Gidondaki Hayalet

Yasa dışı faaliyetlere bulaşmış bir motosiklet kulübünün maceraları üzerinden “Hamlet” kurgusunu 21. Yüzyıl Amerika’sına taşıyan “Sons of Anarchy”; ekranların en maço, en asi ve en “heavy metal” dizisiydi. 2008-2014 yılları arasında yayınlanan bu modern mitoloji denemesinin popüler kültürdeki izlerine rastlamak hâlâ mümkün ve uzun süre daha mümkün olacak gibi görünüyor. Peki neden? Dizinin yaratıcısı Kurt Sutter, bir “Sons of Anarchy” mahsulü olan yeni projesi “Mayans MC” ile asfaltlara geri dönmeye hazırlanıyorken, bu soru yeniden yanıtlanmayı bekliyor.

Asiliğin özündeki temel dürtünün “kabul etmemek” olduğunu ve gücünü de özgürlük tutkusundan aldığını söyleyebiliriz. Asaletin tek kaynağının, üzerinde bol sıfır bulunan kâğıt parçaları olmadığını bize hatırlatması ve en küçük otorite birimi olan aileden başlayıp daha geniş perspektifte okullara, ordulara, devletlere ve “kutsallara” kadar varan bir sorgulama hedefine sahip olması da bu kavramın etkileyiciliğine dair kilit unsurlardan. Yine de asiliğin en önemli besini, birey olma bilincidir diyebiliriz.

1945 yılında sona eren II. Dünya Savaşı’nın açtığı en büyük toplumsal yaralardan biri, birey kavramının otorite karşısındaki değeriydi. 1920’li, ‘30’lu ve ‘40’lı yıllarda doğmuş nesillerin giderek daha yüksek sesle sahiplendiği birey bilinci, savaş sonrası yaşanan sosyal yıkımın ortaya çıkardığı hayal kırıklığıyla yüzleşince ciddi bir sarsıntı geçirdi. Öyle bir sarsıntıydı ki bu; bireyin toplum içindeki yerini sorgulaması, özellikle de endüstrisi zarar görmüş büyük ülkelerdeki halkın genel manzarasını oluşturuyordu. Amerika’yı ele alalım… Soğuk savaş nesli, gelecek endişesini henüz üzerinden atamamışken yeni bir buhran dönemine girdi: Vietnam kâbusu. Amerikan birliklerinin (yani %90’ı 18-20 yaş aralığından oluşan toplulukların) 1963 yılında dâhil olup 10 yıl sonra 60 bin kayıpla çıktığı bu savaş, Amerikan gençliğinin 20. Yüzyıl’ın son çeyreğindeki profilinin de temelini atmış oldu. 1948 yılında Kaliforniya’da kurulan Hells Angels adlı motosiklet kulübünün muadillerinin Vietnam Savaşı sonrasında artması ve Amerika’da bir “motosiklet kulübü kültürü” oluşmasının o döneme denk gelmesi tesadüf değil elbette. Hayata karşı tüm umutları otorite tarafından parçalandıktan sonra bir silahın namlusuna sıkıştırılıp cephede emirler altında düşmana kurşun olarak fırlatılan bu nesil, kaçış yolunu toplumsal düzenin dışına çıkmakta buldu. İki teker üzerindeki özgür hayat, asi bir neslin gelişiminde önemli rol oynadı.

Nedir Bu SAMCRO?
Toplamda 7 sezon süren ve özellikle son 3 sezonuyla ABD’nin en çok izlenen dizilerinden biri hâline gelen “Sons of Anarchy”, işte o neslin günümüze yansıyışını gözler önüne seriyor. “The Shield” (2002-2008) dizisinin senarist, prodüktör ve yönetmenlerinden biri olarak isim yapan Kurt Sutter’ın Hells Angels’tan ilhamla 2008’de yarattığı “Sons of Anarchy”, sadece bir TV dizisi olmakla yetinmedi, popüler kültürün pek çok alanında karşımıza çıkmaya devam eden bir “asilik” sembolü hâline geldi. Peki neydi hikâyenin temeli?

“SAMCRO” (“Sons of Anarchy Motorcycle Club Redwood Original”) John Teller ve Piney Wynston adlı iki Vietnam gazisinin 1967 yılında birliklerinden dönüp kurdukları motosiklet kulübünün adı. İlk chapter’a (“şube” diyebiliriz) Redwood ismini vermelerinin sebebi, o sırada Kuzey Kaliforniya’nın Redwood taşrasında takılmaları. Asıl kurucu John Teller; filozof ruhlu, anarşist eğilimli bir veteran. Harley Davidson marka motorlara düşkünlüğüyle biliniyor. Kulübü kurduklarında birer “nomad” (gezgin) olan ikili; Teller’ın çocuğu olunca, eşi Gemma’nın yaşadığı Charming’e (Gerçekte olmayan, senaryo icabı yaratılmış kurgusal bir Kaliforniya şehri.) yerleşiyor. John Teller burada “First 9”dan (kulübün kuruluşundaki ilk 9 üye) Clay Morrow ile Teller-Morrow adında bir otomobil ve motosiklet tamirhanesi açıp geçimini kazanmaya çalışıyor. Ve fakat SAMCRO zaman içerisinde diğer motosiklet gruplarıyla takışıyor ve geçim sorunları da başlayınca John Teller kulübü mali olarak ayakta tutmak için birkaç yasa dışı işe karışıyor. Bu da çare olmayınca kurucu üyelerden, aslen İrlandalı olan IRA mensubu bir arkadaşının tavsiyesiyle ufak tefek silah kaçakçılığı işi yapıp kulübü düzlüğe çıkarıyor. Ancak tatlı paranın “büyüsüne” kapılan grup üyelerini görünce kulübü kurma ilkelerinin tehlikeye girdiğini fark ediyor ve tam IRA ile iş birliğini sonlandırmaya karar verdiği günlerde bir tırın altında kalıp can veriyor. Görüşlerini anlatan “The Life and Death of Sam Crow: How the Sons of Anarchy Lost Their Way” (“Sam Crow’un Hayatı Ve Ölümü: Sons of Anarchy Yolunu Nasıl Kaybetti”) adlı manifestoyu ise ölmeden önce bitiriyor. Yıllar sonra, kulübün başkan yardımcılığına yükselen oğlu Jackson (Jax) bu manifestoyu bulup okumaya başlıyor ve “Sons of Anarchy” dizisi de böylece başlamış oluyor.

SAMCRO Ve Shakespeare
John Teller’ın asıl amacı bir motosiklet “çetesinden” öte, motosiklet kültürünü sevenlerin bir araya toplandığı bir kulüp kurmak. Fakat onun “şüpheli” ölümünden olan sonra başkanlığı devralan Clay Morrow, üyelerinin günlük hayatta Teller-Morrow’da tamirci olarak çalıştıkları (en azından yasalar karşısında resmi işleri olarak bu faaliyeti gösterdikleri) ama asıl parayı silah tüccarlığından ve gizli mühimmatların korunması faaliyetlerinden kazandığı bir ekip hâline getiriyor SAMCRO’yu. Bu arada dizideki anarşi kavramını da John Teller’ın manifestosundan ziyade, Charming üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Zira anarşiyi şehirdeki bürokratik ve yasal işleyiş üzerinden ele aldığımızda daha somut örnekler karşımıza çıkıyor. Henüz vahşi kapitalizmin ağına tam olarak düşmemiş bir şehrin, endüstri devlerince ele geçirilmesini engelleyen ve nispeten bu ufak şehirde haksızın karşısında polisten daha “etkin” bir şekilde duran genelde SAMCRO oluyor. Tabii bu durumu sağlayabilmek için çoğu zaman yasa dışı yollardan geçmeleri gerekiyor. Silahlar, uyuşturucular, sokak çeteleri, porno yıldızları, polisler, FBI, savcılık ve hatta CIA… Yani “Amerikan Rüyası”nın görünmeyen kısmı işte tam da bu noktada devreye giriyor. “Sons of Anarchy” hem trajediyi derinleştiren hikâye yapısı hem de aksiyon dolu senaryo estetiğiyle bir suçlu dizisinden ziyade, yaratıcısı Kurt Sutter’ın da kabul ettiği üzere aslında bir “Hamlet” uyarlaması. “Üvey baba” rolündeki kralıyla (Clay), “öz anne” rolündeki kraliçesiyle (Gemma), geçmişten bir hayalet olarak varlığı hissedilen karakteriyle (John Teller), babasının hayaletiyle yüzleşen prensiyle (Jax), düşmanlarıyla (SAMCRO’nun rakibi olan kulüpler) ve hatta ikinci gözü de alınan kör kâhiniyle (Otto)…

SAMCRO Ve Aile
Prodüksiyon aşamasından ele alırsak; “Sons of Anarchy” aslında yeni dönem izleyici taleplerinin bir sonucu. Otoritenin her “değerine” uyan sıfır falsolu “kahraman” kültü üzerinden destansı hikâyeler yaratmak, özellikle de endüstrinin kalbi olan ABD’de en sık başvurulan senaryo modelleri arasında değil artık. Zira 2000’li yılların ortalarından itibaren altın çağını yaşamaya başlayan diziler; seyircinin ahlak timsali iyi adamın hikâyesini izlemekten sıkıldığını ve kanallardan farklı hikayeler talep ettiğini keşfetmiş durumdalar. Beyaz perde hâlihazırda “fazlasıyla” süper kahraman ile doluyken, en azından siyah ekranlarda biraz daha “kirli gerçekler” cezbediyor izleyenin merakını. Bu yüzden de yapımcılar bir süredir, seyircinin ezbere bildiği o “iyi adamı” kirletmeye çalışıyor ve “kahraman” kavramı yeniden tanımlanıyor.

Bu bağlamda “Sons of Anarchy” seyirciyi motive edecek “bağlılık” mekanizmasını, hikâyenin merkezine aile kavramını koyarak oluşturuyor. Diziye adını veren motosiklet kulübü, fertleri tarafından bir aile gibi benimseniyor ve “Sons of Anarchy” dünyasının şiddet döngüsünü yaratan karakterlerin başına ne gelirse, “bir aile gibi kalabilmek” sevdasından geliyor. Ve pek tabii; geçimini yasa dışı işler üzerinden şekillendiren bu “geniş” ailenin dertleri de sıradan yaşamlar süren çekirdek ailelerin dertlerinden daha büyük, geçimsizlikleri daha “şiddetli” oluyor. Temelinde “Şekspriyen” bir trajedinin yattığı bu ailenin bireyleri, beraber yaşamak için uzlaşma sağlamaya çalışsalar da kulübün iliklerine kadar işlemiş olan “şiddet”, bu çabayı çoğu zaman geçersiz kılıyor. İşte bu durum; aile fertlerinden birinin, bir gün önce aynı masada yemek yediği bir başka ferdi ertesi gün öldürmesiyle dahi sonuçlanabiliyor. Aslında tüm bu “yasa dışı işler” ve “çete savaşları” meselelerini bir tarafa koyarsak, “Sons of Anarchy” içinde patlak veren enerjiyi en yalın hâliyle bir baba-oğul, gelin-kaynana, karı-koca ya da bir kardeş kavgası olarak okumak mümkün olabiliyor. 7 sezon boyunca gelişen pek çok kritik olayı hatırladığımızda, “Sons of Anarchy”nin özünde bir barışıp bir küsen; fakat içten içe birbirinden nefret eden ve bir türlü anlaşamayan büyük bir aile hikâyesi anlattığı gözlerden kaçmıyor.

SAMCRO Ve ABD
Öte yandan, dizideki mütenasip aile referansları sanki ABD’nin toplumsal yapısına dair genel bir şeyler de söylemeye çalışıyor. Aynı topraklarda bir arada yaşayan çok uluslu Amerikan halkının sorunları, mikro açıdan sanki SAMCRO’nun hem kendi içinde hem de ilişki kurduğu diğer topluluklar nezdinde ele alınıyor. İlk bölümlerden itibaren karşımıza çıkan pek çok farklı etnik grubun varlığı, dizinin bize Amerika’nın da büyük ve sorunlu bir aile olduğunu söyleme şekli olarak yorumlanabilir. Bir white trash’ler alayı olarak SAMCRO’nun Latinlerle, siyahilerle, Çinlilerle ya da Neo-Nazilerle kurduğu ilişkinin tıpkı kendi aile içi ilişkilerinde olduğu gibi bir dargın bir barışık olması da “Amerikan Rüyası”na dair modern bir iğneleme olarak değerlendirilebilir. Tabii diziye dinamizm aşılayan şiddet dalgasındaki pek çok kurbanın bir şekilde kritik insanların kızı, oğlu, eşi ya da kardeşi çıkıyor olması ve bu sebeple “kan davasının” sonlanmıyor oluşu da Amerika’nın görünmez ama hassas bir aile bağıyla örülü olduğu vurgusu olarak okunabilir. Yanlışlıkla arabayla ezilen genç bir kadının, siyahi mafya babasının kızı çıkması ya da bir hapishane revirinde, yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğu için boğazı deşilen bir hemşirenin, acımasız bir emekli mareşalin kız kardeşi olması gibi örnekler, sonu gelmeyen bir “hepimiz kardeşiz” nüktesi ile dizinin seyrine merak olgusu pompalıyor.

SAMCRO Ve Din
Kurt Sutter’ın kurgu düzleminin “niş” bir profile değil de geniş kitlelere, milyonlara hitap edebilmesinin altında yatan en kritik sebeplerden biri elbette “entrika” trüğü. Bu trük; uğruna adam öldürülecek, sevdiklerine sırt çevrilecek ya da gerektiğinde canını feda edecek kadar “katı” bir yapıda kurulmuş olan aile kurumu üzerinden besleniyor ve aslında bu denli sert kuralların işlediği bir aile resmi çizmek, bize “gerçek” hayatta katı kurallarla yönetilen başka kurumları da çağrıştırıyor. Dizide belleğimize yansıtılan aile kavramının, o ailenin fertleri tarafından “işlerine geldiğinde” bir sığınma alanı olarak görülmesi veya bu refleks üzerinden şekillenen bir nevi “kutsallık” zırhı, dizideki ailenin / kulübün bir “din” gibi algılanmasına da zemin hazırlıyor. Buradan hareketle -kulübe üye olanların semavi dinlere inanmadıklarını da göz önünde bulundurursak- diziyi çekip çeviren ana karakterler için kulübün kendisinin bir din işlevi üstlendiği çıkarımına da varabiliriz. Buradaki din-aile çağrışımını kuvvetlendiren örnekler olarak da; kulübün yazılı ve mutlak surette uyulması gereken sert kurallarla yönetiliyor olduğu gerçeği ve üyelerin vücutlarına dövmeyle kazınmış olan armaların “kutsallığını” gösterebiliriz. Ayrıca üyelerin kulübün kurallarına uymadıkları takdirde “aforoz” edilmeleri (yeleklerinin alınıp, dövmelerinin silinmesi) de kulübün aslında pek çok bakımdan dini bir yapılanma gibi hareket ettiğini gösteriyor.

Sonuç itibarıyla; asilik güdüsünün, özgürlük ihtiyacının, motosiklet tutkusunun, sistemin silikleştirdiği hayatlara sahip olmama arzusunun, aile ve kardeşlik kavramının, suç ve ceza algoritmasının, buram buram maçoluk kokan düzenin içindeki kadın figürlerinin, aşkın, cesaretin ve bağlılığın sorgulandığı bu diziyi bugün hâlâ pek çok insanın ilgi dünyasında görmek, “SOA” kültü üzerine kitaplar yazılmasına tanık olmak, sağda solda “SOA” tişörtü giyen gençlere rastlamak şaşırtıcı olmasa gerek. “Motosikletli serserilerin sıradan maceraları” gibi başlasa da giderek ne kadar çetrefilli olduğu ortaya çıkan hikâyenin görsel, işitsel (Bölüm başı şarkı kalitesi göz önüne alındığında tüm zamanların en başarılı dizisi olarak değerlendirilebilir.) ve kurgusal bir destana dönüşümünün ifadesidir “Sons of Anarchy”. Zamanın ruhuna dair çok şey söyler, çok net söyler. Bunu yaparken insan psikolojisinin derinliklerinden çekip çıkardığı duygusal tepkimeler ile izleyeni soluksuz bırakır ve zekâ dolu senaryo hamleleriyle sizi hep tetikte bırakır. Resmi görselleri Türk tasarımcı Emrah Yücel tarafından çizilen, bazı bölümlerinde müzik dünyasının tanınmış isimlerinden Henry Rollins, Dave Navarro ve Marilyn Manson’ın yanı sıra Hells Angels’ın birkaç gerçek üyesinin de rol aldığı, bir bölümde Stephen King’in konuk oyuncu olduğu, popüler kültürün en ikonik logolarından birine sahip “Sons of Anarchy” için bir modern TV başyapıtı demek absürt kaçmayacaktır.

Kurt Sutter “Mayans MC” ile ekranlara dönüş müjdesi vererek bir bakıma SAMCRO mirasından yemiş oluyor ve dizinin hayranlarının kendilerine itiraf etmekten korktukları bir şekilde bu mirası zedeleme ihtimalini de yaratıyor ama en nihayetinde bu geri sayım sürecinde bir yangının külünü de yeniden yakıyor. İşte bu yazı, o küllerin arasından geliyor. Charming’de olan, Charming’de kalmıyor…