Duygusal Hafıza Tuzağı

“A Star Is Born” daha önce Hollywood’da üç kere işlenmiş, her seferinde çok ses getirmiş ve benzerleri pek çok ülkenin sinemasına, TV’sine, tiyatrosuna defalarca uyarlanmış bir “klasik senaryo”. Peki hikâyenin 2018 versiyonu, üzerindeki geleneksel sorumluluğun ne kadar farkında?

İnsanoğlunu bilinen diğer canlı türlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri “birey” olma bilincidir. Bu durum doğal bir evrimsel eğilim midir, yoksa özellikle sanayi devrimi sonrası toplumlar üzerine boca edilen “tüketim ve pazarlama hoyratlığı” ile iyice sahiplendiğimiz bir kapitalizm keşfi midir; bunu ancak antropoloji, psikoloji ve sosyoloji bilimleri bir araya gelerek cevaplayabilir. Peki birey olma bilinci, insana ne gibi duygusal veriler iletir? “Kendini sevme ve kendini kabul etme” eğilimi / ihtiyacı başlangıç noktası kabul edilir. Buradan hareketle; kendimizi sevdirme ve ilişki içerisinde olduğumuz diğer canlılar tarafından da kabul görme ihtiyacımız, en ilkel ve fakat hâlâ geçerli en töz psikolojik dürtülerimizdendir. Hayatın ritmine öyle ya da böyle dâhil olarak yaşamaya devam ediyorsak, bu temel dürtümüzün bize sağladığı pek çok motivasyon devrede demektir. Peki kendini sevdirme ve kabul ettirme ihtiyacı her insanda aynı mıdır? Elbette değil. Ve bu neyi sağlıyor? Spektrumun uç noktalarından ele alırsak; ya nihilist bir ruhani durumu ya da günümüzün metropol endeksli toplumsal dinamikleri içerisinde, hızla değişen hayat koşulları ve küresel atmosfer altında, teşhir dürtüsünün her zamankinden daha fazla ön planda olduğu bu “avatar’lar çağı”nda, benliğimizin fanatiği, hayranı olma ve yine buradan hareketle kendimizi “ünlü” kılma ihtiyacı sağlıyor.

Ünlü olma merakı, hevesi, beklentisi ya da farklı bir deyişle; daha fazla insan tarafından kabul, takdir ve hatta itaat görme motivasyonu, toplumların oluşmaya başladığı ilk beşeri dönemlerden beri var olan, üstelik devlet kavramının ortaya çıkmasıyla da organik bağı bulunan bir “bireysellik” meyvesi. Bu meyve, günümüzde özellikle internet ve sosyal medyanın insanları “daha görünür” kılmasıyla iyice olgunlaştı ve hemen her evin masasına servis edilmeye başladı. İşin içine psikolojik başka dürtüler de (mesela güce tapma, güçlünün haklı sayılması illüzyonu vs.) girdiğinde ünlü olabilme, “etkili” olabilme ve “sözünü, düşüncesini dinletebilme” beklentisi, aslında en geniş manzarada “bireyin varlığını anlamlı kılabilme ihtiyacı” ile alakalı.

İletişim teknolojisi bu konuda en etkili enstrüman. Tamtamlara vurarak, mağara duvarlarına resimler çizerek, dumanla, posta güverciniyle, ulakla ya da mektupla “iletişen” insanlar; elektriğin keşfiyle birlikte hızlanan teknolojik gelişimler sonucunda kitap, gazete, dergi, telgraf, telefon, radyo ve televizyon sayesinde birbirlerinden haberdar oldular. Bu kronolojik ilerleyiş, her defasında daha fazla insanın daha fazla insan tarafından duyulabilmesi olanağını da beraberinde getirdiği için, ünlü olma kavramı teknolojinin gelişim hızıyla doğru orantılı bir şekilde değişti, değişiyor. Bugün artık internet ve algoritma temelli yepyeni bir bilgi çağındayız. Dolayısıyla kişinin kendisini ifade etme biçimi, süresi, hedefi ve varlığına yüklediği anlam da bu yeni hayatın şifrelerine tabi olmuş durumda.

Sanat ise insana dair her konuda olduğu gibi, “ünlü” olma hevesiyle ilgili hikâyeler söz konusu olduğunda da oldukça geniş ve çetrefilli bir coğrafya seriyor zihin pencerelerimizin önüne. Hatta bizzat sanat kavramının ortaya çıkışının dahi insanın kendini ifade ederek etki alanı oluşturma, geliştirme ve büyütme dürtüsüyle ilintili olduğu sır değil. Tabii sinemanın bu coğrafyadan beslenmediğini düşünmek büyük yanılgı olur. Ünlü olma hevesi, insanoğluna filmler çektirebildiği gibi, bizzat filmlerin kendileri de bu hevesi konu ediniyor olabilir. Mesela ilk kez 1937 yılında gösterime giren “A Star Is Born” hikâyesi gibi.

Bir Yıldız Doğuyor, Bir Seri Başlıyor
William A. Wellman, Robert Carson, Dorothy Parker ve Alan Campbell dörtlüsü tarafından yazılan, yine A. Wellman yönetmenliğinde çekilen ve başrollerini Janet Gaynor ile Fredric March’ın paylaştığı hikâye, özetle; artık eskisi gibi gözde olmayan alkolik bir oyuncunun, sıradan ve fakat ünlü olmak isteyen hevesli bir kıza âşık olmasıyla başlıyor. Zamanla aşk büyüyor, adam giderek çöküyor, kadın giderek yükseliyor, en sonunda kadın bir yıldıza dönüşürken adam intihar ediyor. Zengin kız-fakir oğlan (ya da tam tersi) hikâyelerine benzer şekilde türlü klişelerle çevrili olan (ve 1932 tarihli “What Price Hollywood?” filminin konusu ile büyük benzerlikler taşıyan) bu senaryo, 1954 tarihli ikinci beyaz perde uyarlamasıyla hem içeriğini zenginleştiriyor hem de işe görsel ve sinematografik açıdan adeta çağ atlatıyor. Müzikallerin fırtınalar estirdiği yıllarda bir yandan müzikallerin yapısına teknik olarak uyum sağlarken aslen klasik film formatına da saygınlığını yeniden kazandıran bir etkiye sebep olan bu ikinci versiyon, Judy Garland ve James Mason’ın etkileyici başrol performanslarıyla sinema tarihinin unutulmazları arasında yer alıyor. Yıllar içinde dünyanın pek çok noktasında tiyatro oyunlarına, romanlara, filmlere ve dizilere ilham olan bu hikâye, 1976’da üçüncü kez Hollywood’da boy gösteriyor. Fakat bu kez konu iki oyuncunun değil, iki müzisyenin etrafında şekilleniyor. Başrollerde dönemin iki ünlü müzisyeni Barbra Streisand ve Kris Kristofferson’ın yer aldığı bu versiyon, hikâyenin bazı kodlarına sadık kalsa da aslında bir remake’ten (yeniden çekim) ziyade, serbest uyarlama havası veriyor ve uzunca bir süre “A Star Is Born” serisinin Hollywood’daki son temsili olarak kalıyor. Ta ki 2010’larla birlikte Hollywood bu senaryoyu tozlu raflardan indirip sektör içerisinde yeniden dolaştırmaya başlayana kadar…

Genel olarak aşk ve şöhret denklemine sarsıcı bir bakış atan ve bunu yaparken eğlence dünyasının perde arkasından seslenen “A Star Is Born”, dördüncü Hollywood teşrifi için biraz çetrefilli bir serüven yaşıyor. İlk olarak yönetmen Clint Eastwood devreye giriyor ve kadın başrol için Beyonce, erkek başrol için Christian Bale, Leonardo DiCaprio, Tom Cruise, Johnny Depp ve Will Smith gibi isimler kulislerde konuşulmaya başlıyor. Derken Beyonce’nin hamileliği, Eastwood’un da başka senaryolara odaklanmasıyla proje bir süre daha “stand by” konumuna geçiyor. Eastwood’un odaklandığı o diğer senaryolardan biri olan “American Sniper” 2014 yılında gösterime girerken, filmin başrol oyuncusu Bradley Cooper için yeni bir kapı açılmış oluyor. Şu sıralar verdiği pek çok röportajda yönetmenlik hayalinin oyunculuk hayalinden daha eski olduğunu vurgulayan Cooper, “American Sniper” çekimleri sırasında yönetmen Eastwood’dan “A Star Is Born”un yeniden çekilmeyi beklediğini öğreniyor ve ilk yönetmenlik deneyimi için bu projeyi gözüne kestiriyor. Öncelikle Eastwood’u, sonrasında da Warner Bros.’u ikna etmeyi başaran Cooper; erkek başrol için kendini, kadın başrol için ise Beyonce yerine Lady Gaga’yı düşünüyor ve proje bu hâliyle 2015 yılında Warner’dan onay alıyor. Tam da bu noktada biraz duralım ve spot ışıklarını Lady Gaga üzerinde tutalım. Zira Gaga’nın kariyer ilerleyişi, filmin bütününe dair derinlikli bir bakış açısına ve bazı alt metinlere ulaşmamızı sağlıyor.

Modern Popun Sıra Dışı Devrimcisi
Sadece ilk albümüyle gelmiş geçmiş en büyük pop yıldızlarından biri olan, bugüne kadar 140 milyonu aşkın single, 25 milyonu aşkın albüm satan, neredeyse her şarkısı, her klibi, her kıyafeti, her konseri olay olan, sadece müzikte değil modada da sansasyonlar yaratan Gaga; pop müziğin yeni devrimcisi olmakla kalmadı, 21. Yüzyıl’ın en etkileyici popüler kültür ikonlarından biri hâline de geldi.

Kabul, yaşayan en büyük pop yıldızı hâlâ Madonna. Ve onun özellikle ‘80’li yıllarda yaptıklarını -dönemin toplumsal tabularını da düşününce- asla yok sayamayız. Fakat Lady Gaga; sahne performansları, video klipleri ve özellikle de modayla (aslında tüm görsel sanatlarla) olan ilişkisi düşünüldüğünde, pop dünyasının son 10 yıldır “en sıra dışı” yıldızı. Kendisi bu konuda “Küstah görünmek istemem ama benim amacım pop müzikte yeni bir devrim yaratmak. Bu devrimi ilk Madonna gerçekleştirdi ama o 25 yıl önceydi.” diyor. Elde ettiği başarıya ulaşma süresini göz önünde bulundurduğumuzda, tablo şok edici. İlk albümü “The Fame”in (2008) üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken klipleri en çok izlenen, şarkıları radyolarda en çok çalınan isim hâline gelmiş, onunla birlikte çalışmak isteyen dünyaca ünlü moda duayenleri sıraya girmişti. Sosyal ağlardaki en popüler müzisyen unvanını da uzun süre koruyan Gaga, Forbes dergisinin Haziran 2010 sayısındaki raporundan itibaren her yıl dünyanın en ünlü 100 ismi arasına girmeyi de başarıyor. New York Times’ta yayımlanan bir haberde “Lady Gaga” kelimelerinin Global Language Monitor tarafından son 10 yılın en moda kelimeleri arasına sokulduğundan bahsediliyor. Müzik tarihinde sadece birkaç yılda bu kadar popüler olabilen kaç isim aklınıza geliyor?

Yaratıcılığının müzikal değeri kadar görselliğine de önem veren Gaga; “Şarkı bestelerken sahne kıyafetlerimi düşünerek hareket ediyorum. Bu tamamen ‘hepsi bir arada’ gösteri sanatı. Benim için her öğe bir araya gelerek gerçek bir öykü oluşturur ve bu da ortaya sanatsal bir görkem çıkarır. Bu görkemi pop müziğe geri getirmek istiyorum. Görsellerin çok güçlü olmasını istiyorum ki bu deneyimi yaşayanlar her parçamızı yiyip tadabilsinler.” diyor. Bununla da yetinmeyip, özellikle ödül törenlerinde giydiği sansasyonel kıyafetlerin her biri için felsefi bakış açıları ortaya koyuyor ve işe sadece görsel açıdan değil, arkasında yatan anlam ve “gönderme” açısından da yaklaşılmasını istiyor.

28 Mart 1986’da, İtalyan asıllı Germanotta çiftinin ilk çocuğu olarak New York’ta dünyaya gelen Gaga’nın gerçek adı Stefani Joanne Angelina. 4 yaşında piyano çalmaya başlıyor, 13 yaşında ilk piyano baladını yazıyor. 17 yaşında girdiği New York Üniversitesi’nde aslen müzik eğitimi alırken sanat tarihi, din, sosyal bilimler ve siyaset derslerine de katılıyor. Bir süre sonra sahne hevesi ağır basıyor ve okuldan ayrılarak müzik kariyerine odaklanıyor. Kulüplerde dansçılık ve DJ’lik yaptığı sırada tanıştığı yapımcı arkadaşı Vincent Herbert sayesinde; Famous Music Publishing altında “çırak söz yazarı” olarak çalışmaya başlıyor ve bir süre sonra Britney Spears, New Kids on the Block, Fergie, Pussycat Dolls gibi pop devleri için şarkı sözleri yazmaya başlıyor. Derken, dünyaca ünlü R&B yıldızı Akon, bir şarkısında onu geri vokallerde kullanıyor ve hemen o an potansiyelini keşfedip araya Interscope-Geffen-A&M yöneticisi Jimmy Iovine’i sokuyor, böylece Gaga’nın profesyonel şarkıcılık kariyeri başlamış oluyor. David Bowie ve Freddie Mercury (Lakabı “Gaga”, bir Queen şarkısı ‘Radio Ga Ga’dan geliyor.) gibi çok yönlü müzisyenlerin yanı sıra Madonna ve Michael Jackson gibi pop ilahlarından da etkilendiğini belirten Gaga; 2008’de yayımladığı ilk albümü “The Fame”de sıradan bir insanın nasıl şöhret sahibi insanlar gibi hissedebileceğini anlatıyor. Ayrıca kendi şöhret merakına geniş yer verdiği gibi, genel olarak zengin ve ünlülerin hayat tarzı ile ilgili imgelere de sıklıkla başvuruyor. Partiler, tek günlük ilişkiler ve seks gibi kavramlar albümün hamurunu oluşturuyor. Henüz ilk albümünden sonra kendi imaj ekibi Haus of Gaga’yı kuruyor. Albümün bir yıl sonra yeni şarkılar eklenen uzatılmış versiyonu “The Fame Monster” ise konsept olarak Gaga’nın 2008-09 arasındaki turne döneminde şöhretin karanlık yanlarını fark etmesini işliyor. Ona göre bu albümler, içerik anlamında bir “Yin & Yang” oluşturuyor. 2011 yılında yayımladığı ikinci albümü “Born This Way” ile zirvede geçici değil kalıcı olma hedefinin altını çiziyor ve özellikle cinsiyet / cinsellik temalı özgürlük çağrılarıyla cesur yeni dünyanın takdirini topluyor. 2013 yılında yayımladığı üçüncü albümü “Artpop”ta ise hedeflediği pop devrimini gerçekleştirdiğini beyan eden bir yıldız karşımızda duruyor. Pop müziğin bir sanat dalı olarak görülmemesi, diğer pek çok müzik türünün yanında hafife alınması ve gelip geçici bir gençlik hevesi gibi algılanması klişelerine adeta savaş açıyor. Bu savaşı kazanıp kazanmadığı meçhul, fakat 2016’ya gelindiğinde yayımladığı “Joanne” albümü ile artık odağında bu savaşın olmadığını, temel mesele olarak kendine “iyi şarkı yazarlığı” hedefini seçtiğini gösteriyor.

Peki Lady Gaga neden seviliyor? Bana kalırsa bu durum öncelikle kendi türü dâhilinde çok iyi şarkılara, çok etkileyici bir görsel sunum ile imza atmasından kaynaklanıyor. İlk ve değişmez sebebin bu olduğunu varsayıyorum. Ötesi, karakterinin ve hayata bakış açısının ona kazandırdıkları. Cesaret ve mükemmeliyetçilik gibi…

Bir dönem hermafrodit (hem erkek hem de dişi üreme organlı birey) olduğu söylentileriyle gündemi meşgul eden Gaga; menajerleri aracılığıyla bunu yalanlamış ve “Ben burada kültür ve sanat adına yeni bir şeyler yaratıyorum. Bir kapı açıp sizi partiye davet ediyorum. Kadın veya erkek olmam ne fark eder?” çıkışıyla cinsiyetçi tüm bakış açılarını karalamıştı. Öte yandan; “little monsters” (“küçük canavarlar”) olarak isimlendirdiği hayranları arasında eşcinsel oranı bir hayli fazla. (Bu da aslında Madonna ile bir başka ortak noktası.) Eşcinsellerin haklarını savunan sivil toplum kuruluşlarıyla her daim yakın temas içinde ve genel olarak toplumsal konularda adaletten, özgürlükten, ilerici düşünceden yana. Doğal olarak; değişen dünyanın popüler kültürdeki yeni simgelerinden biri hâline gelmesi, tüm bunlar düşünüldüğünde kaçınılmaz bir vaka.

Peki Lady Gaga’nın yeni bir “A Star Is Born” filmi için ideal başrol olduğundan söz edebilir miyiz? Bu elbette göreceli cevaplara gebe bir soru. Öncelikle stüdyo (Warner Bros.) için riskli bir tercih olduğu ortada. Zira “A Star Is Born” filmleri, ortalama sinema izleyicisine yönelik birer “aile filmleri”dir günün sonunda. Ve bu yeni versiyonu izleyecek ailelerin pek çoğu için Gaga biraz tekinsiz, fazla açık seçik ve hatta “karanlık” bir figür. Bugün ABD’de sinema bileti tüketimi konusunda hâlâ çok önemli bir payı elinde bulunduran muhafazakâr aile yapısına dâhil milyonlar için Gaga’nın; söz gelimi bir Beyonce, bir Jennifer Lopez, bir Taylor Swift ya da bir Alicia Keys gibi toplumsal değerlere nispeten daha uygun / daha yakın isimlere nazaran daha “tehlikeli” algılandığı bir gerçek. Fakat yine de henüz ilk albümünden itibaren şöhret teması ile kurduğu bağ, bu temanın etrafında şekillendirdiği kariyer hamleleri ve sadece bir şarkıcı veya dansçı olmanın ona yetmeyeceğini her daim belli eden sanatsal duruşu, ona bu rolün yakışabileceği konusunda pek çoklarını ikna etmiş olmalı. Şahsen “American Horror Story”deki oyunculuk performansını -ve bu performansıyla kazandığı Altın Küre ödülünü- bir kıstas kabul etmesem de, bir Netflix belgeseli olan “Gaga: Five Foot Two” (2017) beni Gaga’nın her hamlesinde -klişe ama yerinde bir tabirle- “yüreğini ortaya koyduğuna” inandırdı. Üstelik şarkı söyleme konusundaki üstün yeteneğiyle, üzerindeki “riskli” etiketinin üstesinden geleceğini de önce Cooper’a, ardından Warner yönetimine kanıtlamış olmalı.

Peki Ya Bradley Cooper?
2000’li yılların başında profesyonel oyunculuk kariyerine adım atan, 2009 tarihli efsanevi komedi filmi “The Hangover” ile yıldızı parlayan ve Hollywood’un son 10 yılda giderek en gözde jönlerinden biri hâline gelen 1975 doğumlu oyuncu, sinemanın yanı sıra müziğe olan ilgisiyle de biliniyordu ve “A Star Is Born”un müzisyen temalı üçüncü filmine yeni bir yorum getirme konusunda kendisine güveniyordu. Yine de; oyuncu kimliğiyle projenin altından rahatlıkla kalkabilecek olsa da, hem oyuncu hem yönetmen olarak filmin başına geçecek olması kafalarda soru işareti yaratıyordu. Bu seçimin kendi içinde avantajlı ve dezavantajlı yanları vardı. Uzun yıllardır yönetmenlik hayaliyle yanıp tutuşan Cooper için “A Star Is Born” güvenli bir ilk adım sayılabilirdi. Sonuç itibarıyla şablonu ve sınırları belli bir senaryo, seyircisi neredeyse garanti bir seri. Yaratım ve çekim aşamasında pek çok zorluğu minimuma indirecek unsurlar bunlar. İlk yönetmenlik deneyiminde sıfırdan bir hikâye yerine, bir “yeniden çekim” ile işe koyulması bu açıdan kabul edilebilir bir kolaylık. Ve fakat hikâyenin önceki üç örneğinin de kendi dönemlerinde birer fenomen olması, yeni bir versiyon için aynı zamanda büyük bir baskı ve beklenti yaratması açısından da olumsuz bir durum teşkil ediyordu. Cooper hikâye işleme noktasında kolay seçenekle yola çıkarken, üzerindeki sorumluluk ve serinin tarihsel süreçle yaratmış olduğu ağırlık noktasında zoru seçmiş oluyordu.

Hayaller: Hem Aşk Hem Şöhret, Gerçekler: Ne Aşk Ne Şöhret
Bu yaz Venedik Film Festivali’nde dünya, 1,5 ay sonraki FilmEkimi’nde ise Türkiye prömiyeri gerçekleştirilen “A Star Is Born” çok kısa bir süre içinde son yılların en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Daha ilk fragmanından itibaren “ödül töreni canavarı” olacağından söz edildi, filmin pek çok açıdan serinin en iyisi olduğu yazıldı, söylendi.

Şahsen filmin etrafında oluşturulan bu büyük beklenti ve algı trafiğinin biraz rahatlamasını ve filmin gündemden biraz düşmesini bekledim “A Star Is Born”u sinemada deneyimlemek için. Yine de; 135 dakikanın sonunda salondan çıktığımda, filmin bende yarattığı hisler ile genel olarak sinema dünyasında yarattığı hislerin arasında uçurum olduğunu fark ettim.

Öncelikle filmin benim açımdan artılarından bahsederek içeriğe dair okumama başlayayım, sonra -daha fazla vaktimizi alacak olan- eksilere geçeriz.

Konusu itibarıyla “her dönemin filmi” özelliğini koruyan “A Star Is Born”un bu son versiyonu, doğal olarak, konser çekimleri açısından bir önceki versiyonuna göre seyirciyi daha kucaklayan cinsten. (Coachella ve Glastonbury gibi dünyanın en büyük müzik festivallerinde çekilen bu sahneler, prodüksiyon açısından filmin zirve anlarını temsil ediyorlar.) Bradley Cooper’ın -bizzat kendi tecrübeleri ve filmdeki karakteriyle ilgili Pearl Jam vokalisti Eddie Vedder’dan tavırsal birtakım doneler kapmasıyla- sarhoş rockstar rolünde pek sırıtmaması ve Gaga’nın -onu ilk kez bu film ile tanıyan sinema izleyicisine nedense olağanüstü gelen- sade ve abartısız oyunculuğu dikkat çekiyor. İkilinin bu film için sıfırdan yazdıkları şarkıların da -bazı performans sahnelerinde kaçak güreşseler de- vasat üzeri country, klasik rock ve retro pop örnekleri olduğunu söyleyebilirim. Bir de önceki üç filmin pek bulaşmadığı “yan hikâye” (Belki ilk filmdeki büyükanne karakteri bir istisna sayılabilir.) konusunda bu filmin ayrıcalıklı bir değeri var. (bkz: Jackson Maine ile abisi Bobby Maine’in ilişkisi) Bunlar dışında filmin bende bıraktığı olumlu bir intiba ise neredeyse yok.

Her şeyden önce, temelde bir “aşk filmi” olan “A Star Is Born”, 4 serilik Hollywood serüveninde ilk kez bu denli “suni” bir aşk ile beyaz perdede boy gösteriyor. Ne Gaga’nın canlandırdığı Ally karakteri ne de Cooper’ın canlandırdığı Jackson karakteri birbirlerine olan aşkları konusunda sahici bir etki yaratmayı başarıyor. Fazla yüzeysel, fazla ezber, fazla “oldu bitti” bir aşk bu. Asıl hedefi, izleyiciye bu aşkın inandırıcılığını geçirmek olan senaryo, nispeten daha önemsiz detaylarla ilgilenirken filmin can damarını hiçe saymış oluyor. Yönetmenlik ve başrol performansının yanı sıra senaryo yazımında da payı bulunan Cooper’ın, filmin belki de en önemli unsurunda bir “duygu hafızası” tuzağına düştüğü belli oluyor. Önceki üç filmin ve yarattıkları devasa toplumsal, duygusal, sinematografik “ezber”in, iç dünyamızdaki bazı kodlarla fazla özdeşleşmiş olması, sanki yeni filmin anlatım dilinde bazı detaylara değinmeye gerek olmadığı yanılgısı yaratmış. Sanki Cooper, “bu iki karakterin birbirlerine âşık olacağı zaten belli, diğer konulara odaklanalım” tarzında son derece amatör ve tuhaf bir yönteme başvurmuş. Hal böyleyken; iki ana karakterin birbirine olan aşkı konusunda yeterli bir inandırıcılık sunamamış olan filmin, bu iki karakterin romantik / hüzünlü sahnelerinde genellikle seyircinin gözyaşlarına oynaması da kabak gibi ortaya çıkan itici bir unsur olarak dikkat çekiyor. Özellikle son 100 yılın modern, şehirli kadını için bir arzu nesnesi hâline gelen / getirilen “yakışıklı ama serseri” erkek karakter özlemi ile hayatlarını geçiren kadınların Jackson karakterinden, uğruna şarkı yazacak kadın özlemi ile hayatlarını geçiren erkeklerin ise Ally karakterinden etkilenmesi belki normal görülebilir ama her iki tarafın da karşı cinste aradığı özellikleri filmde bulması, filmin kendi dinamikleri içinde sanatsal başarısından ziyade, izleyicinin beklenti ve açlığına dair bir veri oluşturuyor.

Ally karakterini ele alalım. Geçmişine dair doğru düzgün bir doneye ulaşamadığımız için, bugününe dair davranışsal tutarlılığı konusunda kafamızda hep bir şüphe oluşuyor. Neden garson? Neden babasıyla yaşıyor? Babası neden şoför? Neden o evde yaşıyorlar? Neden drag queen’lerin sahne aldığı bir yerde şarkı söylüyor? Bunlar filmde sadece birkaç cümle ile bile açıklanabilecek, kurguda fazla yer kaplamadan Ally karakterine dair derinlik yaratabilecek detaylar. Jackson karakteri bu açıdan daha doyurucu ama onun da başka problemleri var. Kariyerinin zirvesinden çöküşüne geçen süreç çok hızlı ve birçok açıdan “anlamsız”. Sanki burada da ilk üç filmi izlemiş izleyicinin duygu hafızasına güvenilmiş ve “erkek başrolün kariyeri, alkol problemi nedeniyle çöküşe geçer” özeti hiç derinleştirilmemiş. Anne-baba-abi ilişkisi açısından çok zor bir çocukluk geçirmiş olması, kulağındaki duyma problemi, hatta çocukken dahi intihara yönelmiş olması gibi detaylar, en azından Ally karakterine nazaran ortaya daha fazla done çıkarıyor olsa da, yine de filmin sonuna geldiğimizde Jackson karakterinin intiharının bir “A Star Is Born” geleneği olması dışında “elle tutulur” bir sebebi görülmüyor. Ödül töreni skandalı ve bir süre rehabilitasyon görmesi dışında daha sert ve ciddi sebeplere ihtiyacı olmalıydı intihar için. İlk üç filmin bu açıdan daha inandırıcı, hiç olmazsa daha “tolere edilebilir” bir ilerleyişi vardı.

Yeniden Ally karakterine dönecek olursak; kadın başrolün, hikâye gereği “ünlü olma hırsı”na sahip olması gerekiyor. İlk üç filmdeki kadın karakterlerin en belirgin özelliklerinden biri budur. Hepsi ünlü olmak için çabalar. Bu filmde Ally sadece istiyor, hedef hâline getirip hırs yapmıyor. Hatta burnu hakkındaki olumsuz bir yorum yüzünden bu hayalinden neredeyse vazgeçiyor. Bu da senaryoda temel bir boşluk doğuruyor. Zira ortada öyle bir hırs olmayınca, ünlü olma hedefine varılmasını sağlayan erkek karakterin önemi de azalmış oluyor. Ayrıca Ally karakteri babası tarafından desteklenen değil de kösteklenen biri olsaydı, günlük iş hayatında ezildiğine ve hor görüldüğüne dair daha inandırıcı detaylar izlemiş olsaydık, bu zor hayattan kurtulma planı çerçevesinde ünlü olmayı bir “ölüm kalım” meselesi hâline getirmiş olsaydı, işte o zaman Jackson karakteri onu ilk kez sahneye, binlerce kişinin önüne çıkardığında çok daha etkileyici, güçlü ve özdeşleştirici bir tepki uyanırdı izleyicide. Evet, ünlü olmak isteyen potansiyel sahibi birinin o hedefe varana kadar “ezilmesi”, türlü badireler atlatması çok sık rastlanan bir hikâye klişesidir ama seyircide / okuyucuda empati yaratma konusunda genellikle işe yarar, görevini yapar, etkiyi katlar. Cooper’ın filmi bu açıdan da topu izleyicilerin duygu hafızasına atıyor ve sanki, “nasıl olsa Ally’nin türlü badireler atlatmış bir karakter olduğunu düşüneceklerdir” bakış açısı ile sığ kurgusuna devam ediyor. Küçük ama kritik bir örnek; bar sahnesinde çok hızlı bir şekilde sinirlenip tanımadığı bir adamı yumruklayacak kadar coşan Ally’nin böylesi agresif bir tarafı olduğuna dair film başka hiçbir veri sunmuyor.

Öte yandan; tıpkı Jackson’ın çöküşünün çok yüzeysel ve hızlı olması gibi, Ally’nin yükselişi de bir o kadar hızlı ve yüzeysel. Ally’nin; filmin deyimiyle “söyleyecekleri olan kadın”dan, gerçek hayattaki Lady Gaga’nın kötü bir izdüşümüne dönüşme hızı komik oranda inandırıcılıktan uzak, hatta filmden gerçek bir kopuş sağlayacak kadar çiğ. Müzik dünyası dinamiklerinden bihaber olan sinema izleyicisi bu sürecin (özellikle de Ally ile menajeri arasındaki diyalogların) fazla “ezber” olduğunu fark edememiş olabilir ama gerçek müzikseverler ve popüler kültür takipçileri bugünün dünyasında işlerin bu şekilde basit olmadığını, daha doğrusu ‘90’lardan kalma ezberlere bu kadar yaslanmadığını bilirler.

Filmin göze batan diğer olumsuz unsurlarından biri de; “günümüz dünyasının” sanatsal içeriklerden beklediği, hatta bu beklentinin yavaş yavaş bir dayatmaya dönüştüğü “çeşitlilik” konusunda öne çıkıyor. Hikâyedeki yeri ve sebebi tam olarak belli olmayan, sırf Gaga’nın LGBTQ kitlesindeki popülerliğini yok saymamak için eklenmiş gibi duran Drag Queen sahneleri ve filmde hiç siyahi yok sanılmasın diye eklenmiş gibi duran Dave Chappelle’li sahneler fazlasıyla “yama” niteliği taşıyorlar. Ayrıca filmde bir tür “rock vs. pop” ya da “country vs. pop” çekişmesi illüzyonu mevcut. Keşke bu durum bir illüzyondan ibaret olmayıp gerçek bir çekişmeye dönüşseydi. En azından hikâyenin derinliği artardı. Ya da en azından keşke iki ana karakterin aynı türde müzik yapması alternatifine başvurulsaydı. Bir diğer olumsuz nokta da, filmin “zamanının” bulanık olması. “A Star Is Born” 2018; erkek karakter Jackson açısından bir ‘70’ler filmi gibi dururken (müziği, imajı, yaşadığı ev vs.), kadın karakter Ally açısından bir ‘90’lar filmi gibi duruyor. YouTube detayı dışında filmin günümüzde geçtiğine dair bir ibare neredeyse bulunmuyor.

Sonuç itibarıyla, bir aşk hikâyesi üzerinden aslen “Amerikan Rüyası”nı işleyen ve bunu da klişeler üzerinden gerçekleştiren “A Star Is Born”un, pek çok açıdan olağanüstü bir hızla değişen bugünün dünyasında hâlâ ilgi çekiyor olmasını önemli ve şaşırtıcı bulurken, konunun dördüncü filmde hâlâ bu denli yüzeysel işleniyor ve sadece seyircinin duygusal hafızasına güvenilip aklının ve mantığının hiçe sayılıyor olmasından hicap duyuyorum. Toparlayacak olursak; temel mesele, bir aşk filminin, aşk konusunda karikatürize bir seviye dışına çıkamadan, aşk hakkında büyük büyük laflar ederek kendini komik duruma düşürmesi. “A Star Is Born” serisi söz konusu olduğunda pek çok açıdan çıtanın hâlâ 1954 tarihli ikinci film olduğunu düşünüyor, ayrıca Lady Gaga’nın bu son film ile ilgili verdiği röportajlarda performansını ve projenin tamamını neredeyse kariyerinin tepesine yerleştirmesini bir akıl tutulması olarak değerlendiriyorum. Müzisyen kimliğiyle bugüne dek yaptıklarının, böylesi sorunlu bir filmde başrol oynayarak gölgede kalmasını istemiyorum. Ayrıca filme verilen / verilecek ödüllerle ilgilenmiyor, endüstrinin kısırlığı ve vasatlığı konusunu başka yazılara saklıyorum.

Filmin müzik içeriğine gönderme niteliğinde bir teşbih ile de noktalıyorum; “A Star Is Born”un 2018 versiyonu, serinin üçüncü filminin daha dinlenebilir bir remiksi gibi duruyor. Ama laf aramızda; serinin üçüncü filmi zaten ilk iki filmin kötü bir remiksiydi.