Kültürel İletişim Sanatı

Yayıncılığın yakın tarihine damga vurmuş Rolling Stone dergisi için bir “kültür markası” diyebiliriz. 51 yıldır ayakta olan bu heybetli ekolün tanıklık edip aktardığı unutulmaz hikâyeleri özetlemeye çalışan “Rolling Stone: Stories from the Edge” belgeseli ise internetin matbuat tabutuna son çivileri çaktığı günümüzde, üzerinde düşünmeye değer bir yapım.

Okuduğum ilk dergiyi hatırlamasam da henüz ilkokul çağlarındayken dahi saatlerimi dergi sayfaları arasında geçirdiğimi hatırlıyorum. Yaz tatillerinde A4 sayfalarla ya da boş defterlerle evde kendi dergilerimi yapma noktasına ulaştığımda ise gelecekte bu işin mesleğim hâline gele(bile)ceğinin ilk sinyallerini almış olmalıyım. Kabaca 20’li yaşlarımın tamamını dergicilik yaparak geçirdim. Sevdiğiniz işi icra ettiğinizde çalışıyormuşsunuz gibi hissetmiyorsunuz, hayatla alışverişimin en yoğun olduğu yıllarda hobim sayesinde “hiç çalışmadığım” için şanslıydım. Fakat artık klasik anlamda dergicilik yapabilmenin neredeyse imkânsızlaştığı bir dönemdeyiz. Bugün dergi formatının ifade ettiği anlam sorgulanıyor. Kâğıt üzerinden yayına devam eden dergiler; baskı / tiraj / kâr marjı üçgeni giderek daralan, internetin “üstünlüğünü” kabul etmek zorunda kalmış, sosyal medya hızına ayak uydurma telaşında, okuyucu ile ilişkisi zedelenmiş ve içerik kalitesi konusunda yoğun çalkalanmalar yaşayan mecralar hâline geldiler. Söz konusu matbuat olduğunda, kitaplar kadar kalıcı bir değer ifade edemedikleri de ortada. Yine de hem aktüalite hem de tarihi perspektif söz konusu olduğunda bazı dergilerin hâlâ prestijli bir “klasik üretim” standardı koruyabildiklerini görüyoruz. 1967 yılında Jann Wenner önderliğinde kurulan popüler kültür yayını Rolling Stone da onlardan biri.

İşleyen Demir Pas Tutmaz
II. Dünya Savaşı’nın yarattığı “Yeni Batı Uygarlığı” ile pek çok anlamda bugünün dünyası oluşturulurken ‘60’lı yılların devrimsel rüzgârları sosyo kültürel alanda geleceği şekillendiriyordu. İşte o alanlardan biri de edebiyattı ve özellikle o yılların yazarları, klasikleşmiş hikâye anlatıcılığı geleneğine yeni bir soluk getiren roman ve novella’ları ile yayıncılık alanını topyekûn etkilediler. Popüler kültür yayıncılığı ise tam da emekleme yıllarında bu etkileşimden nasibini alarak kendine ait yeni bir sahne yarattı. The Daily Californian adlı öğrenci gazetesinde Bob Dylan’ın ‘Ballad of a Thin Man’ şarkısından ödünç aldığı “Something’s Happening” başlığı altında, Mr. Jones rumuzuyla yazılar yazan Berkeley Üniversitesi öğrencisi Jann Wenner da o sahnenin tozunu yutanlardandı. Dönemin “ifade özgürlüğü mücadelesi”nde aktivist bir kimlik oluşturmuş bu genç adam, The Helping Hand-Outs adlı grubunda gitar çalmadığı zamanlarda ya solcu birliklerin düzenlediği protesto yürüyüşü ve toplantılarına katılıyor ya da kendini yeni dalga rock‘n’roll müziğin kollarına bırakıyordu. Başta Kaliforniya olmak üzere pek çok ABD eyaleti yeni bir gençliğin serpilişine ev sahipliği yaparken bu gençlere ebeveynlerinin hayat standartları yetmiyordu. Daha özgür, daha barışçıl, daha yenilikçi ve daha heyecan verici bir yaşam arzuluyorlardı.

Wenner üniversiteyi bıraktığında, plaklarını dinlediği gruplar gibi müziğiyle dünyayı fethetmek istemiyordu. O daha çok, söz konusu fethin fotoğraflarını çekip perde arkasını yazmak istiyordu. Derdi müzik gazeteciliği de değildi tam olarak, yeni bir kültürün doğuşunu aktarmak istiyordu. Dünya değişiyordu ve rock‘n’roll bu değişimi ateşliyordu. Wenner, yeni dünyayı insanlara anlatmak istiyordu. The San Francisco Chronicle gazetesinde caz müzik eleştirmenliği yapan, mentoru olarak gördüğü Ralph J. Gleason’a bu hayalini anlattı ve onu hemen yanına aldı. Hem müziğe hem de gazeteciliğe ilgisi dikkat çekici olan (daha sonra Jan Wenner ile evlenen) genç yazar Jane Schindelheim’in de katılımıyla, 1967 sonbaharında kolları sıvadı. 9 Kasım 1967’de yayımlanan ilk Rolling Stone, yarı gazete-yarı dergi formatındaydı ve ‘60’ların sonuna kadar da bu formatta yayımlandı. Muddy Waters’ın ‘Rolling Stone’ şarkısından ilhamla konulan isim, aslında kurucu üçlünün “a rolling stone gathers no moss” (“yuvarlanan taş yosun tutmaz” – Türkçedeki karşılığı için “işleyen demir pas tutmaz” diyebiliriz.) deyimini şiar edinmesiyle ortaya çıkmıştı.

Dönemin Kaliforniya çıkışlı alternatif / yeraltı mecmualarının aksine, Rolling Stone daha geleneksel gazetecilik standartlarına yakın durdu ve her ne kadar sol tandanslı bir üslup benimsemiş olsa da radikal politik söylemlerle mesafesini korudu. Henüz ilk sayısından itibaren sadece müzik içerikli bir yayın olmayacağı kesinleşen dergide müzik dışı konuların (özellikle de güncel siyasetin) içerikte ağırlığını hissettirmeye başlaması ise aslen ‘70’leri buldu. Bunda dönemin dikkat çeken yazarlarından biri olan, bugün artık bir efsane olarak anılan Hunter S. Thompson’ın dergi kadrosuna katılmasının da payı büyüktü.

Ulusal ya da bölgesel televizyonların, gazetelerin, dergilerin ve radyoların yeterince (veya hiç) ele alamadığı pek çok alternatif kültür öğesi, Rolling Stone sayfalarında derinlikli bir hikâye anlatıcılığı çerçevesinde hedef kitlesine ulaşıyordu. Müziğin gitar temelli hemen her kulvarı, siyasetin dolambaçlı manevraları, sinema ve edebiyatın nitelikli yayınları, Rolling Stone sayfalarında hippi ekolünden gelen bir gençliğin gözünden kitlelere aktarılıyordu. Bu durum, derginin ‘80’lerle birlikte daha ana akım bir yayıncılık anlayışına geçmesine kadar sürdü ve ‘90’lardan itibaren Rolling Stone artık bir dünya devi olarak, öncüleri sayılabilecek Melody Maker ve NME’yi de aşarak kendi kültürünü oluşturan bir makineye dönüştü. Öyle ki bu makine, popüler kültür / gençlik ve müzik dergiciliğinin global bir sektör hâline gelebilmesinde kilit rol oynadı.

Bugün Rolling Stone markasına genel bir bakış attığımızda, tıpkı ilk sayısında Wenner’ın hedeflediği gibi bir müzik dergisinden çok daha fazlasını görüyoruz. İlk on yılına ev sahipliği yapan San Francisco’nun kültürel kodlarıyla bağını koparmadan, genel olarak ABD eksenli yayın çizgisine global bir perspektif katmayı (biraz tepeden bakarak da olsa) ihmal etmeyen dergi; müzik, TV ve sinema ağırlıklı popüler kültür yayıncılığında aşılması zor bir çıtayı temsil ediyor artık. Siyasetten spora, modadan teknolojiye, bilimsel araştırmalardan polisiye dosyalara, sabun köpüğü magazinden derinlikli sosyolojik analizlere kadar pek çok alanda okuyucularına içerik sunmaya devam eden dergi, internetin kâğıt karşısındaki revan zaferine rağmen hem kâğıt hem de ekran üzerinde yayın hayatına devam ediyor. Bugüne kadar -aralarında Çin, Japonya, Rusya ve Türkiye’nin de bulunduğu- toplam 21 ülkede yerel edisyonları yayımlanmış olan Rolling Stone, 2017 sonundan itibaren yüzde 51’lik hissesi Penske Media’ya, yüzde 49’luk hissesi ise onu bugünlere getiren Jann Wenner’ın kendi şirketi Wenner Media’ya ait bir yayın artık. Her ne kadar borsa değeri ve tirajı düşüşte olsa da (ve zaten bu sebeple satışı gerçekleşmiş olsa da) bugün hâlâ yeni bir dergi için hayal olan rakamlarda satışlara ulaşan Rolling Stone; özel fotoğrafçılığa, kapsamlı röportajlara ve hikâye formatlı içeriğe verdiği önemi korumasıyla dikkat çekiyor. Rock ve pop müziğin son 50 yıldaki evrimine bizzat tanık olmuş, hip hop kültürünün doğumundan bugünlere gelişine kadarki tüm evrelerine ışık tutmuş, bu üç müzik tarzının da kitleler nezdinde karizmatik bir değer ihtiva etmesinde ve gelip geçici bir gençlik hevesinden çok daha fazlası olduklarının anlaşılmasında görsel ve yazılı rol oynamış, tüm bunlarla yetinmeyip müzik içerikli devasa listeleriyle neredeyse Grammy ödülü kadar güçlü bir referans kaynağı olmayı başarmış dergi; ses getiren siyasi içerikleriyle özellikle ABD nezdinde kamuoyu yaratmayı da -hâlâ- başarabiliyor. Trend’leri takip edebilme konusunda ustalığını korusa da yeni trend yaratabilme konusunda eskisi kadar etkili olamayan Rolling Stone; hedef kitlesini 25-45 yaş arasında tutmaya, ekstra promosyon ürünü ile tiraj avına çıkmamaya ve basılı yayınların reklam krizinde olduğu şu dönemde ilan sayfalarında belli bir kalite standardının altına düşmemeye de devam ediyor.

İz Bırakan İçerikler
Geçtiğimiz yıl Rolling Stone’un 50’nci yılıydı. Bu duruma özel olarak bir dizi etkinlik düzenlendi. Bu etkinliklerden biri, kurucusu Ahmet Ertegün olan ve Jann Wenner’ın da ilk günden beri yönetim kadrosunda bulunduğu Cleveland’daki Rock and Roll Hall of Fame Müzesi’nde gerçekleşen Rolling Stone sergisiydi. Ziyaretçilerini bir hayli memnun eden bu sergiden başka, bir diğer 50’nci yıl etkinliği ise çok daha kapsamlı bir işti: bir Rolling Stone belgeseli! HBO distribütörlüğünde, Jigsaw Productions ve Nevision ortak yapımıyla, belgesel alanında usta iki isim Blair Foster ile Alex Gibney yönetmenliğinde çekilen “Rolling Stone: Stories from the Edge” belgeseli, yılın sonlarında HBO ekranlarında gösterime girdi.

Öncelikle müzik ve yayıncılık tarihine meraklı bünyelere hitap eden bu “niş” belgesel, 50 yıl boyunca Rolling Stone içeriğinde yer alan bazı konuların perde arkasına uzanarak aslında bir “dönem analizine” de olanak sağlıyor. Aynı zamanda derginin kuruluş aşaması, dergi kadrosunda bulunmuş yazar ve fotoğrafçıların bizzat kendi röportajlarıyla desteklenen “mutfak detayları” ve tabii ki Jann Wenner’ın anlatımıyla derginin bugünlere gelişini özetlemeyi de ihmal etmeyen yapım, iki bölümden ve yaklaşık 4 saatten oluşuyor.

“Rolling Stone: Stories from the Edge”i sadece günümüz müzik belgeselciliği ölçütlerinde değerlendirmek yeterli olmayacaktır. Zira bu aynı zamanda bir “ürün belgeseli”. Dolayısıyla ortaya çıkan şeyi iki ayrı temelde ele almak gerekiyor. Birincisi; konu edindiği “ürünü” inceleme konusunda başarılı mı? İkincisi; o ürünün içinde yer aldığı sınıfa (ve hatta o sınıfın dışına) hitap edebiliyor mu? İlk olarak, belgeselin Rolling Stone dergisinin mutfağına girme konusunda eksikleri olduğunu söyleyebiliriz. Evet, derginin kuruluş aşamasını detaylı bir şekilde izleyebiliyor olsak da, 50 yıllık bir geçmiş söz konusuyken sadece ilk günlerin “dergi hazırlama prosedürlerine” tanıklık edebiliyoruz. Geriye kalan kabaca 45 yıl boyunca derginin hangi ortamlarda, hangi insanlar tarafından, hangi bakış açılarıyla, hangi mücadelelerle, hangi kültürel zeitgeist içinde hazırlandığına dair neredeyse hiç detay yok. Özellikle internetin yaygınlaşmaya başladığı 2000’li yıllarda dergi tirajlarının düşmeye başlamasıyla Rolling Stone ofisinin nasıl başa çıktığı, bugün hem eski bir dergici hem de hâlâ sıkı bir dergi takipçisi olarak benim merak ettiğim ilk konulardan biriydi mesela. Bu bağlamda, geçmişten bugüne dergi kadrolarında yer almış daha fazla insanın belgeselde yer almasını isterdim. “Almost Famous” (2000) filmi ile aslında Rolling Stone yazarlığı geçmişini özetlemeye çalışan ünlü yönetmen Cameron Crowe’un içerikte yer alması tabii ki bir artı ama en azından birkaç eski yayın yönetmeninin mesela bir yuvarlak masa etrafında geçmiş dönem anılarından bahsettiği bir bölüm, belgeseli içerik anlamında bir üst sınıfa taşıyabilirdi. Ya da özel fotoğrafçılığa verdiği sarsılmaz önem ile bugüne kadar birçok fotoğrafçıya global şöhret kazandırmış olan derginin, bu isimlerden en az birkaç tanesiyle yapılan söyleşilerden oluşacak daha detaylı bir anlatımla belgeselde temsil edilmesini beklerdim. Tamam, John Lennon’ın Yoko Ono ile çekildiği ve tamamen çıplak olduğu ikonik fotoğrafın sahibi Annie Leibovitz’in bu fotoğrafın çekim aşamasını, saatler sonra Lennon’ın öldürülmüş olmasını ve fotoğrafın Rolling Stone kapağına taşınmasını anlattığı dakikalar elbette yadsınamaz ama Rolling Stone dendiği zaman akla sadece bu efsanevi kapak gelmiyor. Popüler kültür tarihine geçmiş en az 10 kapağa daha imza atmış olan derginin en azından kapak fotoğrafları konusunda daha detaylı bir analizle belgeselde işlenmiş olmasını beklerdim.

İkinci ölçüt olarak belgeselin ele aldığı ürünün sınıfına ve o sınıfın dışına ne kadar hitap edebildiğine değinecek olursak; “Rolling Stone: Stories from the Edge”in dönem analizi özelliği sayesinde bu konuda geçer not aldığını söyleyebiliriz. Yani dergi hakkında merakı olmayan herhangi bir izleyici bu belgeseli izlerse son 50 yılda ABD’de çok ses getiren kültürel ve siyasi olaylardan bazılarının perde arkası detaylarına -özet hâlinde olsa da- ulaşabiliyor. Peki bu “önemli içerikleri yeniden hatırlama” konusunda eksik var mı? Benim dikkatimden kaçmayanlar şöyle: 2010 yılında “Obama’nın Generali” haberi ile ülke çapında sansasyona sebep olan ve bizzat Obama’nın Beyaz Saray önünde resmi açıklama yapmasına sebep olan Michael Hastings’in 2013 yılında bir “trafik kazasında” ölüşü hiç mi şüpheli durmuyor? Ya da 50 yıllık Rolling Stone tarihindeki en büyük skandal olarak nitelendirilen “Kampüste Tecavüz” haberinin yalan çıkması yeterli derecede detayla atlanmamışken, hemen hemen aynı oranda ses getiren 2013 tarihli Boston Maratonu’nda bomba patlatarak 3 kişinin ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olan terörist Dzhokhar Tsarnaev’in dergi kapağına taşınmasıyla kopan tepki fırtınasına neden hiç değinilmiyor? Bu soruların cevaplarını biliyor (veya en azından tahmin ediyor) olsam da, belgesel bu bağlamda bir açık daha veriyor.

Tüm bunlara rağmen, 4 saatin sonunda “Rolling Stone: Stories from the Edge” dergi kültürü ile büyümüş ve hâlâ bu kültürün içinde olan bünyeler için tam bir doyum yaşatmaya uzak olsa da, en azından ele aldığı “ürünün” biricikliği sebebiyle ortalama izleyici için vasat üzeri bir yapım olma özelliğini kaybetmiyor.

Savaşın kendisi kadar bunaltıcı olmasa da, ‘60’lı yıllardaki o savaş sonrası şüpheci atmosferde “toplumsal ezberleri değil, kendi vicdanımı hayat amacı olarak belirliyorum” düsturundaki yaratıcı kuşağın bir eseri olarak nitelendirilebilecek dergi, bu belgesel ile bir kez daha müziğin bir “eğlence”, bir “oyalanma”, bir “zaman geçirme” aracı olmasının ötesine geçerek kültürel bir devrimin ateşleyicisi, bir kitle iletişim aracı olduğunu hatırlatıyor. Bu belgesel ile müziğin (özellikle de temelini ‘50’ler ve ‘60’lar rock‘n’roll hareketine dayandıran müziğin) insanlara bir hayat görüşü ve bir yaşam tarzı kazandırabildiğini izliyoruz. Bu belgesel ile bir kez daha müzik denen formun notalardan çok daha büyük olduğunu idrak ediyoruz. Ve bu belgesel ile Rolling Stone’un bu farkındalığa sahip belki de ilk yayın olduğunu anlıyoruz. Yer yer “bir Jann Wenner mastürbasyonu” gibi tınlama tuzağına düşse de; ana akıma alternatif, hatta ana akıma karşıt bir anlayışla yayın hayatına başlayan mecranın zaman içinde ana akımın ta kendisi olurken kimliğini ve protest tavrını koruyabilmesi dilemma’sına tanıklık ediyoruz.

Sonuç olarak “Rolling Stone: Stories from the Edge” belgeseli; 4 saatlik “yeterli” süresine sığdıramadığı detaylarla dikkat çekse de, son 50 yılın kültürel değişiminde kilit rol oynamış, önemli bir oranını sanatsal ürünlerin oluşturduğu “kültürün” kitlelere aktarılmasını, klasikleşebilmesini ve bu aktarımın global bir anlayış yaratabilmesini bizzat sanatın bir dalıymış gibi ele alan yayıncı bir markayı izleyiciye sunmasıyla, hem müzik hem de belgeselcilik tarihine “özel bir konumla” geçiyor.