimlerimiz, işte bu bütünün sınırları ve koşulları ile değişiyor, gelişiyor, sürüyor ve sonlanıyor. Bu kolektif seyir içindeki özgül hakimiyet, bizi ta ilk çağlardan beri birbirimize mahkûm kılıyor. Beraber yaşama doktrinlerimiz her yeni çağda tam da bu sebeple güncelleniyor ve hayat, her yeni güne tam da bu sebeple yeni bir macera sığdırıyor. Sevincimizi, hüznümüzü, acımızı, coşkumuzu, korkumuzu ve huzurumuzu, kısacası tüm duygularımızı bir arada yaşama kültürü içerisinde tecrübe ediyor, bu tecrübe ile kendimizi “zamana ait” hissediyoruz. Düne, bugüne veya yarına… Fark etmiyor.

Aidiyet meselesi mühim ve çetrefilli. Sadece son birkaç yüzyılın “modern” konularından biri değil, ilk çağlardan beri “hayata bir anlam bulma” mesaimizin getirisi. Kendi hayatını, çağın ruhuna göre nitelikli kılmak için elinden geleni yapan birey, bu uğurda çeşitli beraberliklerin, kendi biricik varlığından daha büyük bir değer taşıdığına ikna oluyor ve her yeni çağda giderek gelişen, detaylanan bir “topluluk kültürü” paradigması ortaya çıkıyor. Son yüz yıla baktığımızda, özellikle de iki büyük dünya savaşı sonrasındaki manzara, bize pek çok beşeri kavramın, söz konusu topluluk kültürü paradigmasından yoğun bir şekilde etkilendiğini gösteriyor. İç içe geçerek birbirinin hem sebebi hem sonucu olabilmeyi başarmış sanat ve eğlence, işte o kavramlardan ikisi. Ve henüz o zamanlar adları konulmamış olsa da, toplum prototiplerinin oluşmaya başladığı ilkel zamanlardan bu yana insan hayatının çok önemli birer öznesi.

Eğlence, bize müşterek hayatın bir armağanı. Yani tek başına, bireysel bir algının ürünü değil. Dolayısıyla işin içine “diğerleri” dâhil olduğunda hakikatini bulan, o hakikat ile yeşerip menşur olabilen bir kavram. İnsan tek başına eğlenebilir mi? Evet. Ama o “eğlence hâli”nin adı, toplumsal bir tefekkür ile konulmuştur. Yani kavramın fiili hâli değil, bizzat anlamı müştereklikten doğmuştur. İçinde bulunduğumuz yüzyılın toplumsal öğreti ve ezberlerine bakacak olursak; eğlence, insan hayatının asıl amaçlarından biri. Sanat ise -diğer tüm özelliklerinin yanı sıra- bu amaca ulaşabilme yolunda kritik bir hamle. Kritik çünkü yolun sonu ve ne kadar süreceği kesin değil. Kesin olan tek şey, bir yolculuk olduğu. Hayatı öğrenmeye, duygu ve düşünceleri sezmeye, kendini gerçekleştirmeye, diğerlerini ve değerlerini görmeye, zamanı benimsemeye dair, nüktedan bir meleke. Bir paylaşım, kendinle veya herkesle. Bir hesaplaşma, yaşamla veya ölümle.

Müzik, işte bu sanat ve eğlence denkleminde belki de en belirgin öge. Tabii eğlenceyi sadece neşeli, müspet bir duygu durumu olarak değil, daha genel açıdan “yaşadığını hissetme” düsturu içerisinde ele aldığımızda (yani hüzünlenmenin de eğlence sayılabileceği algısıyla) müzik bize tüm kapıları açıyor, hepsinin ardından farklı bir dünya sunuyor. Ses çıkaran enstrümanların üretilmesinden o sesin nasıl çıkarılacağının öğrenilmesine, yaratılan müziğin kaydedilip sunulmasından bugün artık çok kolay bir şekilde tüm dünyaya dağıtılmasına kadar pek çok sürecinde kolektif bir çaba olan, her ne kadar bireysel tüketimi giderek yoğunlaşsa da, kolektif tüketimi hâlâ çoğu zaman daha “eğlence odaklı” olan bir sanat dalı müzik. Ve tam da bu noktada konser ve festival kavramları hayli kritik.

Kısa Süreli Yaşanabilir Ütopya Denemeleri: Festivaller
İçinde bulunduğunuz ortamda, o sırada icra edilen müziği, etrafınızdaki diğer insanlar ile birlikte dinleme ve hem müziği icra edenleri hem de ortamda sizinle birlikte yer alan diğer insanları izleme ritüeli, kısacası tüm o anların yarattığı kolektif sinerjiyi deneyimleme süreci, konser kavramanın temelini oluşturan unsurlar. Genellikle etkileyici, öğretici, paylaşımcı, birleştirici ve “ait hissettirici” bir eylem biçimi. Karşılıklı bir ilham alışverişi. Bu eylemin daha geniş kapsamlı versiyonları olan festivaller ise, 20. Yüzyıl’ın ortalarından itibaren müzik ve eğlence çatısı altında en yaygın bir araya gelme ritüellerinden biri.

Bu ritüel için ‘60’lı yılları milat gösterebiliriz. Pek çok açıdan “gelecek şekillendirici” o 10 yılın sonlarındaki birkaç örnek, bize müzik festivali olgusunu armağan eden ve yarattıkları toplumsal etki ile sonraki nesillere bu olguyu güçlü bir şekilde taşıyan organizasyonlar olarak tarihe geçtiler. Daha önce birkaç ülkede irili ufaklı örneklerine rastlansa da, 1967 tarihli Monterey Pop festivali, bir neslin üzerinde sosyo-kültürel bir silkinme yaratmayı başarmış ilk büyük müzik festivali olarak bilinir. Dönemin savaş karşıtı, özgürlükçü ve sorgulayıcı genç kuşağıyla aynı dili konuşan sanatçıların sahne aldığı o festival, bir müzik etkinliğinin gençleri temel alarak toplumsal değişimi ateşleyebileceği fikrini ortaya çıkaran ilk organizasyondur. Bu anlamda 1969 tarihli efsanevi Woodstock festivalini de unutmamak gerekir. Bir araya gelip birkaç gün boyunca müzik dinleme eyleminden ziyade, “yeni bir dünya ve yeni bir hayat anlayışı” talebini yüksek sesle dile getirme, dolayısıyla toplumsal ve kültürel bir “hareket” oluşturma arzusunu Woodstock tüm dünyaya nakletmiştir. Bunu siyasi bir miting estetiği içerisinde değil, canlı konser performansları odaklı bir “barış bayramı” havasıyla gerçekleştirmesi ise, sonraki nesillerin müzik festivallerine bir miras aktarmasını sağlamıştır.

Bugün dünyanın hemen her coğrafyasında, yüzlerce şehir meydanı, sahil, köy, kasaba veya belde arsasında, ormanlarda ya da ovalarda, nehir kenarı ya da göl yataklarında, kırlarda ya da tarlalarda, stadyumlarda ya da otoparklarda, spor salonları, konser mekânları ve hatta barlarda, yıl içinde irili ufaklı sayısız müzik festivaline rastlıyoruz. ‘70’li yıllardan itibaren müzik endüstrisinin gelişmesi ve ‘80’li yıllardan itibaren bu endüstrinin dünyanın en büyük kültürel mekanizmalarından biri hâline gelmesiyle hem konser hem de festival devinimi uluslararası çapta olağanüstü boyutlara ulaştı. Farklı müzik tarzlarının kendine özgü festivalleri, farklı mevsimlerin kendine özgü festivalleri, hatta bizzat müzik gruplarının kendi özel festivalleri ortaya çıktı. Tabii kapitalist sistemin bu alana da hâkim olmasıyla yavaş yavaş farklı anlamlar ve algılar üzerinden organize edilmeye başlayan müzik festivalleri, 2000’li yıllarda büyük şirketlerin sponsorluğunda devasa reklam platformlarına dönüştü. ‘60’lı yılların devrimci ve düzen sarsıcı ilkelerini hâlâ temel olarak bellemiş Isle of Wight, Reading ve Roskilde gibi festivaller dahi bugün çok uluslu kapitalist firmaların desteği olmadan ayakta kalamayacak durumdalar. Bu hususta tek istisna olarak Glastonbury örneğini verebiliriz ama tek bir örnek, bize tüm gezegenin müzik festivalleri manzarasını değiştirme olanağı vermiyor elbette.

Bugünün dünyası için müzik festivalleri çeşitli anlamlara gebe. Hâlâ müziğin kendisini ana unsur olarak konumlandırıp geriye kalan tüm kültürel inşasını bu temel üzerine kuran festivaller olduğu gibi; daha bugünün dünyasına, yani Instagram Çağı’na yönelik, “ortam” satan ve müzik de dâhil olmak üzere tüm unsurlarını bu ortamın bir parçası olarak lanse eden festivallerin sayısı da artmakta. Bu anlamda Glastonbury eski dünyanın son kalesi ise; Coachella, Tomorrowland ve Burning Man yeni dünyanın cazibe merkezleri. Gelin biraz açalım şu “Instagram Çağı” meselesini…

Görünüyorum, O Halde Varım
Gerçek anlamda 21. Yüzyıl’ı yaşamaya başladığımız 2010’lu yılların en büyük toplumsal ve kültürel değişimlerinden biri, sosyal medya kavramının küresel ölçekte benimsenmiş olmasıydı. Bu kavram, günümüz insanının hayata bakış açısından, o hayatı yaşama biçimi ve o hayatla ilgili hayallerine kadar neredeyse her şeyini yeniden düzenledi. Dolayısıyla günlük hayat ritmi içerisinde sosyal medyanın dayattığı birtakım geçerlilikler, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülke toplumlarının, bilhassa da 13-33 yaş arasındaki profilin yaşamla ilgili öncelikli değerleri arasına sızmayı başardı. Bu geçerlilikler arasında evvela “kendini fark ettirme ve varlığınla fark yaratma” tahakkümü baskın çıktı. 1900’lü yılların ortalarından itibaren hızla artan şehirlileşme pratikleri, bugünün metropolleşen dünyasında bireylerin “tanış olmadığı yığınlar” ile bir arada yaşamasını mecbur kıldı. Ve sanayi devrimi sonrasında adım adım büyüyen vahşi kapitalizm, bize bu yığınlar arasında kendimizi özel hissetmemiz için sayısız doktrin sundu. İnsanoğlunun kendini fark ettirme çabası en ilkel dürtülerinden biridir elbette, fakat sosyal medya faktörü ile bu dürtü, bir norm ve hatta gururla kabul etmemiz gereken yaşamsal bir “kanun”a döndü. Hâl böyle olunca; tanış olmadığımız ama bir arada yaşamak zorunda olduğumuz o yığınların içinde hep diğerinden daha iyi, daha mutlu, daha değerli vb. olma isteğimiz, bize hayata dair yadsınamaz bir tutku ve olmazsa olmaz bir DNA kodu gibi sunuldu. Böylece daha çok para harcayacak, daha iyi hayatlara sahip olacak, diğerlerinden daha farklı görünecek ve nihayetinde onlardan daha üstün olacaktık. 2010 yılında kullanıma açılan, birkaç yıl sonra Facebook tarafından satın alınan ve bugün 1 milyar aktif üyesi bulunan Instagram, işte bu algoritmanın bir ürünü.

İnternetin okunan bir şeyden, “izlenen” bir şeye evrilmesinde önemli bir rolü bulunan bu fotoğraf ve video platformu, bireyin kendini fark ettirme yarışında en sık başvurduğu silahlardan biri artık. Yaşıyor olmanın bir “kanıtı”. Ne yiyip içtiğinden, ne düşünüp istediğinden, ne hayal edip bulduğundan, kimi sevip sevmediğinden, ne okuyup yazdığından, ne izleyip gördüğünden, ne dinleyip duyduğundan başlayıp akla gelebilecek her türlü yaşamsal aktiviteyi Instagram (veya Twitter, Facebook vb.) üzerinden sunmadığımız sürece, o eylemi yapmış olmuyoruz bu yeni dünya düzeninde. Ve bu durum; tamamen “avatar”lardan oluşan milyonlar karşısında, gerçek hayat ile sosyal medyadaki tezahürümüzü ayrıştıran, iki farklı hayat yaşamamıza sebep olan, sıkıntılı bir süreç. Hayatı “pornolaştıran”; yani ucuz, yüzeysel ve abartılı bir dışa vurum ile sınırlayan bir ezber. Dolayısıyla bugünün metropolleşmiş hayatının günlük akışı; “paylaşmak güzeldir” öğretisi ve “kendini ifade etme” baskısı altında, bizi her daim diğerleri ile görünmez bir üstünlük yarışına mahkûm etmiş durumda. İşte bu üstünlük yarışı ile doğrudan alakalı bir vahamet, son günlerin, hatta son yılların en sansasyonel popüler kültür konularından biri konumunda.

Evet, Fyre Festival’dan bahsediyorum…

Bugünün Gençleri Ve Hayalleri
Yılın başında birbiri ardına yayınlanan iki belgesel, konu edindikleri mevzuya yakışacak derecede olaylı bir şekilde izleyici karşısına çıktı. 2017 yılında düzenlenmeye çalışılan fakat büyük bir fiyaskoya dönüşerek bir süre Batı dünyasının gündeminde kalan Fyre Festival ile ilgili çekilen bu iki belgesel, hem içerikleri hem de yayınlanış şekilleri bakımından dikkate değer. Hikâye şu: İlk olarak Netflix, kendi yapımı olan “Fyre” adlı belgeseli 2019 yılının ocak ayında gösterime sokacağını duyurdu. Ve Fyre Festival ile ilgili olan biteni takip etmiş pek çok kişi, festivalin perde arkasında yaşananları anlatacak olan bu belgeseli heyecanla beklemeye başladı. Derken, enteresan bir gelişme yaşandı. Netflix’in rakiplerinden Hulu, sessiz sedasız bir şekilde, Netflix’in “Fyre”ı yayınlamasından sadece birkaç gün önce, “Fyre Fraud” adlı kendi belgeselini yayına soktu. Yani tıpkı festivalin kendisi gibi, festivali konu eden bir belgesel de (bkz. “Fyre Fraud”) garip -ve birkaç açıdan etik değerler ile çelişen- bir sunum / pazarlama stratejisi ile tüketicinin karşısına çıkmış oldu.

Peki bu iki belgesel bize ne anlatıyor? Bunun için öncelikle Fyre Festival denen garabetin ne olduğuna bakmamız gerekiyor.

1991 doğumlu Amerikalı girişimci Billy McFarland’ın organizatörlüğünde, 2017 yılının ilkbaharında Bahamalar’da düzenleneceği açıklanan Fyre Festival, tüm zamanların en lüks müzik festivali olma iddiasıyla yola koyulmuş bir “hayal”di. Peki ne oldu da bu hayal suya düştü? Festivalin detaylarına geçmeden önce, McFarland’ın geçmişinde kısa bir yolculuğa çıkmakta fayda var.

Hâli vakti yerinde, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, lise eğitimi sonrası Pennsylvania’daki Bucknell Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği eğitimi almaya başlayan fakat 8 ay sonra okulu bırakıp iş hayatına atılan McFarland, ilk olarak online alışveriş platformu Spling ile ticaret dünyasında adını duyurmaya başlıyor. 2013 yılında, “milenyum nesli için özel kredi kartı” olarak özetlenebilecek Magnises adlı kartları piyasaya sürüyor ve aynı adlı şirketin CEO’su olarak yeni nesil girişimciler arasında sivrilmeye başlıyor. Yatırımcılar ve kendisiyle çalışanlar tarafından “ikna gücü yüksek” olarak nitelendirilen McFarland; birkaç yıl boyunca Magnises sayesinde özel üyelik, VIP satış-pazarlama, etkinlik yönetimi gibi çeşitli konularda tecrübe ediniyor ve bu tecrübesini, 2016 yılında yeni bir girişime çevirmek istiyor: Fyre App.

Bu sıra dışı uygulama, aslen bir “etkinlik aracılığı platformu”. Hedefi şu: Zengin insanları, ünlüler ile bir araya getirmek ve özel etkinlikler yaratmak. Eşinize doğum günü partisi mi düzenleyeceksiniz? Neden en sevdiği sanatçı bu partide sahne almasın? Kızınız evlenmek üzere mi? Neden en sevdiği modeller düğününde davetli olmasın? Bu tarz hayallerinizi Fyre App. ile gerçekleştirebilecek ve içinde yaşadığınız toplumda, size benzeyen diğer insanlardan daha üstün, daha değerli, daha karizmatik, daha ulaşılmaz ve daha mutlu konuma yükseleceksiniz. İşte yeni nesil pazarlama ve ütopya…

McFarland, Fyre App.’in milenyum nesli için çığır açacak bir uygulama olduğundan emin. Tek eksiği, bunu tüm dünyaya duyurmak. İşte Fyre Festival bu noktada ortaya çıkan bir “fikir”. McFarland aslında Bahamalar’da Fyre için bir merkez üssü kurmak, bu çok amaçlı yapının içinde çeşitli stüdyolar inşa etmek, yıl boyunca mankenler, müzisyenler ve oyuncular için kayıt / çekim / prova ortamları yaratmak istediğini, Fyre Festival’ı da bu fikre ek olarak geliştirdiğini söylüyor.

Hayal Ticaretinin Karanlık Yüzü
Hem Netflix yapımı “Fyre” hem de Hulu yapımı “Fyre Fraud”, bize bu festivalin nasıl ortaya çıktığını ve adım adım nasıl kaotik bir dolandırıcılık destanına dönüştüğünü, şok edici gerçekler ve akıl almaz tanık röportajları ile aktarıyor. Üstelik her ikisi de, hem içerik derinlikleri hem görsel üsluplarıyla izleyenleri tatmin etmeyi başarıyor. “Fyre” daha çok festivalin kendisine ve yaratıcılarına odaklanıp tanık ve işçi röportajlarıyla süreci kronolojik olarak açıklayarak olan bitene dair berrak bir tablo sunarken, McFarland’ın festival sonrasındaki özel röportajına yer vermesiyle fark yaratan “Fyre Fraud” manzarayı daha geniş açıdan ele alıyor ve böylesine sansasyonel bir hayal tüccarlığına içinde yaşadığımız Instagram Çağı parametreleriyle yaklaşarak son derece nokta atışı tespitlerle sosyolojik çıkarımlar yapmamızı sağlıyor.

Fyre App. adlı uygulamayı tanıtmak için düzenlenmesi planlanan ve tanıtım kampanyasının yüzü olarak projeye yatırımcı sıfatıyla dâhil olan rap’çi Ja Rule’un (bkz. En başından beri asıl dertlerinin müzikten ziyade “zenginleşmek” olduğu rap’çilerin bir noktadan sonra şarkılarıyla maddi bir geri dönüş sağlayamamaya başladıklarında isimlerini yatırımcı olarak farklı sektörlerde kullanıp nakit akışına devam edebilme çabaları) röportajlarıyla adını duyurmaya başlayan Fyre Festival, tam olarak Instagram nesline yönelik hayaller satarak olaylı yolculuğuna başlıyor. Nedir bu hayaller? Sizi, diğerlerinden ayrıştıracak özel imkânlar: Festival adı altında özel bir tatil… Özel bir ada… Özel bir sahil… Özel jetler… Özel villalar… Özel yatlar… Özel içkiler… Özel kokteyller… Özel yemekler… Ünlülerle takılacağınız özel partiler… Özel konserler… Özel, özel, özel… Adeta Pitbull kliplerindeki ortamlar… Yaşanabilir bir yeni dünya ütopyası! Gelmiş geçmiş en lüks festival! Sınırların ötesinde deneyimler!

Yanlışlarla dolu tanıtım kampanyası ilk olarak festivalin konumu noktasında sıkıntı yaratıyor. Bir zamanlar Pablo Escobar’a ait olduğu söylenen Bahamalar’daki Norman’s Cay adası, açıklanan ilk konum. Festivalin sosyal medya ünlüsü mankenlerle çekilen göz alıcı reklamında belirtilen bu ibare, projeye yönelik ilk soru işaretlerinden biri. Neden onlarca kişinin vahşice katledilmesinden sorumlu olan bir uyuşturucu kaçakçısının adı, böyle ütopik bir projeyi satmak için “cazibe” ibaresi olsun ki? Hakkında çok izlenen bir dizi çekildi diye, Escobar ismi kamuoyunda meşrulaşmış mı oldu? Gerçi belgeselleri izlerken anlıyoruz ki, bu adada bir organizasyon düzenlenmesi için gerekli işlemler en başından beri hiç yapılmadığı için ve son anda adanın yeni sahipleri bu izni vermedikleri için, festivalin konumu apar topar bir başka Bahamalar adası Great Exuma’ya alınıyor. Oldukça turistik olan bu adanın Rokers Point adlı bölgesinde yer alan Emerald Bay Marinası, nihai konum olarak belirleniyor.

Aslen, Magnises de dâhil olmak üzere önceki girişimleri ekonomik açıdan hiç de parlak sonuçlanmamış olsa da borsa ve finans manipülasyonları sayesinde kendisini medyada yeni nesil milyarder girişimci olarak tanıtmayı başaran Billy McFarland’ın tam olarak nasıl bir patolojik vaka olduğu, festivalin “gerçekleşmesi imkânsız şeyleri” fahiş fiyatlarla satmaya başlamasıyla iyice açığa çıkıyor. Her şeyden önce; yanında çalıştırdığı ekibin daha önce herhangi bir festival organizasyonu deneyimi olmamasına rağmen, bir hafta sürecek ve yaklaşık 10 bin kişinin katılacağı ultra lüks bir festivali gerçekleştirebileceğine dair inancı akıl alır gibi değil. Saha ve tanıtım çalışmalarının festivalin düzenlenmesine sadece 6 ay kala başlaması aslında yaşanacak kaosa dair bir fragman niteliği taşısa da, son ana kadar bu büyük yükün, sattığı o olağanüstü hayallerin altından kalkacağına bir şekilde inanıyor McFarland. Önce bir prodüksiyon ekibi satın alıyor. Bu ekip hem saha organizasyonunu üstlenecek hem de işin reklamını yapacak iki farklı takımdan oluşuyor. Süreç ilerledikçe ve vadedilen villaların veya konaklama noktalarının bulunmadığı adada herhangi bir inşaatın ısrarla başlamıyor oluşuyla, her iki ekip de panikliyor ve sıklaşan “acil toplantılar” festivale birkaç ay kala işin rengini iyice belli etmeye başlıyor. Ekipten ışık hızıyla ayrılıp arkasına bile bakmadan kaçanlar bir yana, verdiği emeğin maddi karşılığını alma beklentisiyle son ana kadar McFarland’ın yanında yer alan çaresiz işçi ordusu da, belgeselleri izlerken bir hayli can sıkıyor.

Öte yandan; fahiş fiyatlarla biletleri satın alan yaklaşık 6 bin kişi, hayatlarının deneyimini yaşayıp Instagram hesaplarına kıskanılası fotoğraflar ve özenilesi videolar atmak için sabırsızca geri sayımı sürdürüyor. Hayata bakış açıları ve günlük psikolojileri, kendilerini kaç kişinin takip ettiği ya da iletilerinin kaç kişi tarafından “like”landığına göre şekillenen, mutluluğu trend peşinde arayan, herhangi bir hype’ı yakalayamazsa hayatının değersizleştiğini düşünen, neredeyse aldıkları nefesle bile özel olduklarını hissetme veya hissettirme zorunluluğu altında yaşayan, inandırıcılığı çok düşük bir mutluluk illüzyonuna hapsolmuş, cep telefonu ve sosyal medya bağımlısı bu “lümpen” kitlenin, yani bugünün 1. Dünya ülkelerindeki genç nüfusun çoğunluğunun ıslak rüyası olan Fyre Festival’ın tarihe geçen bir ibretlik fiyaskoya dönüşümü, “parayla rezil olmak” deyiminin en “trendy” sözlük karşılığı olsa gerek.

Festival tarihi yaklaştıkça; bir festival organize etmenin, mankenlere para verip şatafatlı bir reklam filmi çektirmek, bazı müzik grupları ve DJ’lerin isimlerini o reklam filminin içine rastgele yerleştirmek ve “influencer”lar üzerinden sosyal medya duyuruları yapmaktan ibaret olmadığı gerçeği, çok sert bir şekilde McFarland ve Ja Rule’un yüzünde patlamaya başlıyor. Festival için belirlenen alan, bilet satılan toplam insan sayısının rahat bir şekilde konaklayıp vakit geçireceği kadar büyük mü? Giriş-çıkışların ve alanın genel sınırlarının lokasyonları belli mi? Sahnelerin yerleri, bu sahnelerin teknik kapasiteleri, üzerlerine kurulacak ses ve ışık sistemleri belli mi? Sahne alacak sanatçılara ön ödemeleri yapıldı mı? İstedikleri teknik şartnamelere uyulacağına dair sözleşmeler imzalandı mı? Alanın genel olarak güvenlik açıkları var mı ve varsa bu açıklar giderilebilir mi? Yiyecek-içecek stantlarının konumları ve elektrik kaynakları için yeterli altyapı hazır mı? Festival alanına kurulması gereken seyyar tuvaletlerin konumu belli mi ve sayıları asgari hijyen standartları için yeterli mi? Katılımcıları festivale taşıyacak olan ulaşım sistemi kuruldu mu? Ada içi transfer ve ada dışı uçuş detayları belli mi? Adanın böyle bir etkinliği taşıyacak ekstra konaklama ve hizmet servisleri yeterli mi? Festival alanını organizasyona hazır hâle getirecek inşaatlar, altyapı hizmetleri ve ulaştırma için çalışanların ödemelerine yetecek kadar nakit hazır mı? Festival biletlerine dâhil olan, yani katılımcılara “satılmış olan” özel villalar, jetler, yatlar, yiyecek-içecek tesisleri hazır mı? Festival alanında çalışacak teknik / güvenlik / altyapı / hizmet işçilerinin iş ve görev tanımları, çalışma saatleri, konaklama detayları belli mi ve yasal hakları sözleşmeler ile kayıt altında mı? Belgeselleri izleyince anlıyoruz ki, tüm bu sorular ve çok daha fazlası, McFarland ve Ja Rule tarafından yanıtlanacak veya tatmin edici bir cevap alınacak kadar net değil. Hâl böyleyken, festivale sayılı günler kala, katılımcıların festival detaylarıyla ilgili son derece önemli sorularına festival komitesinden cevap alamamaları ile başlayan sorgulama ve kuşkulanma süreci, bu işin kocaman bir dolandırıcılık olacağını ve unutulmaz bir kaosa dönüşeceğini sezen bazı insanların sosyal medya üzerinden katılımcıları uyarmaya başlamasıyla büyük bir panik havasına evriliyor. Nihayetinde, McFarland’ın son anda her şeyi çözeceği mucizesine inanmaktan başka çareleri kalmamış festival çalışanlarının korku dolu bekleyişleri ile son güne geliniyor.

Festival sabahı alana varmayı başaran katılımcıları bekleyen manzara şu: Bir gece önceki Muson yağmurları sebebiyle boydan boya sel enkazına dönmüş bir festival alanı, derme çatma bir sahne, festivalin web sitesindekilere hiç benzemeyen salaş çadırlar, çadırlardan dışarı kaymış sırılsıklam yataklar, birkaç emanet dolabı, bir adet müstakil ev, çakıl taşlarıyla kaplı bir zemin, birtakım kamyonlar ve olan biteni şaşkınlıkla izleyen Bahamalı yerliler…

Evet, bugüne kadar irili ufaklı pek çok festival fiyaskoya dönüştü, ertelendi, iptal oldu, davalara konu oldu vesaire… Hatta efsanevi Woodstock bile pek çok açıdan aslında bir organizasyon başarısızlığıdır nihayetinde. Ama bugüne kadar hiçbir müzik festivali, Fyre Festival kadar iddiasının altında bu denli rezil olacak şekilde kalmamıştı. Yaşanan skandallarıyla tarihe geçen pek çok festivalde bile asgari bir festival alanı, sahne, sanatçı kadrosu vb. bulunuyordu. Fyre’ın bunlardan farkı, vadettiği “hiçbir şeyi” hazırlayamamış olması. Bu denli her şeyin “göz önünde ve kayıt altında” yaşandığı bir çağda böylesine devasa bir fiyaskoya imza atmak gerçekten “özel” bir durum. Arkadaşlarına hayatları boyunca unutulmayacak bir festival deneyiminin havasını atmak için sabırsızlanan ve hatta bu uğurda bazılarının işlerini bıraktığı, bazılarının birikimlerini harcadığı, bazılarının banka kredisi çekerek borçlandığı bu festival, bir modern çağ dilemması olarak tarihteki yerini aldı: astronomik ücretler ödeyerek, “Survivor adası” koşullarında bir ilkellikle hayata tutunma macerası.

Belgesellerin Özellikleri
Konuya dair pek bir bilgisi olmayan ama yine de popüler kültür gündemini bir süre meşgul eden bu festivalin tam olarak ne olduğuna ve neden yapılamadığına dair meraklı olanların ilk olarak Netflix yapımı “Fyre”ı izlemeleri daha uygun gibi görünüyor. Zira süreci kronolojik olarak, adım adım daha iyi özetliyor. Öte yandan, Hulu yapımı “Fyre Fraud” benim favorim. Çünkü şahsen tüm bu olan bitenin içinde iptal olmuş bir festivalden çok daha fazlasını görüyorum ben. Ve “Fyre Fraud”, uzman görüşleri ile desteklediği sosyo-kültürel tespitleri sayesinde bu perspektifte yalnız olmadığımı hissettiriyor.

Bir festival ya da herhangi bir finansal iştirakiniz sonucu batabilirsiniz, bu olabilir. İnsanları dolandırmak amacıyla olmayacak şeylere kalkışırsınız, bu da sık rastladığımız haberlerdendir. Billy McFarland gibi klinik vakalarla karşılaşır, şoka girip kaçar ya da aldanıp kanarsınız, bu da hayatta başa gelebilecek bir şey diyelim. Ama benim asıl odak noktam şu: Tüm bu olan bitenin, Instagram Çağı’nın çürük taraflarına mercek tutan bir hâli var, olayın kendisinden çok daha büyük ve mühim bir gerçekliği işaret eden. Gösteriş meraklısı, benmerkezci, popülarite tutsağı, sorgulamaya ve derinleşmeye yabancı, ezberci ve basmakalıp genç nüfus, hem bugün hem yarının dünyası için en büyük tehlikelerden biri. “Fyre Fraud” belgeseli, festivalin perde arkasının yanı sıra bu tehlikeyi de gözler önüne serdiği için benim nazarımda bir adım önde. Para ve güç ile daha mutlu olacağını sanan, bu şekilde mutlu olmasa bile kendini buna inandırmaya ikna edip etrafına mutluluk pozları saçmaktan geri kalmayan, elinden telefonunu aldığınızda yüzleştiği sıradanlığı ve sıkıcılığıyla baş edemeyen, bu çelişki içinde bir yanlış aramaktansa sıradaki büyük “hype”ı kovalamakla yetinen, kabul gördüğü ve takdir edildiği oranda yaşamı (ve hatta kendini) seven milenyum neslinin düştüğü bu acınası duruma sevinen “sıradanlar” ve “fakirler”in festival ile ilgili yine sosyal medyayı kullanarak oluşturdukları müstehzi yorum yağmuru ise -festival için emek verip maddi karşılık alamayan işçilere üzülmenin baki kalmasıyla- çoğu insan tarafından sakıncalı görülmedi ya da politik doğruculuk kriterleriyle değerlendirilmedi. Zira öyle ya da böyle, Instagram neslinin içine hapsolduğu o amansız üstünlük yarışının bir noktada çökmesi, farklı kesimlerden pek çok insanı sevindirdi.

Evet, Netflix’in yaratmış olduğu hazır hype’tan nasiplenerek bir anda ortaya çıkıp seyirci çalmaya çalışmasıyla etik bir problem yarattığı konusunda hemfikirim, ama salt içerik anlamında “Fyre Fraud”un muazzam bir çizgi yakalamış olduğunu da vurgulamak isterim. Öte yandan, “Fyre” adlı belgeselin de bu dolandırıcılık destanına dair dört başı mamur bir “açıklayıcı belge” niteliği taşıdığını hatırlatmak isterim.

Bugün Billy McFarland, Fyre Festival fiyaskosunun ardından hiç hız kesmeden yeni bir VIP bilet satış sistemi ile dolandırıcılığa devam ederken, hakkında açılan milyonlarca dolarlık davaların bazılarının sonucu olarak 6 yıllık hapis cezasını çekmeye başlamış durumda. Ja Rule ise resmi kâğıtlarda imzası bulunmaması sebebiyle şimdilik “yırtmış” gözüküyor ama Fyre App. mantığında işleyen Iconn adlı uygulamayı piyasaya sürmesiyle kafalarda soru işaretleri yaratmaya ve “hâlâ akıllanmadığına” dair genel bir kanı oluşturmaya çalışıyor gibi de görünüyor. McFarland muhtemelen birkaç yıl içinde salınacak ve yeni nesil dolandırıcılık numaralarına kaldığı yerden devam edecek. Yine muhtemelen Ja Rule’un adını birkaç sene sonra hatırlayan insan sayısı çok çok daha azalacak. Peki ya sosyal medyanın körüklediği “üstünlük çılgınlığı” bizi ne zaman rahat bırakacak? Bunu kim açıklayacak? Varsın bu da başka bir yazının konusu olsun. Ne de olsa zaman pek çok cevabı ortaya çıkaracak.