Kraliçe Çıplak

Yapımı neredeyse 10 yıl süren, oyuncu kadrosundan yönetmen seçimine pek çok detayıyla yılan hikâyesine dönen ve nihayetinde 2018 sonlarında gösterime giren “Bohemian Rhapsody” tüm zamanların en çok gişe yapan müzisyen biyografisi. Peki bu izlediğimiz şey Freddie Mercury’nin gerçek hayatı mı, yoksa bir beyaz perde fantezisi mi?

Modern insanın 50 bin yıllık tarihi, hem bireysel hem de toplumsal açıdan, biraz da iletişimin tarihidir. Bugün bu tarihin sözlü mirasından ziyade yazılı mirası üzerinden geliştiriyoruz zaman kavramı ile ilgili genel perspektifimizi. Çünkü “konuşmayı ve dil yaratmayı” icat ederek varlığı ile alakalı en büyük devrimlerden birini gerçekleştirmiş olan insanoğlunun “yazmayı öğrenmesi”; kitlesel iletişimin geleceğe taşınmasında en etkili yöntem olup bu sayede geçmiş ile ilgili daha kalıcı (ve daha etkili) bir algı zemini yarattı. Dolayısıyla geçmişini bilen, o geçmişi yaşamamış olsa bile duyan, hatırlayan, en önemlisi “okuyan” insan; geleceği daha hızlı, daha kapsamlı, daha köklü şekillendirdi. Yani Homo Sapiens, binlerce yıllık “bilinen” tarihi boyunca, konuşma ve yazmadan daha büyük bir icada hâlâ imza atamadı.

Yazı devrimi, özellikle hikâye kavramı konusunda insan zihnine yeni bir boyut kazandırdı. Bu boyut, geçmiş ile olan ilişkimizi hem duygusal hem de mantıksal anlamda derinden etkiledi. Öyle ki; var olma ile ilgili temel felsefeler bile, tamamen yazılı miras üzerinden günümüze kadar ulaşan bakış açılarını tetikledi.

Öte yandan; en çok da kitlesel iletişimin kalıcılaşmasıyla alakalı olarak (bkz. Söz uçar, yazı kalır.) “çağ atlatıcı” bir etkiye sahip olan yazı, kapsamını asla bilemediğimiz düşünce ve duygu dünyamızı sınırlayan bir icat aslında. Zira “öğrendiğimiz” dilleri belli başlı semboller üzerinden yazıya döktüğümüzde, akıl ve duygu dünyamızı tamamen aktarabilmiş olmadık. Sadece bu geniş deryadan süzülenleri “belgeleme” fırsatı yarattık. Bildiğimiz kelimeler kadar düşünebildik, öğrendiğimiz diller kadar konuşabildik. Yine de bu sınırlama, iletişim ve hikâye kavramları açısından yazının bireysel ve toplumsal gelişim temelindeki sarsılmaz yerini hafifletmedi. İnsan en çok da diğer insanı “tanımaya” başlayınca kendini keşfetti ve bu tanışıklığın yarattığı anlamlandırma silsilesiyle varlığını ilerletti.

Peki kitlesel iletişim bugün ne ifade ediyor? İnternet teknolojisinin artık her eve, hatta her cebe girmeye muktedir olmasından sonra “TV kaybetti!” dendi. Tıpkı TV’nin her eve girmeye başlamasından sonra “Radyo kaybetti!” denmesi gibi. Bugün internetin, özellikle de sosyal medya devrimi sonrasında kendini yeniden tanımlamasıyla ortaya çıkardığı manzara şunu gösteriyor: Televizyon kaybetmedi, aksine kazandı. Çünkü internet, “okunan” bir şeyden, “izlenen” bir şeye evrildi.

Söz konusu kitlesel iletişim olduğunda olağanüstü bir gelişimi sembolize eden “video” teknolojisi, TV’nin icadından sonra asıl büyük atılımını günümüzde yaşıyor. Zira gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çoğunluk oluşturduğu günümüz beşerî haritasında internetin yeri her geçen gün artıyor. Bu da her an, her saniye video yağmuru altında olduğumuz yeni bir “medya düzeni” yaratıyor. Gelinen noktada, sosyal medyanın arsızca pompaladığı “ilgi budalalığı”nın, bireylerin kendilerini ifade etme kisvesi altında normalleşmesi; selfie’ler, gif’ler, boomerang’lar ve story’lerle bezeli bir hayat sunuyor. Üstelik bu “arızi ilgi” ve “anında beğeni” toplama odaklı hayat; asıl ihtiyacımız olan pek çok bilgiye, olaya, diyaloğa veya insana dair ilgi, alaka ve dikkat süremizi de azaltıyor. Bugün Facebook, Twitter, Instagram ve Snapchat’te (ya da bunlardan sıyrılabildiğimiz “offline” sürede) karşımıza çıkan herhangi bir içeriğe dair dikkatimiz saniyelerle ölçülüyor. Bu kadar çok sekme, bu kadar çok aplikasyon, bu kadar çok bildirim ve bu kadar hızlı akan bir “timeline” ile yaşıyorken, neye ne kadar vakit ayıracağımıza karar vermek giderek zorlaşıyor. Arzularının kölesi olmuş bu çağın insanı, çok şeye bakıyor ama pek azını görüyor. Vine ilk çıktığında “6 saniyelik videoları kim, neden izlesin ki?” deniyordu, bugün internetin kendisi kocaman bir Vine hâline geldi.

“Video Art” Sokakta
Tüm bunları neden anlatıyorum? Çünkü akıbetine dair kesin yargılara varamadığımız bu yeni “video ifratı” altında, sinema sanatının da çetrefilli bir sınava tabi tutulduğunu görüyorum. İçinde bulunduğumuz bu yeni sosyal medya kültürü; “bir şey izleme”nin anlamı, amacı, hedefi, süresi ve niteliği konusunda ciddi değişimler yarattı, yaratmaya da devam ediyor. Sinema, söz konusu video içerik olduğunda asla yıkılmayacak gibi duran görkemli bir kaleyi temsil ediyordu ama bugün akıllı telefon sahibi herhangi bir bireyin zahmetsizce kendi video içeriğini üretebilmesi; herkesin bir videostar, dolaylı olarak herkesin oyuncu, hatta herkesin ünlü olduğu bir “Andy Warhol kehaneti”ni mümkün kıldı.

Gelgelelim hikâye hâlâ önemini koruyor. Belki tek tanrı değil ama, “kutsal” bir yanı hâlâ var. Karin Karakaşlı 20 Aralık 2018 tarihli Gazete Duvar yazısında iyi özetliyor: “Hikâyenin ‘Anlatılmayan bir şeyler var ve onu anlatacak olan da benim.’ diye haykıran bir iddiası var. Sesini duyurma, biricik varlığını ilan etme talebi. Var olma ve olduğu hâliyle dünya üzerindeki yerini ayrımcılığa uğramadan, sözde empatilerle ambalajlamadan en çıplak hâliyle ilan etme iradesi. Hikâye yazının değil, sözlü tarihin mirası. Toprağın, taşın, uluyan hayvanın dili. Muhatabını arayan bir emanet. O yüzden hikâyenin hakkı olan karşılıklı ve koşulsuz güven içinde yeşermek. Veren kadar alana sorumluluk yükleyen koca bir hayat dersi.”

Sinema; bu kısa dikkat çağında, bu sağanak video yağmuru altında, en verimli içeriklerini iki zıt kutuptan çıkarıyor. Ya bizzat yaşanmış ve gerçekleşmiş olaylardan ya da fantastik, gerçeküstü, bilim kurgu hikâyelerden. İlk tercih, bizi adım adım bu yazının öznesine götürüyor.

Sinemanın Melekeleri
Beyaz perde; sayısız cevabın yanı sıra, hikâye ve gerçeklik kavramlarıyla alakalı pek çok soru işaretini de zihinlerimize armağan eden bir icat. Hayatlar ve hayaller bu perdeye bakanların öğrendikleriyle zenginleşirken, perdenin kendisi de bizzat hayatlar ve hayaller tarafından beslendi. Bireyin anlam ve gerçeklik arayışında sinema, özellikle 20. Yüzyıl şartlarında bir mesih gibi toplumlara yol gösterdi. Bu serüvenin ilham kaynakları arasında, ünlülerin hayatları da her daim ilgi çekti. Sinema ve teknoloji el ele vererek işi fantastik boyutlu içerikler konusunda muazzam noktalara taşımış olsa da; bugün pek çok araştırma, yeni nesil izleyicinin “yaşanmış olaylara” karşı ilgisini kaybetmediğini gösteriyor. Hollywood’un “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” ibaresi işte bu yüzden sıcaklığını koruyor. Ve yine bu yüzden, günümüzde belgeseller altın çağını yaşıyor ve biyografiler daha önce hiç olmadığı kadar sık karşımıza çıkıyor. Tüm zamanların en büyük gruplarından Queen’in efsanevi frontman’i Freddie Mercury’nin hayatını özetleme iddiasındaki “Bohemian Rhapsody” de -her ne kadar yapımı neredeyse 10 yıl öncesine dayansa da- işte bu trend’in bir parçası olarak dikkat çekiyor.

Peki sadece günümüzün değil, tüm sinema tarihinin en çok konuşulan, en çok tartışılan, en çok izlenen “müzik & sinema” ortak yapımlarından “Bohemian Rhapsody” için kopan tüm bu fırtınanın sebebi ne?

Sancılı Süreç
Müzisyen biyografileri, özellikle ‘70’li yıllardan itibaren sinemanın alışıldık içeriklerinden olsa da 21. Yüzyıl’a kadar niş bir üretim alanı olarak görülüyordu. 2000’li yıllarda yedinci sanat pek çok konuda olduğu gibi müzisyen biyografileri konusunda da hız kazandı ve özellikle son 6-7 yılda bu ivme hiç olmadığı kadar tırmandı. Yan kulvardan müzik belgeselciliğinin de coşmasıyla, sinefiller için müzik odaklı içeriklerin sayısı bir hayli arttı.

Peki “Bohemian Rhapsody” macerası nasıl başladı?

Queen gitaristi Brian May, 2010 yılında BBC’ye verdiği bir röportajda, olası bir Queen filmi için prodüktörlerle görüşmeye başladığını açıklamıştı. Hem müzik hem de sinema dünyasında büyük ilgi uyandıran bu açıklamanın ardından projeyi sahiplenen ilk prodüktör Graham King oldu ve süreç başladı. Ertesi yıl, filmin bir Queen biyografisi olmayacağı, Freddie Mercury odaklı bir senaryoya sahip olacağı yine bizzat May tarafından doğrulandı. 1991 yılında hayata gözlerini yuman Mercury’yi kimin canlandıracağı ise bir süre daha gizemini korudu. 2011’in ortalarına doğru, bu ismin ünlü oyuncu Sacha Baron Cohen olduğu artık bir sır değildi. Cohen’in Mercury’ye olan fiziksel benzerliği, filmi henüz o aşamada sansasyonel bir noktaya taşımış olsa da, projenin ilerleyişi henüz rayına oturmamıştı. Brian May’in sürece fazlasıyla dâhil olması, filmin her noktasında onun fikirlerinin belirleyici olması, hem yapımcı açısından hem de senarist, oyuncu ve yönetmen seçimi söz konusu olduğunda birtakım sorunları da beraberinde getirdi. Resmi açıklamalardan özellikle kaçınılan bu kaşıntılı sürecin sonunda, tam da 2013 yılında çekimlerin başlayacağı tarihler belirlenmeye başlamışken, projenin ilk büyük sarsıntısı yaşandı: Sacha Baron Cohen, sözleşmesini feshederek filmden ayrıldığını açıkladı. İngiliz oyuncu; filmin 18 yaş altı izleyicileri de hesaba katan bir otosansür mekanizmasına kurban gideceği, bu sebeple Mercury’nin eşcinsel seks / uyuşturucu odaklı yıllarının hakkıyla anlatılamayacağı ve hayatta olan Queen elemanlarının filmi bir “Queen reklamı”na çevireceği tehlikesinden bahsediyordu. Brian May ve projeyle ilgilenen diğer Queen üyesi Roger Taylor ise zaten en başından beri Cohen’in bu rol için uygun olup olmadığından emin olamadıklarını söyleyeceklerdi. Özellikle May, Cohen’in bugüne kadar fazlasıyla “hafif” rollerle tanınan bir komedyen olmasının, Mercury’nin mirasına zarar verebileceği tehlikesi üzerinde duracak, Taylor ise Cohen’in hem Mercury’yi hem de filmi yeterince ciddiye almadığından dem vuracaktı.

Bu ilk sarsıntının ardından da işlerin yoluna konduğu söylenemez. Cohen’in ayrılmasını takiben, 2013 sonunda, Mercury rolü için Ben Whishaw ile, yönetmen olarak da Dexter Fletcher ile anlaşılmıştı. Fakat yaklaşık bir yıl boyunca yazımı bir türlü tamamlanamayan senaryo ve başlayamayan çekimler neticesinde her iki isim de takvimlerini başka işlere ayırdı. Bu durum artık bardağı taşıran son damlaydı ve nihayetinde proje bir süre rafa kalktı.

2015 sonlarında Brian May ve yapımcılar bir kez daha ellerini taşın altına sokup görüşmelere başlarken bu sefer kesenin ağzını biraz daha açmışlardı. İlk olarak bir senarist bulmayı kafaya koymuşlar ve hedeflerine, İngiliz sinemasının son yıllardaki yıldız isimlerinden Anthony McCarten’ı almışlardı. “The Theory of Everything” (2014) ve “Darkest Hour” (2017) gibi sükseli filmlere yazdığı senaryolarla adından söz ettiren Yeni Zelandalı McCarten, tıpkı o iki filmdeki gibi biyografi içerikli bu yeni projeye de heyecanla dâhil oldu ve o zamana kadar yazılan tüm senaryoları çöpe atarak, Peter Morgan’ın yazdığı ana hikâye üzerinden yepyeni bir “Bohemian Rhapsody” senaryosu kaleme aldı. Bu senaryo ilk defa hem May & Taylor ikilisi hem de yapımcılar tarafından onay alınca süreç hızlandı ve 2016 sonlarında projenin yeniden sinema ve müzik gündemine bomba gibi düşmesine sebep olan meşhur duyurusu yapıldı: “Mr. Robot” adlı TV dizisiyle dikkat çeken başrol oyuncusu Rami Malek, Freddie Mercury’yi canlandıracaktı. Yönetmen koltuğunda “X-Men” serisi ile ünlenen Bryan Singer olacak ve çekimler 2017’de başlayacaktı.

Öyle de oldu.

Bir yandan, özellikle de Queen hayranları tarafından harlanan “Malek doğru seçim mi, değil mi?” tartışması devam ederken, diğer yandan proje ilk defa rayına oturmuş ve diğer Queen elemanlarını canlandıracak oyuncuların da açıklanmasıyla çekimler başlamıştı. Dışarıdan her şey yolunda gözüküyordu fakat çok geçmeden, sette suların durulmadığı haberleri basına sızmaya başladı. Yönetmen Singer ile Malek arasında anlaşmazlıklar yaşandığı ve bu sebeple çekimlerin istenilen hızda ilerlemediği konuşuluyordu. Nihayetinde, filmin prodüksiyon aşamasının “yılan hikâyesi” tabiriyle anılmasına sebep olacak o son büyük deprem yaşandı: Yönetmen Bryan Singer, çekimlerin son haftalarında sete gelmemiş ve herhangi bir açıklama yapmamıştı. Yapımcıların tepesini attıran bu gelişme, prodüksiyonun bir süre durmasına sebep oldu. Olağanüstü birkaç günden sonra, Singer’ın hasta annesini ziyarette olduğu açıklaması yapıldı ama bizzat Singer’ın ekibi tarafından yapılan bu açıklamayı inandırıcı bulmayan yapımcılar, yönetmenin sözleşmesini feshettiler. (İlginçtir; bu fesih açıklamasının birkaç gün sonrasında çok daha vahim bir olay yaşandı ve Singer’a, 2003 yılında katıldığı bir partide 17 yaşında bir erkeğe tecavüz ettiği iddiasıyla müşteki Cesar Sanchez-Guzman tarafından dava açıldı. Yönetmenin “Bohemian Rhapsody” çekimlerinden uzaklaştırılmasının asıl sebebi olarak bu davayı gösterenlerin sayısı da bir hayli fazla.) Alelacele yapılan toplantılar neticesinde (ve bu büyük şokun sadece bir hafta sonrasında) projenin ilk aşamalarında ismi geçen Dexter Fletcher yönetmen koltuğuna oturtuldu. Ve nihayet 2018’in ilk ayında Fletcher’ın başında olduğu ekip, çekimleri tamamladı.

Kan, Ter, Gözyaşı
2010 yılında Brian May’in açıklamasıyla başlayan macera, 2018’in ocak ayında nihayete ermiş ve birkaç aylık post-prodüksiyon sürecinin de ardından “Bohemian Rhapsody”, 2018 sonunda vizyona girmek için hazır hâle gelmişti.

Başta Graham King ve Jim Beach olmak üzere toplam 10 yapımcının imzasını taşıyan, 20th Century Fox tarafından lisanslanan, Queen’in kurucuları Brian May ve Roger Taylor’ın proje sorumlusu olduğu, Freddie Mercury’yi Rami Malek’in canlandırdığı ve Queen’in 1970 yılındaki kuruluşundan 1985 Live Aid konserine kadar olan sürecini Freddie Mercury odağından işleyen “Bohemian Rhapsody”, 2 Kasım 2018 tarihinde, dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime girdi. (Filmin künyesinde yönetmen olarak sadece Bryan Singer adının geçmesinin sebebi, ABD filmcilik sektörünün önde gelen sendikalarından Directors Guild of America ile ilgili. DGA’nın yapımcılara dayattığı kurala göre, künyede tek bir yönetmen ismi yazılabiliyor. Eğer film birden fazla yönetmen tarafından çekildiyse, çekimlerin çoğunu gerçekleştiren kişi künyedeki yerini alıyor.)

Vizyona girmesiyle birlikte fırtınalar koparan ve dün itibariyle dört dalda (En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Film Kurgusu, En İyi Ses Miksajı ve En İyi Ses Kurgusu) Oscar kazanmış olan filmin bende bıraktığı izlere ve 2 saat 14 dakikalık içeriği hakkındaki genel yorumlarıma geçmeden önce çekimlere ve prodüksiyona dair dikkat çekici birkaç noktayı atlamak istemiyorum.

Rock‘n’Roll Kaostan Beslenir
Filmin toplamda 8 yıl süren prodüksiyon aşamasını kısaca özetlemek için “kaos” sözcüğü uygun görünüyor. Nihayetinde bu filmin bir rock grubu ve daha da ötesinde, tepeden tırnağa rockstar olan vokalisti hakkında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yaşanan “kaos”un tüm süreci besleyen ve sonucunda da işe görkemini katan etkenlerden biri olduğu ortaya çıkıyor. Bu kaosun, neredeyse filmin içeriği kadar konuşulan önemli anları da var. Mesela Live Aid performansının çekimleri… Her şeyden önce; filmin finali olarak kurguya yerleştirilecek olan bu sahnenin film adına çekilen ilk sahne olması, başlı başına heyecan verici bir durum. Üstüne bir de 1985 yılındaki o 17 dakikalık performansın bire bir senkron çekilmesi, işin etkileyicilik dozunu artıran bir unsur hiç şüphesiz. Özel koreograflar eşliğinde haftalarca çalışıldıktan sonra çekilen bu performans sahneleri, filmin “gerçeğe” en çok yaklaştığı anları temsil ediyor. 1985 yılında Wembley Stadyumu’na Live Aid sahnesini kuran teknik ekibin bizzat çağırılması ve onların yönlendirmeleri ile malum sahnenin bire bir replika’sının sete kurulması da etkileyiciliği artıran bir diğer unsur olsa gerek. İngiltere’de Hertfordshire yakınlarında bulunan Bovingdon Askeri Havalimanı’na kurulan bu replika sahne, CGI (Computer-Generated Imagery) yani “bilgisayar üretimli görüntü” yöntemi ile 1985 yılındaki Wembley Stadyumu’nun içindeymiş gibi görünüyor ve yine CGI marifeti olan yaklaşık 70 bin kişilik mahşeri kalabalık, bir bilgisayar oyunu havası vermemeyi başararak filmi izleyenleri adeta o stadın içine ışınlıyor ve konserin coşkusuna ortak ediyor.

Çekimlere dair dikkat çekici bir diğer detay ise Rami Malek’in bazı sahnelerde kendi sesi ile Queen şarkılarını söylemesi. Aslen bir şarkıcı olmayan ve şarkı söylemek ile ilgili herhangi bir profesyonel bağı bulunmayan Malek, filmdeki Queen prova sahnelerinde kendi sesi ile bu zor görevin altına giriyor fakat konser sahnelerinde “oyunculuk performansından feragat etmemesi adına” kendi sesini kullanmıyor. Onun yerine bazen Mercury’nin orijinal sesi, bazen de Marc Martel’in sesi kullanılıyor. Kimdir bu Marc Martel? Queen şarkılarından oluşan müzikal gösterilerle dünyayı turlayan Queen Extravaganza Tour’un vokalistlerinden biri. Yüzlerce Freddie Mercury taklitçisi arasında, sesi gerçekten Mercury’nin sesine tıpatıp benzeyen, mahir bir şahıs. Filmde yardımına başvurulan tek Queen hayranı o değil ama. Dünyanın en büyük Queen koleksiyoncusu olarak bilinen Greg Brooks da arşivini filmin prodüksiyonu için açarak çekimlere katkı sağlıyor. Filmde gördüğümüz (veya gözden kaçsa da kadrajda yer alan) pek çok kıyafet, ödül, plak, konser afişi, enstrüman detayı, aksesuar vb. Brooks’un arşivinden alınma.

Son olarak soundtrack detaylarından da bahsederek çekim notları faslını kapatalım.

Filmin vizyona girmesinden önce; 19 Ekim 2018’de plak / CD / kaset formatlarında ve dijital olarak yayımlanan 22 şarkılık soundtrack albüm, filmin açılışında da yer alacak olan bir “espri” ile başlıyor: Yapımcı firma Fox’un meşhur cıngılını, Brian May’in gitarından duyuyoruz. Albümün geri kalanında, Queen’in daha önce resmi olarak yayımlanmayan Live Aid kayıtlarının yanı sıra pek çok konser ve stüdyo kaydı var. Bir de çok enteresan bir şarkı: ‘Doing All Right’. Brian May ve Roger Taylor’ın Queen’den önceki grubu Smile’ın bir şarkısı bu. Filmde Smile bu şarkıyı çalarken Freddie’nin onları izlediğini görüyoruz. Soundtrack albümde de bu şarkının yer almasını isteyen May, hoş bir sürprize imza atarak Smile vokalisti Tim Staffell’i stüdyoya çağırıyor ve filmin soundtrack albümü için şarkıyı beraber kaydediyorlar. ‘Doing All Right’ın daha önce hiçbir kaydının olmaması da bu noktada ilginç bir detay olarak önümüze çıkıyor.

Nicelik Görkemi, Nitelik Problemi
Gösterime girdiği hafta kırmaya başladığı gişe rekorlarına, gürültülü bir şekilde süren seyirci yorumlarını da katarak oldukça yankılı bir vizyon süreci geçiren “Bohemian Rhapsody”; pek çok ödüle aday olması, pek çok ödülü kazanması ve hatta 4 dalda Oscar’ları kucaklamasıyla bu şaşaalı dönemi atlattı. Filmi ayıla bayıla beğenenler olduğu kadar, yerden yere vuranlar da vardı. Seyirci nezdinde sınıfı geçen film, sinema eleştirmenleri ve sıkı Queen hayranları tarafından olumsuz eleştiri oklarına maruz kaldı. Beğenilen taraflar; Malek’in oyunculuğu ve filmin bir konser havasında, coşkulu geçmesi üzerine yoğunlaşırken, beğenilmeyen taraflar senaryonun inandırıcılıktan uzak olması ve Queen tarihini hiçe sayan kronolojik hatalar içermesi hakkındaydı.

Peki ben sinema salonundan çıktıktan sonra ne düşünüyordum?

Öncelikle, ortada bir “film” olup olmadığı konusunda bile emin değildim. İzlediğim şeyin koca bir şaka olduğu ihtimali üzerinde duruyor, kendime gelebilmeyi bekliyordum. 134 dakikalık bir YouTube videosu ile 13 yaşındaki birkaç Queen hayranının çektiği Queen promosyonu arasında bir şeydi sanki bu izlediğim. Pek çok sahne, bir film içeriğinden ziyade ortaokul müsameresi tadındaki skeçlere benziyordu. Queen tarihine dair kronolojik hatalarla dolu senaryonun ve dünya müzik tarihine mâl olmuş bir grubun kariyerindeki -sayısız insan tarafından bilinen- gerçekleri küstahça göz ardı ederek farklı bilgiler sunan hikâyenin şokunu yaşıyordum.

Ardından film üzerine yaptığım okumalar, aklıma 2012 yılında gösterime giren “Lincoln” filmini getirdi. Steven Spielberg’ün çektiği ve ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’u anlatan film sonrasında tarihçiler ile sinema sektörü arasında yankısı bol bir tartışma yaşanmıştı. Tarihe geçmiş bir karakterin hayatını konu alan bu filmdeki bazı olayların gerçekte yaşanmadığı ya da farklı şekilde yaşandığı, tarihçilerin öne sürdüğü ana argümandı. İşin içine siyasilerin bile girdiği o süreçte, mesela filmin yanlış aktardığı bilgileri tek tek sayan Connecticut milletvekili Joe Courtney, yine de konuşmasını ters köşe bir yorumla kapatıyordu: “Bu film elbette her şeyi kılı kırk yarar derecede doğru vermesi gereken bir bilimsel dokümantasyon değil.” Lincoln döneminin uzman tarihçilerinden Kevin Levin de Atlantic’te yazdığı makalede Spielberg’e keskin eleştiriler yönelten meslektaşlarına seslenerek “Filmcilerin sanatsal amaçları ve sınırları konusunda daha duyarlı olmalıyız. Filmcileri, olmadıkları bir meslek grubundanlarmış gibi eleştirmeyi keselim. Onlar tarihçi değil, sanatçı.” diyordu. Meslektaşlarının feryatlarına kulak asmayan tarih profesörü Matthew Pinsker ise hiçbir filme tarih öğrenmek için gidilmemesi gerektiğinin altını çiziyordu.

Benzer tartışma “Bohemian Rhapsody”yi beğenenler ve beğenmeyenler arasında da yaşandı. Şahsen filmlerin “tarih kitapları” ya da “tarihi olayları bire bir aktaran resmi belgeler” olmadıklarının farkındayım elbette. Fakat işin içine “biyografi” kavramı girdiğinde, ortaya bir tarihsel sorumluluk çıktığının, en azından çıkması gerektiğinin de farkındayım. Biyografik filmler ya da kitaplar -eğer ciddiye alınmak istiyorlarsa- önemli bir görev üstlenirler: konu edindikleri ana karakterin hayatını olduğu gibi aktarmak. Bir belgesel netliği ve didaktikliğinde olmaları gerekmez belki ama kritik gerçekleri de “kurgunun hatırına” değiştiremezler. “Bohemian Rhapsody” her şeyden önce, çarpıttığı gerçeklerin teker teker sıralandığı sayısız makaleden de okuyabileceğiniz üzere, Queen tarihini manipüle ediyor. Bunu, karakter isimlerinin uydurma olduğu bir “serbest uyarlama”da kabul edebilirim ama bir biyografi filminde asla. Üstelik bu manipülasyona imza atan ekibin içinde bizzat o tarihi yaşayan, o tarihe “sebep olan” Brian May ve Roger Taylor’ın olması, işe benim açımdan mide bulandırıcı bir tat katıyor. Bahsettiğim manipülasyon; farz-ı misal, bir şarkının kaydında kullanılan gitarın markası ya da bir konserde kullanılan mikrofonun şekli gibi, nispeten önemsiz detaylardan değil, çok daha kritik yanlışlardan oluşuyor. Mesela grubun kurulma anı ve elemanların birbirleriyle tanışma şekli… Freddie’nin Mary Austin ile tanışma anı ve onunla ilişkisine dair gelişmeler… Yine Freddie’nin Jim Hutton (eşcinsel ilişki yaşadığı kişi) ile tanışma şekli ve ilişkisi… Queen’in menajer John Reid ile yaşadığı neredeyse her detay… Tüm bunların hatalı aktarıldığı yetmezmiş gibi; mesela Freddie’nin -hangi yıllara ait olduğu çok kolay bulunabilecek- pek çok kez değişen imajının, filmde yanlış yıllarda kullanılması gibi görsel hatalar ya da bir dönem Queen’in dağılması gibi farazi durumlar da can sıkıyor. Ayrıca Freddie’nin AIDS olduğunu öğrendiği anın (ve bunu gruba açıkladığı anın) da “kurgusal etkiye” kurban gitmesi yine son derece kritik ve bence küstahça bir “değişiklik” olarak öne çıkıyor.

Neredeyse her anı milyonların gözü önünde, üstelik de çok değil 30-40 yıl önce yaşanmış olayları tekrar yaratmaya kalkarken alınacak tarihsel sorumluluğu almayıp belki de en önemli vazifesini yerine getirmeyen “Bohemian Rhapsody”, girmeye cesaret edemediği konularla da dikkat çekiyor. Freddie Mercury’nin hayatını anlatma iddiasındaki filmin, bu karakterin çocukluğunu hiçe sayması nasıl bir aymazlıktır mesela? Zanzibar doğumlu Farrokh Bulsara’ya dair elle tutulur hiçbir detay yok, bunun nedeni ne olabilir? Projenin başındaki May ve Taylor’ın toplam film süresini olabildiğince “Queen reklamı” / “Queen pohpohlaması” şeklinde kullanmak istemeleri olabilir mi mesela? Dedim ya, mide bulandırıcı bir tat var, ağzımdan gitmiyor.

Zanzibar’a, Zerdüştlüğe, Farrokh Bulsara’nın İngiltere’ye göçmek zorunda kalan ailesine, bu göçün sebeplerine, ailenin neden İngiltere’yi seçtiğine ve hatta dönemin İngiltere’sine dair hiçbir arka plana, hiçbir sosyolojik ve toplumsal açıya yer vermeyen film, Freddie Mercury’nin çalkantılı uyuşturucu bağımlılığı veya sansasyonel eşcinsel seks yaşantısını da kadraja dâhil edecek iradeyi gösteremiyor. Film, odağına aldığı Queen’in bile oldukça sancılı geçen ilk yıllarına odaklanmayıp tonunu genelde “pembe dizi” kıvamında tutturmaya çalışıyor. Güzel albümler… Güzel şarkılar… Görkemli turneler… Havalı cümleler… “Biz bir aileyiz!” vurgusu… Çok mu pembe oldu? E biraz da aşk acısı, AIDS hüznü, grup içi yüzeysel tartışmalar ve patronlara şarkı satma çabası… “Mis gibi denge!” Bu basit ve inandırıcılıktan uzak kurguyu yemeyen insanlar için ortada olan şey sadece “miş gibi yapan” sahte bir güldeste.

Müjde Yazıcı Ergin’in 10 Kasım 2018 tarihli Diken yazısından bir bölüm, farklı bir yönden bakış açımı destekler nitelikte: “Radikal ve sınırları zorlayan Freddie Mercury’nin hayatına girmeye cesaret edemeyen biyografik film ‘Bohemian Rhapsody’den müziği alırsanız geriye pek bir şey kalmıyor. Çünkü filmde ‘olduğu gibi konuşan’ tek şey Queen’in müziği. Freddie Mercury, bir dönem popüler kültürün süper kahramanlarından biriydi. ‘Bohemian Rhapsody’ de bizi buna inandırmak istiyor fakat gerçek olmaya pek cesareti yok.”

Onlarca sanatçının sahne aldığı kolektif bir etkinlikteki 17 dakikalık akşamüzeri performansını Queen’in “zirve anı” olarak sunmanın ne kadar hakkaniyetli olduğu (üstelik sadece bir yıl sonrasında grubun tek başına, iki gece üst üste, toplamda 140 bin kişiye verdiği efsanevi Wembley Stadyumu konserleri varken) ya da oyunculuk övgüsüne boğulan Rami Malek’in fiziksel olarak Freddie Mercury’ye göre fazlasıyla cılız ve kısa kaldığı (hatta pek çok sahnede Mercury’yi değil Mick Jagger’ı andırdığı) gibi detaylar da filme dair olumsuz bakış açımı pekiştiriyor. Filmin genel olarak Freddie Mercury ve Queen’i işleyiş şekli; hevesli bir ergenin en sevdiği grubu anlattığı bir Facebook iletisi kadar çiğ, saf, çocuksu ve hatta yer yer gülünç, ya da müzik yazarlığına heves etmiş bir gencin ilk yazılarından biri kadar abartılı ve naif duruyor. Freddie Mercury’nin yangınlar ve fırtınalarla dolu iç dünyasına dalacak kararlılığı sergileyemeyen “Bohemian Rhapsody”, onu “başarıdan şımarmış bir rockstar” gibi genellemeyi uygun görüyor.

Elbette bir biyografi filmi, ele aldığı karakterin tüm hayatını içeriğe sığdıramaz ama “Bohemian Rhapsody” özelinde; Freddie Mercury’nin sanat okulu eğitiminden ilhamla Queen’in dillere destan “burçlar logosu”nu yaratması, İngiltere Prensesi Diana Spencer ile yaptığı gey bar kaçamağı ya da dönemin zirvedeki pop yıldızı Michael Jackson ile geçirdiği stüdyo sürecinden en az birinin filme boyut atlatacağı ihtimali de ayan beyan ortada duruyor.

Peki filmin hiç mi artısı yok? Yukarıda bahsettiğim Live Aid performans sahnesi dışında (Ki o bile hızlı kesim kurbanı oluyor bir süre sonra.); basçı rolündeki Joe Mazzello ile gitarist rolündeki Gwilym Lee’nin canlandırdıkları John Deacon ve Brian May’e olağanüstü benzerlikleri, aklıma gelen ilk unsurlar. Bir makyaj başarısı neticesinde Joe Mazzello sanki John Deacon’ın, Gwilym Lee ise sanki Brian May’in ikizi. Rock dünyasının kült filmlerinden “Wayne’s World”deki (1992) unutulmaz ‘Bohemian Rhapsody’ sahnesine gönderme niteliğinde, o filmin başrol oyuncularından Mike Myers’ın bir şekilde cast’a dâhil edilmiş olmasını da, sevimli bir artı olarak ekleyebilirim. Ama bu kadar. Gerçekten bu kadar.

Toparlayayım; tüm bu yaşananlardan sonra, öyle ya da böyle, sinema tarihine geçmiş olduğuna üzülerek tanıklık ettiğim “Bohemian Rhapsody”; inandırıcılıktan uzak senaryosu ve gülünç diyaloglarıyla öne çıkan, konu edindiği kişinin hayatını yalan yanlış aktararak o kişinin milyonlarca hayranıyla adeta alay eden, sahte bir yapım. Grubun tarihine az çok hâkim olan Queen dinleyicileri ve Freddie Mercury hayranlarının bu filme alkış tutmamalarını doğal karşılamak; bir Queen takipçisi olmasa da, farz-ı misal “The Get Down” izlemiş, “Vinyl” izlemiş, “Sonic Highways” izlemiş, “Sound City” izlemiş, müzik belgesellerinin son yıllardaki gelişimini takip etmiş sinefillerin bu yüzeysel içeriğe burun kıvırmasına şaşırmamak gerekiyor.

En nihayetinde birilerinin çıkıp “Kraliçe çıplak!” diye bağırması gerekiyor.