Dünü Ve Bugünüyle Yarının Müziğini Anlatma Çabası

Elektronik müziğin hâlihazırdaki görkemli konumuna nasıl ulaştığına dair sinematik bir özet sunma hedefindeki “What We Started” belgeseli; izleyiciye turntable’lar, plaklar, laptop’lar ve gece kulüpleri arasında, drop’u bol fakat derinliği az bir yolculuk yaşatıyor.

Sanatın herhangi bir alanında tarihsel bir perspektif yakalayıp bir süreç analizi ve sebep-sonuç ilişkisi ortaya konulacağı zaman, başlangıç noktasını bizzat insanoğlunun temel davranış ve düşünce sistemine dayamak gerektiği kanısındayım. Çünkü herhangi bir sanat üretimi ve bu üretimin yansımaları, sağlıklı bir değerlendirmeye ancak insan formunun özgüllüğüne hâkim olunduğunda kavuşabilir. Mesela bir edebi eser; o eseri yazan kişinin hayat koşulları, psikolojisi, hedefleri ve ihtiyaçları göz ardı edilerek ya da söz konusu eserin “türü”ndeki müktesebat hiçe sayılarak değerlendirildiğinde, bağlamından kopuk bir bakış açısı yakalanmış olur. Her ne kadar sanat eseri, onu üretenden farklı bir kimlik ve etkinlik kazanma potansiyeline sahipse de, sonuç olarak bir insan zihninden türemiş olduğu gerçeğiyle, o zihnin melekelerine mütenasiptir. Bu da bize sanat eserlerini ve sanat tarihini el alırken, insan doğasının ontolojisi ile dirsek temasını koparmamamız gerektiğini hatırlatır. Dolayısıyla sanatın tüm dalları gibi müzik de, insan ihtiyaçlarının sonucunda şekillenir, değişir ve anlam kazanır. Antik çağlarda ateşin etrafında toplanıp taşlar ve sopalarla “müzik” yaparak ağıt yakan, “dans” eden, “iletişim kuran” insanoğlu bugün on binlerce türdeşiyle bir araya gelip teknoloji harikası ses ve ışık sistemlerine sahip devasa sahnelerin önünde pyro’lar ve havai fişekler eşliğinde hayatın gerçekliğinden kaçıp farklı boyutlara kapı açmak istiyor. Çünkü bunu “yapabiliyor”. Çünkü müziğin üretimi de, -sakıncalı bir tabirle- tüketimi de insanoğlunun tarihsel (ve evrimsel) ilerleyişi ile bağdaşım gösteriyor. Sözün özü; insanoğlu teknolojiyi, teknoloji de müziği değiştiriyor.

Bu ilerleyiş müziğin nasıl ortaya çıktığı ile doğrudan ilintili. Zira birtakım seslerin bir araya gelip çeşitli armoniler oluşturması, insanoğluna o armonileri farklı araçlarla da yakalama arayışı ve hevesi aşılıyor. “Müzik enstrümanı” dediğimiz aletlerin ortaya çıkış süreci de işte bu şekilde başlıyor. Bu yazının ana konusu olan elektronik müzik ise (yapısal anlamda değil, tür olarak), bizzat insanoğlunun bu hevesi ve teknolojik gelişimlere duyduğu ihtiyacın sonucunda hayat bulup günümüzdeki sansasyonel etkisine kavuşuyor.

Bugün pek çok alt dalıyla devasa elektronik müzik ekosistemi, dünya üzerinde en çok dinlenen müzik türlerinden pek çoğunu kapsıyor veya o türleri bir şekilde besliyor. Bu da en genel anlamıyla elektronik müziğin astronomik bir ekonomi ihtiva etmesine olanak sağlıyor. Rakamlar da bu manzarayı destekliyor. Sadece ABD’de her yıl ortalama 2 milyon insan elektronik müzik festivallerine bilet alıyor. Dünya üzerinde her yıl yarım milyar insan elektronik müzik etkinliklerine katılıyor. Online müzik dinleme servislerinin verileri elektronik müziğin yükselişini gözler önüne seriyor. Pop müzik son yıllarda -her zamankinden daha fazla- elektronik müzik etkisi altına giriyor. Popülerlikleri her geçen gün artan yeni nesil DJ’lerin yıllık kazançları bir milyon doları buluyor. Ana akım festivallerin kadrolarında DJ’ler her zamankinden daha çok yer alıyor. Yarım asırdır popüler kültüre adeta hükmeden gitar müziği, daha önceki geçici düşüş dönemlerine nazaran bu sefer farklı bir şekilde kan kaybederken, elektronik müzik büyümenin sınırlarını zorluyor. Peki tüm bunlar nasıl oluyor? Geçtiğimiz yıl Los Angeles Film Festivali’nde prömiyeri yapılan, şu sıralarda dünya çapında izleyici karşısına çıkmaya başlayan, Bert Marcus ve Cyrus Saidi imzalı “What We Started” belgeseli, işte bu soruya cevap verme ve elektronik müziğin “ana filmi” olma iddiası taşıyor.

Geleceğin Sesi
Genel olarak müziğin üretiminde tarihsel süreç ele alınırken nasıl Sanayi Devrimi ve II. Dünya Savaşı etkisini göz ardı edemiyorsak, elektronik müziğin var oluşunda da özellikle 20. Yüzyıl’ın başındaki teknolojik atılımların etkisini yadsıyamayız. Her şeyden önce; elektronik müziğin ortaya çıkışını “müzisyenlerin teknolojik gelişmeleri müzikal amaçlar için kullanma isteğine” bağlayabiliriz. Gitar, arp, davul, zil, keman ve bazı üflemeli çalgılar gibi geleneksel enstrümanların ardından piyano ve klavye gibi daha “teknolojik” enstrümanların icadı, müziğin hem üretimini hem yaygınlaşmasını doğrudan etkilemişti. Elektronik müzik özelinde ise fitili yakan enstrümanların telharmonium (1897), theremin (1928) ve Ondes Martenot (1928) olduğunu söyleyebiliriz. Diğer enstrümanların çıkaramadığı sesleri çıkarma özellikleriyle kısa sürede değer kazanan ve teknolojinin ilerlemesiyle zaman içinde çeşitli klavye modellerine, ardından da synthesizer’lara evrilen ve bu şekilde kullanımı yaygınlaşan bu yeni nesil enstrümanlar, ‘60’lı ve ‘70’li yıllardan itibaren yeni bir müzik türüne de kapı açmış oluyor ve özellikle de Hammond organ adı verilen enstrüman sayesinde, “geleceğin müziği” keşfediliyor.

Soğuk Savaş yıllarının sosyo-politik etkisiyle sanatın hemen her dalına nüfuz eden “distopya” ve “endüstriyelleşme” konseptleri, sinemada karşılığını bilim kurgu filmleriyle bulurken, bu filmlerin müziklerindeki yadsınamaz “elektronikleşme” eğilimi, yeni bir sound geleneğinin de başlangıcı oluyor. Özellikle sinemada robotlar ve makinelerin insanoğlu ile temasının artması, karşılığını en yoğun olarak elektronik müzik eserlerinde buluyor. Zira bu müziğin “doğası gereği” çıkardığı sesler, insan kulağına bir çeşit “gelecek tezahürü” olarak ulaşıyor. Herhangi bir insan sesine ihtiyaç duymaması ve geleceğin mutlak hâkimi olarak düşünülen makinelerin çıkardığı seslere yakın frekanslar yakalaması, bu enstrümantal müziğin dünyanın her yerinde “dil” barajını rahat aşmasına ve her ırktan insana kolayca ulaşmasına olanak sağlıyor.

‘80’li yılların sonlarına doğru synth pop, funk ve new wave akımlarından sıyrılıp ‘90’larda enikonu ayrı bir tür olarak özerkliğini ilan eden ve buna uygun olarak kendi enstrümanları, kendi kalıpları, kendi sound’ları, kendi aranje anlayışları, kendi alt dalları, kendi jargonları, kendi kitleleri, kendi dansları, kendi mekânları, kendi sahneleri, kendi festivalleri ve tabii ki kendi yıldızları ortaya çıkan elektronik müzik; felsefi ve estetik açılardan “gelecek” kavramını önde tutan, özgürlükçü, barışçıl ve avangart bir temele sahip diyebiliriz. II. Dünya Savaşı sonrası Batı Dünyası’nın yaygınlaştırıp geliştirdiği bir kültürel ürün olarak da ele alabileceğimiz bu tür; resim ve sinemadaki montaj ve kolaj mantığına dayanan estetik algıları müziğe yedirme konusunda diğer tüm türlerden daha mahir bir öze de sahip. Ve bu öz, ona diğer müzik türlerini içine alıp neredeyse sınırsızca zenginleşebilme imkânı da tanıyor.

Folk ve country gibi icra edildikleri toplumların DNA’larından izler taşıyan, caz gibi köklü bir mirası ve bu miras üzerinden şekillenen dokunulmazlık zırhı olan, gitar temelli blues ve rock gibi mutantan bir çekicilik içeren müzik türlerinin etraflarında oluşturdukları o “adeta mitolojik” görkemliliği; her daim tazelik, yenilik, yaratıcılık ve “gelecek heyecanından beslenebilme” albenisiyle “aşan” elektronik müzik, ‘90’lar ve erken 2000’lerin ardından, 2020’lere yaklaşırken yeniden altın çağını yaşıyor. Rave kültürünü hippilerden, en çok çeşide (alt dala) sahip olma iddiasını ise rock müzikten devralan “geleceğin müziği”, popüler müzikle hep dirsek temasında oldu, rap ve rock karşısında gündemi işgal etme oranı zaman zaman düşse de hiçbir zaman “öldüğüne” ikna olunmadı. Hep yarının müziği olma vaadini korudu ve bu vaadi her nesil için çekici kılmayı başardı.

Dinleyeni oldukça kolay ve coşkulu bir şekilde dans ettirebilme özelliği sayesinde, çoğu zaman sadece “dans müziği” kalıbına sığdırılmaya çalışılsa da, bu etiketten çok daha fazlasına sahip olan elektronik müzik; yine de “dans etme” durumunun insan psikolojisi üzerindeki “dertlerden arınma, başka hiçbir şey düşünmeme” etkisi sayesinde sık sık “hafiflik ve ucuzluk” yaftalarına maruz kaldı. Dans mitinin yadsınamaz etkisi ve genelde şarkıların “sözsüz” olması sebebiyle, elektronik müziğin sosyo-politik bir duruş sergilemesi de beklenmedi. Bu müziği icra edenlerin politik bir tavır takınmasına, protest veya aktivist bir duruş ortaya koymasına gerek duyulmadı. Yine de temelindeki özgürlükçü ve barışçıl felsefe sayesinde elektronik müzik sanatçıları ve dinleyicileri arasında çevre, şiddet, cinsel kimlik konularında ses yükseltenler oldu, olmaya devam ediyor.

Bir müzik türünün gelip geçici bir akımdan ziyade milyonların hayat akışlarını etkileyecek uzun soluklu bir kültürel hareket yaratıp yaratmadığını anlayabilmenin yollarından biri, o müzik türünün sanatın diğer dallarında ne kadar etkili olabildiğine bakmaktır. “What We Started” tam da bu noktada yadsınamaz bir değer ihtiva ediyor. Kendi edebi dilini, kendi filmlerini ve belgesellerini yaratabilme konusunda özellikle blues, caz, country, rock ve rap karşısında bugüne dek bariz bir eksiklik yaşayan elektronik müzik; artık kendi kendini anlatmaya yetecek kadar zengin bir geçmişe ve bu hikâyeyi “dışarıya” ulaştırabilecek kadar büyük bir etkiye sahip. Peki “What We Started” bu yükü kaldırabiliyor mu?

Disko Öldü, Yaşasın Yeni Disko
94 dakikalık belgesel, kurgusunu iki başrol üzerinden ilerletiyor; Carl Cox ve Martin Garrix. Biri yeni neslin harika çocuğu, diğeri elektronik müziğin gurusu. Bu konsept, belgeseli zaman zaman Cox & Harrix PR çalışmasına çevirse de, öte yandan elektronik müziğin bugünkü konumuna ulaşmasında hayati önem taşıyan öncül nesilden Kraftwerk, Tangerine Dream, Can, Faust gibi gruplara ve Brian Eno, Jean Michel Jarre, Giorgio Moroder, Keith Emerson, Vangelis gibi isimlere hiç değinilmese de, özel röportajlarıyla Moby, Sasha, Tiesto, Steve Angello, David Guetta, Paul Oakenfold, Ed Sheeran, Usher ve AfroJack gibi isimlerin varlıkları “What We Started”ın prestijini bir nebze kurtarıyor. Belgeselin elektronik müziğin tarihsel sürecini ele alış aşaması ise bu müziğin yaygınlaşmaya başladığı yıllara, yani ‘70’lerin sonlarına dayanıyor. Canlı müziğin tek gerçek olduğu, disko kültürünün altın yılları… O yıllarda yeni yeni türeyen DJ’lerin nasıl yavaş yavaş kulüpleri ele geçirdiği, New York kökenli bu hareketin nasıl pek çok ABD ve Avrupa kentinde yankılanmaya başladığı, nasıl yepyeni bir dans müziğinin filizlendiği -yer yer dönem tanıklarının anlatımlarıyla- izleyiciye aktarılıyor. Fakat!.. Elektronik müziğin “yeni bir şey” olduğu düşüncesinin bir hata olduğunu söyleyerek başlayan ve türün “ana filmi” olma iddiasını resmi bültenlerine ekleyecek kadar benimsemiş bir belgeselin, bu müziğin kökenlerine dair daha kapsamlı bir portre sunması gerekirdi.

Genel hatlarıyla, belgesele konuk olan DJ’lerin bu işe nasıl başladıklarını anlattıkları ve kariyerlerinin dönüm noktalarından anekdotlar sundukları anlar sayesinde türe kapsayıcı bir bakış açısıyla yaklaştığı izlenimi veren “What We Started”, aslen ele aldığı müzik türünün sosyo-kültürel açılardan temelini ve vizyonunu aktarmada, bunun yanı sıra bu müziğin “zamanın ruhundaki” anlamını ifade edebilmede yetersiz kalıyor.

Bugünün gençleri neden gitar yerine sadece bir laptop veya DJ set’i ile müziklerini ifade edebilmeyi çekici buluyorlar? Dans kültürü nasıl gece hayatının ana unsuru hâline geldi? Burning Man ve Tomorrowland gibi “kısa süreli masalsı gerçeklikler” neden elektronik müzik temeli üzerine inşa edildi? İbiza nasıl elektronik müziğin Mekke’si; Almanya, Hollanda ve İsrail nasıl bu müziğin kalesi hâline geldi? Plajlar neden elektronik müziğe teslim oldu? Elektronik müzik neden gruplar yerine DJ’lerin önderliğinde büyüyor? Türün temel fikriyatı ve güncelliği açısından önem taşıyan bu gibi soruların cevaplarına hiç değinilmediği gibi; türün alt dallara nasıl ayrıldığı ve bu alt dallar arasındaki temel farkların ne olduğu da (Tabii ki hepsine süre yetmeyeceğini hesaba katıyorum.) belgeselin kurgusu içerisinde yer almıyor. Ve tam da bu açılardan, “türün ana filmi” olma iddiası altından kalkamıyor. Peki “What We Started” neyi iyi yapıyor?

Play’e Basmaktan Fazlası (Mı?)
Günümüzün müzik belgeseli standartları göz önüne alındığında, görsel açıdan tatmin edici bir estetiğe sahip “What We Started”, elektronik müziğin yükselişinde yaşanan bazı toplumsal kırılma anlarını (mesela 12 Temmuz 1979’da Chicago Comiskey Park’ta düzenlenen “Disco Demolition Night”, mesela 1989 Berlin Duvarı yıkımı, mesela Londra kırsallarındaki gizli rave festivalleri ya da 2004 Olimpiyat Oyunları rüzgârıyla Tiesto’nun tek başına stadyum dolduran ilk DJ olmaya başlaması), siyahiler üzerindeki klasik Amerikan ırkçılığının bu müziğin gelişimine bir süre nasıl engel olabildiğini, diskonun isim ve sound değiştirerek yeni bir kulüp kültürü ile nasıl küllerinden doğduğunu ve bu doğumda DJ’lerin ne gibi kritik roller üstlendiğini anlatması bakımından doyurucu bir içerik sunuyor. Bugünün parlak manzarasına 2009 yılında The Black Eyed Peas ile imza attığı ‘I Gotta Feeling’ hiti ile David Guetta’nın önayak olduğu, o kapıdan Calvin Harris’lerin, Diplo’ların, Hardwell’lerin, Steve Aoki’lerin, Skrillex’lerin, Deadmau5’ların ve -geçtiğimiz aylarda intihar eden- Avicii’lerin çıkıp ana akımı ele geçirdikleri detayının yakalanmış olması da mühim. Ayrıca kulüp kültürünün kendine has bir kitle iletişimi yarattığı, kulüp habitatının öznel bir algıya hizmet ettiği, kulüp atmosferini soluyan insanların kendilerini gizli bir örgüt mensubu gibi hissetmeleri ve bunun da elektronik müziğe dair çekiciliği arttırdığı varsayımı, belgeselin nokta atışı tespitleri arasında yer alıyor. “What We Started”ın alkışı hak ettiği diğer unsurlar ise; elektronik müzik & uyuşturucu ikilemini detaylı bir şekilde aktarıp tarafsız kalmayı başarabilmesi ve elektronik müzikte ana akım ile yeraltı farkının “reytingine” kafa yorması.

DJ’liğin “enstrüman çalmayı ve/veya beste yapmayı bilmeyen insanların müzik yapma hevesi” olması ve/veya böyle algılanması elektronik müziğin süregelen problemlerinden biri. Bir diğer problem ise, yeni nesil DJ’lerin, “önceden hazırlanmış set’leri USB’ler ile yanlarında taşıyan, sahneye çıktıklarında sadece play’e basıp 2 saat boyunca zıplayan, dertleri müzik yapmak değil ünlü olmak olan” gençler olarak görülmeleri. Bu görüş, bu işin ustaları ve elektronik müzik dinleyicisi olmayan müzikseverler tarafından da sıklıkla paylaşılıyor. “What We Started” bu konuya değinmesi ve teknoloji geliştikçe müzik üretiminde insan emeğinin azalmasının bir problem olup olmadığı sorusunu gündeme getirmesi sebebiyle de artı puan topluyor.

Sonuç itibariyle; her ne kadar iddiasının altından kalkmayı başaramasa da “What We Started”, elektronik müziğin artık sinematik bir birikim yaratabileceğini kanıtlaması ve bu yoldan ilerleyecek senarist, yapımcı ve yönetmenlere yeni bir heyecan aşılayacak potansiyele sahip olması sebebiyle müziksever sinefillerin radarına girmeyi hak eden bir proje. Dans pistinde sizi zıplatacak bir drop değil, ama ritmi yükselterek geri sayıma geçmenizi sağlayan o kısa aranje.