İşçisin Sen İşçi Kal

Sadece 2018’in değil, son yılların en dikkat çekici bağımsız filmlerinden “Sorry to Bother You” ABD’nin kronikleşmiş ırkçılık sorununu absürt komedi üslubuyla sersemletiyor ve distopik unsurlarıyla hikâyesini zenginleştirip hedef tahtasına kapitalizmi yerleştiriyor. Bu büyülü gerçeklik bugünün dünyasına sesleniyor.

11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen ve sadece ABD’nin değil, tüm dünyanın diplomasiden daha uzak, daha fevri, daha popülist bir siyasi iklime geçişini hızlandıran o korkunç saldırıyı canlı yayında anbean izlemiştik. Olayın şoku ve sarsıntısı henüz tazeyken George W. Bush önderliğindeki ABD dış politika refleksi; “özgürlük ve insani yardım başlığı altına saklanan intikam ve rant arayışı” ile yeni cesur dünyanın “kurallarının” neler olacağına dair ipuçlarını önümüze sermeye başlamıştı bile. Sonuçlarını hâlâ, özellikle de Orta Doğu topraklarında yaşamaya devam ettiğimiz bu refleks bugün Batı Dünyası’nın çare bulmak zorunda kaldığı bir canlı bombaya dönüşmüş durumda. 11 Eylül ile ilgili yazılacak, araştırılacak, öğrenilecek “hâlâ” çok şey var ama öte yandan, burada konuyu getireceğim nokta, ABD’li hip hop grubu The Coup ile tanışmam.

Saldırının üzerinden henüz birkaç ay geçmişken, o sıralar yakından takip ettiğim(iz) ABD ana akım medyasındaki bir haber hayli ilgimi çekmişti. Oakland çıkışlı The Coup’dan bahseden bu haber, grubun yeni albümünün (“Party Music” – 2001) kapak görselindeki şaşırtıcılığın altını çiziyordu. Haziran 2001’de tasarımı tamamlanan ve Eylül 2001’de yayımlanacak albüm için baskıya hazırlanan kapak görselinde grubun iki üyesini Dünya Ticaret Merkezi önünde görüyoruz. Buraya kadar belki her şey normal ama grup elemanlarından birinin (Boots Riley) gitar tonlama cihazını patlayıcı kumandası olarak kullanıp “İkiz Kuleler”i bombalamış olması tüm manzarayı altüst ediyor. O meşum saldırıdan birkaç ay önce, kapak görselindeki bu durumun (yani kulelerin yerle bir edilmesinin) bizzat yaşanabileceğini tabii ki tahmin etmeyen The Coup elemanları, 11 Eylül Saldırıları’ndan sonra albüm çıkış tarihini birkaç ay ertelemek, kapak görselini değiştirmek ve durumun tamamen tesadüfi olduğunu vurgulamak zorunda kalmışlardı. İşte The Coup’dan haberdar olmam da böyle başlamıştı.

Hâlihazırda gitar müziğinin yeni açılımlarına yelken açmış ve rap ile metal’in o dönemlerde bir fırtınaya dönüşmeye başlayan flörtünün etkisine kapılmışken, politik bilinci ön planda olan, kafiye ve melodi düşkünü bu protest grubu keşfetmek beni mutlu etmişti. 1991’de kurulmuş, ben onları keşfedene kadar 4 albüm yayımlamış ve özellikle ABD’nin batı yakasında kült statüsü kazanmış The Coup, “Party Music” sonrasında çalışmalarını yavaşlatmış olsa da grubun frontman’i Boots Riley, Tom Morello ile birlikte kurduğu Street Sweeper Social Club ile radarımda kalmaya devam etti. Yıllarca The Coup ile imza attığı albümlerde devrim çağrılı kışkırtıcı bir üslup benimseyen Riley aslına bakarsınız bir sinema öğrencisiydi. Fakat karşısına erken yaşlarda çıkan albüm kontratı fırsatını geri çevirmeyerek kariyerini The Coup üzerinden şekillendirmişti. Son olarak 2012’de yayımladıkları “Sorry to Bother You” adlı albümleri sonrasında sessizliğe gömülen The Coup, şu sıralar yeniden gündemde. Çünkü Boots Riley o albümle aynı adı taşıyan ilk uzun metraj filmi ile yönetmenlik kariyerine start verdi.

Bugünün Sokakları, Yarının Kâbusları
Sinema sanatı kullanılarak anlatılan hikâyelerde beşeri konular başı çeker. Fakat toplumsal problemleri aktarma konusunda sinemanın doyuruculuğu hâlâ tartışılıyor. Geçmişle hesaplaşma noktasında üzerine düşeni yapmaya çalışan yedinci sanat, günümüzün kitlesel sorunlarına yeterince hızlı cevap veremiyor. Yine de bu konuda istisnalar yok değil. Boots Riley’nin 2011’de yazmaya başladığı, 2012’de tamamladığı, uğruna bir konsept albüm yarattığı “Sorry to Bother You”su işte bu istisnalardan biri.

Bu yılın başında Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yapan, yaz aylarında da ABD’de genel gösterime giren film; izleyiciyi kapitalizm, ırkçılık, bilim kurgu, absürt komedi, fantezi ve distopya kavramları arasında rengârenk bir yolculuğa çıkarıyor. 2 saate yaklaşan süresi tamamlandığında “Ben ne izledim az önce?” hissiyatıyla sizi koltuğunuza mıhlıyor.

Amerika kıtasının keşfinden Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşuna kadar sirayet eden ve yeni kıtanın temel problemlerinden biri olan ırkçılık konusu (beyazların başta siyahiler olmak üzere diğer ırk mensuplarına tahakkümü) bugünün dünyasında nasıl kapitalizm ile kol kola ilerliyor ya da bugünün Amerika sokaklarında vahşi kapitalizm nasıl hissediliyor diye merak ediyorsanız “Sorry to Bother You” size ilginç bir yolculuk vadediyor.

İşsiz ve siyahi bir genç olan Cassius “Cash” Green’in bir telemarket firmasında işe başlamasıyla yaşadığı enteresan olayları konu edinen ve bu olaylar sırasında günümüzün sosyo-ekonomik çıkmazlarına değinerek distopik bir kara mizah eserine imza atan Boots Riley aslında tam olarak bir “yönetmen filmi” ortaya çıkarmış durumda. “Sorry to Bother You” sizi astronomik bütçeli reklam kampanyalarıyla ya da Hollywood yıldızlarıyla dolu dev oyuncu kadrosuyla tavlayacak bir film değil. Bu, baştan aşağıya Boots Riley’nin kültürel ve sosyal birikimi ile oluşturduğu, “söyleyecek sözüm, anlatacak derdim var” ifadesi. Rap yaptığı yıllarda da “sadece sanat yetmez, sokağa çıkmak ve örgütlenmek lazım” düsturu ile hareket eden işçi sınıfı aktivisti Riley, beyaz perdedeki ilk denemesinde odak noktasına “Black Lives Matter” aktüalitesini koymuş gibi görünse de aslında genel resimde daha temel bir soruna, kapitalizme “nanik” yapıyor. İnsanları paraya ve güce muhtaç hâle getiren günümüz ekonomik yapısının aslında yüzyıllar öncesinin kölelik düzenini devam ettirdiğini savunan, bu açıdan hak vermemenin pek mümkün olmadığı Riley, biraz acemi bir heyecana kapılarak mesajını biraz “kör göze parmak” veriyor olsa da; filmin absürt komedi yapısı, bu mesajın “didaktikliği”ni hafifletiyor ve hızlı kurgu, yer yer video klip estetiği, müzik kullanımı, kıyafetler derken bir “urban çizgi roman” havası yakalanıyor. Riley ayrıca emeğin sömürülmesi, bireyi iş hayatında “başarılı” yapan faktörler ve bunun sosyal hayata yansıması gibi temaları işlerken adeta şov yapıyor. Ayrıca kariyer kaygısı ile çevrili özel hayat, grev kültürü, otoriteye başkaldırı, günümüzün viral video ve sapkın yarışma çılgınlığı, siyahilerin beyazlar tarafından hangi kültürel kodlarla fişlenmiş olduğu (mesela tüm siyahileri rap’çi sanmak), geçim derdi ile çevrili feminizm gibi konuları distopik bir satir estetiği içinde sunarken, bilim kurguya göz kırpan unsurları ile filmi özellikle ikinci yarısında her daim ilginç ve özgün kılmayı başarıyor. İşin absürt komedi yoğunluğu izleyiciye kahkaha attıracak düzeyde değil ama zaten hedeflenen de bu değil. Riley, film boyunca komedi unsurunu “kara” tutmaya özen gösteriyor. Üstelik yer yer absürt, yer yer bilim kurgu unsurlarına rağmen, filmi beğenen ya da beğenmeyen hemen herkesi hikâyenin “günümüzü yansıtmayı başardığı” noktasında birleştiriyor.

Peki filmin eksileri var mı? Kapitalizm eleştirisi, içinde bulunduğumuz çağda son derece gerekli ama yüzeysel örnekleri yüzünden zaman zaman kabak tadı verdiği de bir gerçek. Eleştirirken eleştirdiği şeye dönüşenler yüzünden ya da bilim kurgu destekli, distopya içerikli düzen eleştirisinin “payından” kapma hevesi sebebiyle sinema sanatının yıprandığı da bir gerçek. “Sorry to Bother You” kapitalizm eleştirisi konusunda kusursuz bir örnek sayılmaz ama konuyu ele alış şekli, üslubu ve estetiği sayesinde türdeşleri arasından sıyrılıp nüktedan bir konuma ulaşıyor. Öte yandan, ana karakterin (Cash) özel hayatı ve arkadaş grubuyla ilişkisinin biraz yapay durması ve filmdeki Asyalı karakterin (Steven Yeun’un canlandırdığı Squeeze) sadece “ırk çeşitliliği” sağlansın diye kadroya eklenmiş gibi durması da göze batıyor. Ayrıca filmde işlerin iyice karışmaya başladığı son çeyrekteki Malcolm X göndermesinin de altı doldurulmuyor. Yine de bu eksiklikler, filmin genel açıdan insicamını ve nefasetini etkilemiyor.

Sonuç itibariyle “Sorry to Bother You” bize “uyanın” demek yerine, uyurken gördüğümüz absürt rüya olmayı tercih ediyor. Kapitalizmin insanları köleleştirmek için neden ırkçılığa ihtiyaç duyduğunu merak etmemizi sağlıyor. Emeği kutsal gören ve tüm yaşamın temeline emeği koyan bir beynin, bugünün adaletten uzak dünyasına attığı alaycı ama öfkeli bakışı simgeliyor. Boots Riley size derdini anlatıyor ve bunu yaparken sizi sıkmıyor. Sadece bu bile sosyal medya çağında dikkat eşiği saniyelerle ölçülen kitleler söz konusuyken önemli bir başarı. “Sorry to Bother You” adlı albümle müzikal kariyerini donduran The Coup’yu “Sorry to Bother You” filminin “Sorry to Bother You – The Album” adlı soundtrack albümü için yeniden toplaması ise tam da filmin absürtlüğüne yakışacak bir detay olarak akıllara kazınıyor. Riley’nin The Coup ile gelecek planları belirsiz olsa da, afro saçlı bu çılgın, sıradaki film projesi için “düşünen sinefil”i kendi heyecanına ortak etmeyi başarıyor. Bu heyecanı takip edeceğim.