Savaşı Delen Çığlık

Müzik belgeselciliğinin altın çağı, hem sinefillere hem de müzikseverlere sürpriz içerikler sunmaya devam ediyor…

Türkiye prömiyerini geçtiğimiz yıl 36. İstanbul Film Festivali’nde yapan, bir süredir de DVD ve Blu-ray formatlarında satışta olan “Scream for Me Sarajevo” belgeseli, ele aldığı konu ve o konuyu işleyiş şekli bakımından sadece bir müzik belgeseli olmanın ötesine geçerek tarihsel perspektif aktarabilme noktasında nüktedan bir çizgi yakalamış, çarpıcı bir sanatsal belge. Ve bu belge; müziğin, umudun, tutkunun, aslında her şeyin ötesinde yaşamaya olan inancın tarafında yer alarak izleyiciyi hayatı kutlamaya çağırıyor. Bu çağrı bizim.

Modern Tarihin En Uzun Kuşatması
Bosna Savaşı (1992-1995) başladığında henüz 7 yaşındaydım ama olan biteni -haber bültenlerine yansıdığı kadarıyla- TV ekranlarında gördüğümü hatırlıyorum. Patlayan bombalar, kurşunlanan insanlar, birilerinin kucağında acil yardıma yetiştirilmeye çalışılan çocuklar, kuşatma altındaki sokaklar ve kapısında UN yazan beyaz araçlar… O çocuk aklımla bu gördüklerimin “normal”in dışında olduğunu fark etmiş olmalıyım ki; anne-babama bu görüntülerle ilgili sorular sorduğumu, aşağı yukarı aynı yıllarda yine TV ekranlarından maruz kaldığım ve yine Türkiye gündemini bir hayli ilgilendiren Körfez Savaşı görüntüleri ile birlikte düşününce, böyle “anormal” şeylerin haber bültenlerinin “rutini” olduğunu düşündüğümü de hatırlıyorum. Çocuk aklı işte…

Daha sonra, yıllar ilerledikçe, isteseniz de istemeseniz de, dünyanın nasıl bir yer olduğunu saklayamıyor hayat sizden. O çocuk aklınızla TV ekranlarından maruz kaldığınız görüntülerin yenilerini (ya da daha eskilerini), bu sefer daha meraklı ve daha sorgulayan gözlerle belki bir bilgisayar / TV / cep telefonu ekranından, belki bir billboard tabelasından, belki bir sinema perdesinden ya da bizzat evinizin penceresinden izleyebiliyorsunuz. Yani önce insanlarla, sonra insanoğluyla tanışıyorsunuz.

Mücadelenin, başkaldırının, kavganın, güç şehvetinin ve aslında genel olarak “savaş”ın bir insanoğlu “refleksi” olduğunu görmek için tarihe, sosyolojiye veya psikolojiye meraklı olmak gerekmiyor. Bu keskin gerçek er ya da geç sizi yakalıyor. Bazen sezdirerek, bazen gafil avlıyor. Ve tam da bu yüzleşme sırasında sizi vicdanınızla baş başa bırakıyor. Sanat, işte bu sessiz hesaplaşmada en etkili çağrıyı yapıyor. Bazen bir kitabın satırları arasında, bazen bir şarkının nakaratında, bazen bir film senaryosunda ya da bir duvar yazısında… Sanat bizi bize hatırlatıyor.

Tıpkı Bosna Savaşı’nda olduğu gibi…

Saraybosna doğumlu iki sinemacı Tarik Hodzic ve Jasenko Pasic’in imzasını taşıyan “Scream for Me Sarajevo” belgeseli, savaş ve sanatın bir arada ne gibi çarpıcı sonuçlara sebep olduğunu mahir bir şekilde hatırlatırken, günümüzün sosyal medya çılgınlıklarından #throwback trend’ine de tali bir açıdan yaklaşmış oluyor.

Şehirlere Bombalar Yağarken Her Gece
Temelleri 1917 Ekim Devrimi ile atılan, resmi kuruluşu 1922’ye uzanan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, ABD önderliğindeki “Batı Dünyası” karşısında pek çok alanda “yenilgiyi” kabul etmek zorunda kaldığında takvimler 1980’li yılları gösteriyordu. Bu iki farklı dünya görüşünün özellikle askeri, sosyal ve ticari alanlardaki amansız yarışı, Sovyetler’in ekonomisinde tamiri imkânsız yaralar açmış ve birliğin parçalanmasında kilit rol oynamıştı. Önce Berlin Duvarı’nın yıkılması (1990), ardından da Sovyetler Birliği’nin dağılması (1991), Avrupa ve Asya açısından daha çetrefilli bir siyasal iklimi müjdelerken, tüm gezegenin yeni bir sosyo-ekonomik düzene uyanışını da hızlandırmıştı. Bu uyanışın ilk büyük kıvılcımları Balkan topraklarında yakıldı ve bölge halklarının bağımsızlık mücadeleleri, ‘90’lı yıllar siyasal ajandasının en sıcak sayfalarına yazıldı. Birçoğunda -gizli veya aleni- Batı’nın da parmağı bulunan bu bağımsızlık mücadelelerinden biri de, Bosnalılar ile Yugoslavya arasındaydı. Vatikan, Avusturya ve Almanya’nın resmi kayıtlara yansıyan (veya yansımayan) askeri ve ekonomik desteği ile 1991’de Hırvatistan’ın Yugoslavya’ya başkaldırmasıyla zaten karışmış olan bölge, hemen ertesi yıl Bosnalı Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar için yeni bir bağımsızlık zemini oluşturmuş ve 29 Şubat-1 Mart 1992 tarihlerinde düzenlenen referandum sonrası yüzde 99.7’lik bir oranla Yugoslavya’dan ayrılma kararı alınmıştı. Böylece, parçalanmaya karşı direnen Yugoslavya için yeni cepheler açılmış ve modern tarihin en uzun kuşatması 1 Mart 1992’de Saraybosna’da başlamıştı.

“Scream for Me Sarajevo”; bu kanlı kuşatmanın sürdüğü sırada, 14 Aralık 1994’te, o dönem Iron Maiden’dan ayrı olarak solo kariyerini sürdüren Bruce Dickinson’ın Saraybosna’da verdiği tarihi konser ve o konserin etrafında gelişen olayları inceleyen bir belgesel.

Füze Sirenleri Arasında Bay Hava Sireni
1970’li yılların ikinci yarısında başlayan punk fırtınası Atlantik’in iki kuzey yakasında da eserken, New Wave of British Heavy Metal akımı ile gitar müziğine yepyeni bir ivme kazandırarak hem kendilerini hem de türdeşlerini punk kulvarından ayıran İngiliz grup Iron Maiden, ilk iki albümünün punk vokalisti Paul Di’Anno ile vedalaşıp 1981’de mikrofonu Bruce Dickinson’a teslim ettiğinde, heavy metal’in altın çağına da merhaba demiş oluyordu. Hem vokal performansı hem sahne persona’sı hem de renkli karakteri ile Maiden kimyasına anında uyuşan ve sadece grubun değil, tüm heavy metal tarihinin en ikonik figürlerinden biri hâline gelen Dickinson (namı diğer Bay Hava Sireni) 1993’te gruptan ayrıldığında herkesi şok etmiş olsa da, kendi tabiri ile “sanatsal özgürlüğü ve farklı deneyimleri tadabilmek adına” bu riski almıştı. Dolayısıyla Maiden’ın makine gibi işleyen turne ve albüm döngüsü dışına çıktığında, önünde daha plansız bir gelecek, ama yepyeni fırsatlar ve daha önce yaşamadığı heyecanlar vardı. Ticari açıdan kayıpları olsa da, sanatsal açıdan özgünlüğünü ve kalitesini kaybetmeyerek bugün hâlâ kalburüstü heavy metal / hard rock işleri arasında gösterilen solo albümlere imza atmayı başardı.

İşte o albümlerden henüz ikincisini (“Balls to Picasso” -1994) yayımlamışken, bir gün bir telefon konuşması ile hayatının en unutulmaz maceralarından birine atıldı…

“Scream for Me Sarajevo”, öncelikle o dönem Saraybosna’nın nasıl bir şehir hâline geldiğini, oldukça sarsıcı görüntüler ve döneme tanıklık etmiş insanların hatıraları üzerinden seyirciye yansıtmaya başlıyor. Tam da bu ilk anlarda, belgeseli hazırlayan ikilinin savaşın sebep ve “taraf”larına dair detaylı bir veri akışından özellikle kaçındığını anlamaya başlıyorsunuz. Zaten 1 saat 35 dakikalık süreyi tamamladığınızda, bu tercihin haklılığı ortaya çıkıyor. Zira Hodzic ve Pasic ikilisi, “Scream for Me Sarajevo”nun bir savaş ya da bir tarih belgeseli gibi algılanmasından ziyade, bir müzik belgeseli olarak konumlanmasını hedeflemişler. Ortaya çıkan iş, bu hedefi aşıp tarihsel bir portre sunabilme konusunda da başarı yakalasa bile, konunun özüne politik değil insani açıdan yaklaşıp herhangi bir “taraf” tutmadan sanatın gücünü, müziğin birleştiriciliğini ve şifa vericiliğini vurgulamakla yetinmeleri doğru bir karar gibi duruyor. Zira toplamda 100.000-110.000 kişinin hayatını kaybettiği, 2 milyon kadar insanın da yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldığı bir savaşa dair politik içeriğe kapı açtığınız zaman, asıl hedefiniz olan konudan sapma olasılığınız bir hayli yükselecektir.

Belgesel boyunca, söz konusu tarihi konserin adım adım nasıl gerçekleştiğine dair bolca detay, hem tanıkların ve organizasyonu üstlenenlerin anlattıklarıyla hem de fotoğraf ve video arşiviyle güçlendirilmiş bir şekilde ekrana geliyor. Bu noktada, işin görsel açıdan büyük bir estetik hedefi olmadığı, konunun ciddiyeti ve hayatiliğine bağlı olarak soğuk ve yalın bir üslubun tercih edildiği gözlerden kaçmıyor.

Dış dünya ile bağları neredeyse tamamen koparılmış, elektriği ve suyu sık sık kesilen, günün her saati keskin nişancıların hedefinde delik deşik edilmemiş ya da yangından kül olmamış büyük binası kalmayan ve bizzat kendi yetkililerinden biri tarafından “gerçek değil kurgu” olarak nitelendirilen bir UN (United Nations – Birleşmiş Milletler) desteği dışında herhangi bir yardıma pek uzanamayan Saraybosna, önce yerel müzisyenlerin küçük çaplı yardım çağrıları ile gençlerini yeniden sosyal hayata kazandırmaya çalışıyor, sonra da yine bizzat BM yetkililerinin hamlesi ile bu çağrı, sıra dışı bir konser projesine dönüşüyor.

Bruce Dickinson’ın ve o dönemki grup arkadaşlarının yola çıkış anları, Bosna’ya varışları, Saraybosna şehir merkezine hangi koşullar altında, ne badireler atlatarak varabildikleri ve konserin hangi koşullarda gerçekleştiği, belgeselin zirve anlarını oluşturuyor. Zira tüm bu anlar ve hem Dickinson’ın hem grup arkadaşlarının hem de dönem tanıklarının o anlara dair anlattıkları şeyler, konserden 21 yıl sonra olsa bile böyle bir belgeselin hazırlanması için düğmeye basılmasının ne kadar iyi bir karar olduğunu size hissettiriyor.

2015 yılında Saraybosnalı iki sinemacının bu tarihi hikâyeden ilham almasıyla başlayan, müzik belgeselciliğinin günümüzde ulaştığı parlak nokta ve genel olarak teknolojik imkânların sinema sanatına sağladığı elverişli ortam sayesinde kotarılan ve yine aynı yıl Dickinson’ı yeniden Saraybosna’ya getirip 21 yıl önceki konser salonunun sahnesine çıkarmalarıyla çekimleri tamamlanan belgesel, 2017 yılında dünyanın çeşitli ülkelerinde, başta festival salonları olmak üzere kendine seyirci bulmaya başladı. Belgeselin Türkiye prömiyeri ise, Saraybosna kuşatmasının başladığı günün 25. yıl dönümünde Beyoğlu Sineması’nda Tarik Hodzic ve Jasenko Pasic katılımıyla gerçekleştirildi. Şu sıralar Türkçe altyazılı olarak DVD / Blu-ray formatında raflarda, stream formatında internette bulunabilen belgesel, sanata olan inancımızı tazelemekle kalmayıp bize yaşam enerjisi de aşılıyor. Sadece “bir zamanların heavy metal efsanesi” olarak anılmakla yetinmeyip solo kariyeriyle de unutulmaz şarkılara imza atan, 1999’da Maiden’a geri dönerek hem grubu hem de tüm heavy metal dünyasını yeniden ayağa kaldıran; bir dönem olimpik derecede eskrimci olmayı başaran, radyo programları hazırlayıp sunan, pilotluk kariyeri olan, hava taşımacılığı sektörüne hem yatırım yapıp hem de yeni teknolojiler (ve genel olarak ürün-üretici ilişkisi) konusunda seminerler vererek bilgi ve tecrübesini paylaşan, senaryo yazan, son olarak 2015 yılında yakalandığı kanseri aynı yıl yenip 2017’de tüm hayatını “What Does This Button Do?” adlı otobiyografik kitabında anlatan Bruce Dickinson için “Rönesans adamı” tanımı bolca kullanılır. Ama bu belgesel ile bir kez daha anlıyoruz ki, o gerçek bir “hayat adamı”. Elimizde olan tek şeyin bu hayat olduğu farkındalığına sahip bir bilgenin dudaklarından süzülüyor belgesel boyunca sarf ettiği cümleler.

Teknik açıdan, işlediği konunun ehemmiyetini ön plana çıkaran bir kurgu; görsel açıdan, işlediği konunun ciddiyetini yıpratmayan bir üslup; duygusal açıdan, işlediği konunun çarpıcılığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren ve fakat ajitasyona da asla kapılmayan bir denge sunuyor bu belgesel size. Cesaret, sıra dışılık, meydan okuma, işine (ve aslen genel olarak hayata) âşık olmak, tutku ve adanmışlık sunuyor bu belgesel size. Savaş ortamının toplumlar (özellikle de gençler) üzerindeki etkisinin yanı sıra, kültür ve sanat üretiminin umudun yeniden inşa edilebilmesi üzerindeki etkisi hakkında ayağı sımsıkı yere basan mesajlar veriyor bu belgesel size.

14 Aralık 1994’te Bosna Kültür Merkezi’nde gizlice bir araya gelen o insanların hemfikir oldukları en büyük gerçek, şu şekilde çıkıyor ağızlarından: “O gece savaş bizim için bitmişti. En azından iki saatliğine… O konser sırasında yeniden hayatı kutladık, o konser sırasında yeniden özgürlüğü tattık. Yarın ölsek de çok dert değildi artık, çünkü biz bu konseri yaşadık.”

Afişindeki bolca festival logosunu, ödülünü, Iron Maiden ve Bruce Dickinson’ın görkemli kariyerini falan unutun, “Scream for Me Sarajevo”nun gerçek etkisi işte o ağızlardan dökülenlerde.