Uyumsuzluğun Türleri

Geçtiğimiz yıl prömiyerine ev sahipliği yapan Cannes başta olmak üzere pek çok festivalden “karışık” yorumlarla ayrılan, bu yıl dünya çapında izleyici karşısına çıktıktan sonra da aynı etkiyi devam ettiren “How to Talk to Girls at Parties”; çizgi roman, punk, romantik komedi ve bilim kurguyu bir araya getiren ilginç bir deney.

Edebiyat ve resmin birleşimiyle ortaya çıkıp kısa sürede bu “harman”ın ötesine geçerek kendine has bir kurgu mantalitesi, nüktedan bir biçem ve mutantan bir estetik yaratan, özellikle sinema ve televizyona adapte olabilmesiyle değeri -ve belki biraz da yaratıcılığı- artan bir sanat alanı; çizgi roman. 1960’lı yıllarda Marvel öncülüğünde adeta yeniden doğan bu anlatı türü, 20. Yüzyıl Amerika’sının tüm gezegeni etkisi altına al(maya çalış)an kültürel hegemonyası dâhilinde en etkili “silahlarından” biri aynı zamanda. Başta; doğduğu topraklardaki Anglosakson ekolü ve Bonelli Comics liderliğinde yükselen -Türkiye’de de çok etkili olan- İtalyan ekolünün yanı sıra, aslen Frankofon ülkeler için tasarlansa da dünya çapında yaygınlaşan Franko-Belçika ekolü ve Uzak Doğu’dan taşıp Batı’yı da fetheden manga kültürü ile tüm çizgi roman dünyası, son 50 yılın en popüler sanat ifadeleri arasında. Genelde çocuklara ve gençlere hitap etmesi sebebiyle, özellikle ABD’de uzun yıllar sansür baskısı ile mücadele eden fakat ‘80’li yıllardan itibaren çeşitliliği artan medya platformları ve yaygınlaşan teknoloji ağının da etkisiyle daha özgür ve özerk bir alana sahip olmaya başlayan çizim dünyası, “mizahi” unsurlara yoğunlaşma kapsamını reddederek kendi sınırlarını aşmayı başardı. ‘80’lerde Alan Moore ve Frank Miller, ’90’ların başında ise Neil Gaiman gibi ustalar öncülüğünde çizgi romanlar, Amerika ve İngiltere cephesinde yetişkinlere yakınlaştı. Son dönemin bu yetişkinlere yönelik -pembe dizi formatından ziyade kendi başlarına birer hikâye, hatta romana benzeyen- eserleri İngilizce konuşulan ülkelerde “graphic novel” adıyla anılmaya başladı. Bu aynı zamanda “comic book” teriminin tüm çizgi dünyasına yetmediğinin en büyük kanıtlarındandı.

1960 doğumlu İngiliz yazar Neil Gaiman; “Stardust”, “American Gods”, “Coraline” ve “The Graveyard Book” gibi sansasyonel romanların yanı sıra DC Comics için yarattığı “The Sandman” çizgi roman serisi ile adından söz ettirmiş bir usta. “How to Talk to Girls at Parties” ise aslen, Gaiman’ın 2006 yılında yazdığı “Fragile Things” adlı kitabında yer alan kısa hikâyelerden biri. 1970’lerin ikinci yarısında İngiltere’yi kasıp kavuran punk akımına dâhil gençlerin kendilerini uzaylı bir koloninin ortasında bulmalarıyla başlayan macera, hem bilim kurgu öğelerine hem de punk kültürüne hâkim bir anlayışla ele alındığı için kısa sürede dikkat çekiyor ve ödüller topluyor. 1955 Teksas doğumlu oyuncu & yönetmen John Cameron Mitchell de işte o hikâyenin büyüsüne kapılanlardan biri. 2001 tarihli “Hedwig and the Angry Inch” ile ilk yönetmenlik denemesinin altından başarıyla kalkan Mitchell, 2015 yılında “How to Talk to Girls at Parties”i beyaz perde ile buluşturmayı kafaya koyuyor. Bizzat Gaiman’ın cesaretlendirmesi ve senaryo / adaptasyon konusunda Philippa Goslett’tan aldığı yardımın da katkısıyla, iki yıllık yaratım sürecinin ardından 2017 Cannes Film Festivali’ne dünya prömiyerini yetiştiriyor.

Ham Madde Ve Sonuç İlişkisi
“How to Talk to Girls at Parties” bu yıl şubat ayında 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında Türkiye’deki ilk gösterimlerini gerçekleştirdi ve ardından mayıs ayında Başka Sinema öncülüğünde -kısıtlı da olsa- gösterime girebildi. Box Office rakamları, filmi Türkiye’de 3.293 biletli seyircinin izlediğini söylüyor. Peki bu rakam bize ne anlatıyor? Elbette daha geniş bir perspektifin konusu bu. Biz filmin ne anlattığına gelirsek, kısaca; Alex Sharp’ın canlandırdığı Enn karakteri ile Elle Fanning’in canlandırdığı Zan karakterinin aşkını izliyoruz. Sinemada romantik komedi türüne karşı ilgisi hiç azalmayan biri olarak, punk kültürü ile bilim kurguyu harmanlayan, üstüne de romantik komedi sosu serpen bu film, kâğıt üzerinde benim hem festivalde -ve hatta hem de vizyonda- yakalamam gereken bir film olarak duruyordu ama zamansızlık, sadece ismiyle bile dikkatimi celp eden “How to Talk to Girls at Parties”i (Türkiye’de “Partilerde Kız Tavlama Sanatı” olarak gösterildi.) ancak geçtiğimiz günlerde internet üzerinden izleyebilmeme olanak sağladı. Eminim Türkiye’de çizgi roman, punk, bilim kurgu ve romantik komedi bileşimini merak eden, bu karışımın heyecan verici ve ilginç olduğunu düşünenlerin sayısı 3.293’ten fazladır!

1970’lerin sonlarına doğru, Güney Londra’da (tam olarak Croydon’da) üç punk’ın uzaylılarla “iletişimi” üzerinden şekillenen ve genelde “gençlik filmi” sınırlarında ilerleyen senaryo, dönemin (‘70’lerin) avangart moda ve estetik anlayışıyla özdeşleşmiş bir görsel sunumdan ziyade; Rus yönetmen Slava Tsukerman’ın 1982 tarihli kült filmi “Liquid Sky”a öykünen, hatta ona saygı duruşu gibi nitelendirilebilecek bir sinematografiye bağlı. Bu da “How to Talk to Girls at Parties”i klasik gençlik filmleri ve romantik komedilerin görsel sınırlarından tamamen koparıyor. Bu görsel “başkaldırı” filmin punk kültürüne sadece “konu” itibariyle bağlı olmadığını da kanıtlıyor. “How to Talk to Girls at Parties” gerçek bir punk filmi. Türlerinin varlıklarını sürdürebilmenin tek yolu olarak kabul ettikleri bir plan dâhilinde dünyamızda olan uzaylıların toplandığı bir “parti”deyiz. Buraya dışarıdan sızan dünyalı Enn sayesinde içindeki merakı, açlığı, heyecanı ve isyanı aktarma fırsatı yakalayan Zan, filmin punk kavramı ile olan asıl bağı. Çünkü punk demek; başkaldırı demek, isyan demek, beklenmeyeni yapmak, aykırı olmak, kendi doğrularına göre yaşamak demek. Bir uzaylı olan Zan, punk grubu ile yeni bir Sex Pistols olma hayali kuran -dünyalı- Enn’den daha “punk”. Kolonisinin kurallarını çiğniyor, bir insan ile ilişki yaşıyor, ona âşık oluyor, hatta ondan hamile kalıyor! Kim bu öykünün doğrudan “punk’ın doğası”na dair olmadığını iddia edebilir? Kendi bireysel varlığının değersiz addedildiği, önceden belirlenmiş bir kadere itaat etmesi için toplumun ileri gelenleri tarafından baskı altına alınan Zan, özgürlüğünün elinden alınmasına basitçe razı gelmeyerek adeta punk’lığın kitabını yazıyor. Dünyalı uyumsuz Enn ile uzaylı uyumsuz Zan’in aşkı, var olmanın en keskin reflekslerinden biri olan başkaldırıyı adeta kutsuyor ve uyumsuzluğun tek bir türe indirgenemeyeceğini bize hatırlatıyor.

Öte yandan; tıpkı Gaiman’ın öyküsü gibi, Mitchell’in filmi de cinsiyet rolleriyle oynama konusunda cesur bir tavır sergiliyor. Burada özellikle Enn’in cinsel açıdan daha girişken ve kendinden emin gözüken arkadaşı Vic’in senaryo ilerleyişinde yavaş yavaş kendini sorgulayışı öne çıkıyor. Cinsiyetlere bölünen bedenler ve değişen roller, Vic’i cinsel kimliğini arar hâle getiriyor. Aslında bu tema, Mitchell’in bugüne dek filmlerinde kurduğu dünyaların organik bir uzantısı olarak kimlik buluyor.

Oyunculuk konusunda filmin tüm diyalog sahipleri ortalamanın üzerinde birer performans sergilerken (Ki böylesine deneysel bir film için bu zordur.) Nicole Kidman’a ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Belki de kariyerindeki en riskli rollerden biriyle karşımıza çıkan Hollywood yıldızı; böylesine aykırı, bağımsız ve düşük bütçeli bir filmde hiç sırıtmayarak aslında zoru başarıyor ve tam olarak hikâyenin ihtiyacını karşılamakla yetinip “sadece fiziksel çekiciliği sebebiyle oyuncu olanlar” sınıfından kendini bir kez daha ayırıyor. Filmin sonunda, onun olduğu sahnelerin daha fazla olması gerektiği düşüncesi size çok uzak gelmiyor.

Peki nedir “How to Talk to Girls at Parties” hakkında insanları ikiye bölen? Filmi çok sevenler ve filmden nefret edenler dışında, orta yolcu bir kitleye rastlamak pek mümkün değil. Bana kalırsa, filmin donuk sinematografisinin oluşturduğu mükemmel bilim kurgu hissiyatı ile, romantik komedi ve punk nostaljisi atmosferinin tetiklediği “renkliliğin” izleyici nezdinde kafa karışıklığı yaratması, tüm bu “karışık yorumlar”a sebep oluyor. Filmin ve hikâyenin aslen felsefi açıdan “övdüğü” uyumsuzluk; izleyici nezdinde senaryo, akış, oyunculuk, konu, final gibi detayların uyumsuzluğu olarak algılanabiliyor. Film bu algıya müsait mi? Evet. Ve fakat sonuç itibariyle; nasıl bilim kurgu ve romantik komediler her sinemaseverin ilgi alanına girmiyorsa, üzerine bir de oldukça spesifik takipçileri olan punk ve çizgi roman gibi kavramları eklediğinizde, “hedef kitle”yi bulmak bir hayli zorlaşıyor. Tamam, filmin kusursuz bir uyarlama olduğunu ve hikâyenin orijinalini bilmeyene dahi muhteşem bir deneyim yaşattığını savunmak yersiz fakat BBC yazarı Nicholas Barber’ın iddia ettiği gibi “tüm zamanların en kötü filmlerinden biri” olduğunu düşünmek de absürtlüğün sınırlarına giriyor. Deneysel sinema; klasik senaryo, kurgu ve estetik ekollerinden farklı bir yolu tercih etmesiyle her daim yenilik ve yaratıcılık için film dünyasının asıl ilham kaynakları arasındadır. Sırf bu sebeple bile klasik film beklentilerinden farklı bir düşünce ve duygu durumuna hizmet eder ve izleyicisinden de bu refleksi bekler. John Cameron Mitchell en nihayetinde bir deney sunuyor ve ortaya “hayat değiştirici” bir element yaratma iddiasıyla çıkmıyor. Bu sebeple film, bana kalırsa abartılı yergileri hak etmiyor. En azından; pek çok ülkenin toplam kültür & sanat bütçelerinden fazla maliyetlerle çekilen ve hep daha büyük oynama mecburiyeti içinde kısır döngüye hapsolmuş Marvel / DC filmlerinin girdiği sonsuzluk savaşında, çizgi romanların sadece süper kahramanlardan ibaret olmadığını hatırlatması açısından bile önemli bir değer ihtiva ediyor. Evet, belki bir “Scott Pilgrim vs. the World” (2010) zevki yaşatmıyor ama müziğe, aşka, bilim kurguya karşı beslediği tutkusuyla, özel bir konumu hak ediyor. Cesur kimyası ve iddiasız kararlılığıyla da punk felsefesine sımsıkı sarılıyor.

Son olarak; Mitchell’e saygısızlık etmek istemem ama eldeki bu materyal ile Jonas Akerlund neler yapardı, insan bunu da düşünmeden edemiyor. Zira hem orijinal hikâyenin hem de senaryo ve yapım detaylarının ortaya çıkardığı ham maddeler tam da Akerlund’un şov yapabileceği bir alan yaratıldığı fikrini doğuruyor.