Spotların Altında, Sınırların Dışında

İç savaş cengâveri bir babanın kızı… 11 yaşında Londra’ya göçen bir mülteci… Geçmişiyle ilgili soruları, geleceğiyle ilgili endişeleri olan bir aktivist… Sri Lankalı Mathangi Arulpragasam, nasıl oldu da 2010’ların en sansasyonel pop yıldızı oldu? “Matangi/Maya/M.I.A.” belgeseli, bu sorunun yanıtlarına dair ipuçlarıyla dolu.

Sri Lanka’ya dair ne biliyoruz? Hani şu Hindistan’ın güneyindeki dev ada… Seyahat acentelerinin basmakalıp turist programlarında yer almayan bilgilerden bahsediyorum. Bu gizemli ve egzotik Asya ülkesi hakkında Batı dünyasının yaklaşımı bir hayli “yüzeysel”. Dolayısıyla “Doğu”ya dair özel bir merakı ya da sosyal / ticari ilişkisi olmayan devletler / toplumlar / bireyler dışında Sri Lanka’ya dair genel bilgilerimiz -pek çok Asya ülkesine dair bilgilerimiz gibi- oldukça kısıtlı. Ve fakat beni bu ülkenin tarihini araştırmaya iten bir şey oldu: Dünya prömiyerini bu yıl Sundance’te yapan ve geçtiğimiz haftalarda 37. İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’de de gösterime giren “Matangi/Maya/M.I.A.” belgeseli. Son yılların en sansasyonel pop albümü olarak nitelendirdiğim “AIM” (2016) ile radarımdaki yerini daha da büyüten M.I.A. (gerçek adıyla Mathangi Arulpragasam) söz konusu belgesel ile bugüne kadar kendisi hakkındaki pek çok sorunun yanıtını veriyor ve üzerindeki gizem perdesini neredeyse sonuna kadar aralıyor. Londra’da sanat ve tasarım üzerine tamamladığı kolej eğitimi sırasında tanıştığı Steve Loveridge’in yönetmenliğinde hazırlanan belgesel, bugüne kadar yayınlanmış tüm popstar belgesellerinden çok farklı bir noktada duruyor.

Uzaktaki Tanıdık Ada
90 dakikalık “Matangi/Maya/M.I.A.”in içeriğine geçmeden önce, Sri Lanka’nın yakın tarihi ve M.I.A.’in kariyeri üzerinden genel bir perspektif oluşturmakta fayda var. Sri Lanka; bağımsızlıktan önce Portekizlilerin, Hollandalıların ve İngilizlerin egemenliği altında yaşamış bir ülke. 1505 yılında Portekizli denizcilerin işgaline uğramış, 1657 yılında Hollandalılar tarafından ele geçirilmiş ve son olarak 1815’ten itibaren İngiltere’nin sömürgesi hâline gelmiş bir toprak parçası. 4 Şubat 1948 tarihinde -Hindistan ve Pakistan’la birlikte- bağımsızlığını kazanan ülke, son 30 yılda sık sık çatışma haberleri ve iç savaş gündemiyle dünya kamuoyunda yer bulabildi. Bu iç savaş, ülkenin en büyük etnik azınlığı olan Tamiller ile Sri Lanka’nın çoğunluğunu oluşturan ve devlet yönetimini elinde bulunduran Sinhaliler arasındaydı.

Tamiller tarih boyunca Tamil Nadu’dan (Hindistan’ın güney eyaletlerinden biri) göç edip adanın kuzey ve doğu bölgelerine yerleşmişler. Ana vatanları sayılan Tamil Nadu’yla bağlarını sıkı tutmuş, atalarından miras örf ve adetlerine bağlı kalmışlar. Hindu dinine mensup olduklarından, toplumsal olarak kendilerini Sinhalilerden ayrı tutmuşlar. Kendilerini ülkenin asıl sahipleri olarak görmelerinin yanı sıra, Sinhalileri Afganistan’ın kuzeyinden adaya gelmiş göçmenler olarak nitelendirmişler. Tamillere göre eskiden Sri Lanka’da Tamil Krallığı varmış ve tarihi Pole Narava kenti, Hindu dinine mensup Tamil soyundan gelen Çolas kırlarının başkentiymiş. 1014 yılına kadar Tamillere ait bu krallık, adanın tamamına hâkimmiş. Bu tarihte Sinhaliler savaş açıp Tamilleri yendikten sonra krallığı yıkıp kendi hâkimiyetlerini kurmuşlar. Tamilce yazılmış tarihi belgeler bu teoriyi doğrularken, öte yandan Sinhaliler bu konuda farklı tezler ileriye sürmekteler. Onlara göre Tamillerin çoğunluğu 1925 yılında çay ve kahve bahçelerinde çalıştırılmak üzere İngilizlerce Hindistan’ın güneyinden adaya getirilmişler. Sinhaliler bu konuyu İngilizlerin “böl, yönet” siyasetleri, kriz ve buhran çıkarma politikaları çerçevesinde değerlendiriyorlar. Sinhalilere göre İngilizler, sömürge altında tuttukları topraklarda her zaman krizlere temel oluşturacak tohumlar ekerler ve zamanı geldiğinde bunları filizlendirerek kullanmayı planlarlar. (Tanıdık geldi mi?) Sinhaliler, İngilizlerin bu doğrultuda on binlerce Tamil’i Hindistan’dan getirerek kendi ülkelerine yerleştirdiği tezini ileri sürmekteler.

Tüm bu bilgiler ışığında, 1983-2009 yılları arasında Sri Lanka Devleti ve Tamil Kaplanları arasında süregelen iç savaşa dair temel bir bakış açısına sahip oluyoruz. Gelelim M.I.A’e…

Aidiyet Peşinde Bir Hikâye Anlatıcısı
1975 yılında Arul ve Kala Pragasam çiftinin kızı olarak Londra’da (bkz: İngiltere’nin uzun süre sömürge altında tuttuğu ülkelerin vatandaşlarına belli oranlarda kolay vize ve oturma / çalışma izni sağlaması) dünyaya gelen Mathangi, henüz 6 aylıkken ailesinin Jaffna’ya geri dönmesiyle Sri Lanka’da büyüyor ve fakat 1986 yılında, 11. doğum gününden bir hafta önce annesi ve kız kardeşiyle yeniden Londra’ya göçmen olarak iltica etmek zorunda kalıyor. Babası Arul Pragasam, 1975’ten itibaren Tamil halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde aktif rol oynamış bir isim. 80’li yıllarda, iç savaş şiddetinin arttığı dönemlerde ailesi ile iletişimi azalan ve çocuklarının güvenliği için kendini onlara “amcaları” olarak tanıtan Arul, 1986’da eşi ve kızını Londra’ya yollayarak savaştan etkilenmemelerini sağlıyor fakat kendisi Sri Lanka’da, çatışmaların içinde örgütsel mücadelesine devam ediyor.

Bir göçmen olarak Londra’da yaşamanın zorluğunu derinden yaşadığını ve çocuk yaşta pek çok ırkçı tutumla karşı karşıya kaldığını ifade eden Mathangi, kısa sürede İngilizce öğrenmesinin avantajını, içinde olduğu kültür ile yetiştiği kültürü harmanlamakta kullanıyor ve özellikle sanat eğitimi aldığı kolej yıllarında bu durum, onun ayrıksı bir öğrenci olarak konumlanmasını sağlıyor. İçinde her daim “hikâye anlatmaya” dair bir dürtü olan Mathangi; Madonna, Björk ve Public Enemy dinleyerek geçirdiği ergenliğinin de bir sonucu olarak kendini müzik dünyasına yakın görüyor ve bir belgesel yapımcısı olmak istediğine karar verip, ilk olarak Elastica adlı Londralı Britpop grubunun turnesine katılarak bir “turne hikâyesi” çekmeye başlıyor. Bu macera sırasında edindiği izlenim ve tecrübe sayesinde müzik enstrümanları ve kayıt teknolojilerine dair genel bir bilgiye sahip olan Mathangi, Elastica elemanlarından ödünç aldığı cihaz ve enstrümanlarla ilk kez kendi demo kayıtlarını yapmaya başlıyor ve belgesel yapımcılığından, müzik prodüktörlüğüne geçmeyi hayal ediyor.

Bir yandan da ailesinin içinde bulunduğu bölünmüşlük ve “vatansızlık” sebebiyle psikolojik olarak hassas bir konumda olan Mathangi; 2001 yılında ani bir kararla, eline kamerasını alıp 2 aylığına Sri Lanka’ya gidiyor. Orada kalan akrabalarını ziyaret ediyor; büyükannesi, erkek kardeşi ve kuzenleriyle konuşmalar yapıyor, bunları kamerasına kaydediyor, yıkık dökük şehirleri ve köyleri çekiyor, savaşın katlanması zor boyutlarını belgeliyor, aslen “geçmişini ve kimliğini arıyor”. İngiltere’ye döndüğünde bu görüntüleri bir belgesel hazırlamak için kullanmayı planlıyor ama işler o yönde ilerlemiyor. Mathangi şarkı söylemeyi, dans etmeyi ve özellikle de şarkı yazabilmeyi keşfediyor ve bu konu üzerine ağırlık verip, babasının savaştaki takma adını taşıyan ilk albümü “Arular”ı 2005 yılında yayımlıyor. Sonrası çorap söküğü… Konserler, stüdyolar, kayıtlar, turneler, röportajlar…

2007 yılında bu sefer annesinin adını verdiği ikinci albümü “Kala” ile ismini İngiltere dışında da duyurmayı başarıyor ve özellikle ‘Paper Planes’ hiti sayesinde ABD pop ve hip hop dünyasının gözü bir anda Sri Lankalı bu Londra kızına çevriliyor. Sıra dışı şarkı sözleri, etnik ve urban harmanlı sound’u, farklı klipleri ve “popstar olmanız için seksi olmanız gerekmez” mottolu imajıyla M.I.A. adım adım pop müzik dünyasının odağına ilerliyor. 2010 yılında kendi adını (daha doğrusu takma adını) taşıyan “Maya” albümü sonrasında ise artık o bir pop yıldızı. Üstelik “derdi” olan, klişeleşmiş pop yıldızı standartlarına uyma hevesi olmayan bir pop yıldızı.

Belgeselin Tohumları ve Yaratım Süreci
Yapımına 2011 yılında başladığı “Matangi” albümünün yazım sürecinde, albümdeki genel havayı güçlendirmesi ve desteklemesi için, yıllar önce Sri Lanka’da çektiği görüntülerin de içinde olduğu bir belgesel hazırlama fikrini gündeme getiren M.I.A., sanat okulundan arkadaşı Steve Loveridge’e bu fikrini açıyor ve böylece “Matangi/Maya/M.I.A.”e giden yolda ilk adım atılmış oluyor. Fakat o sıralarda Interscope gibi devasa bir firmaya bağlı olan M.I.A., politik içeriği de olmasını istediği bu belgeseli yapımcılara kabul ettiremiyor. Zaten hâlihazırda Loveridge ile belgeselin içeriğine dair anlaşmazlıklar yaşamaya da başlamışken, 2 yıllık mücadelenin ardından proje rafa kalkıyor.

2013 yılında yayımlanan “Matangi” albümü sonrasında artık uluslararası bir hip hop ikonu hâline gelen, sokağın sesini şarkılarında etnik mistisizm ve şaşırtıcı elektronik elementlerle yükselten, dünyaca ünlü pop yıldızlarına şarkı yazan, onlarla düet yapan, kliplerinde oynayan, kendi turnelerinde ve kliplerinde görsel sansasyonlara imza atan M.I.A.; aslında pop dünyasının içindeki bir virüs olarak etkisini giderek arttırıyor. Bu açıdan Lady Gaga ile ortak bir “tavır” birliğine sahip (bkz: popstar gibi görünen anti-popstar) M.I.A.; politik konulardaki aktivist / muhalif tutumu ve Batı medyasının gözünü kapadığı konulardaki duyarlı tavrı ile Rihanna’ların, Katy Perry’lerin, Beyonce’lerin, Taylor Swift’lerin, Nicki Minaj’ların dünyasında “hazmı zor” bir konum elde ediyor. Üstelik bu konumundan dolayı gurur duyduğumu da her fırsatta dile getirerek…

2016 yılında çıkardığı ve sonrasında bir süre müziğe ara vereceğini açıkladığı “AIM” albümü, belgeselin yeniden gündeme gelmesini sağlayan son etken oluyor. Hem artık sanatsal açıdan özgürce hareket edebilmesini sağlayacak kadar güçlü bir isim olması hem de dünyanın güncel durumu hakkındaki endişeleri (ABD başkanlık seçim kaosu, iklim ve çevre felaketleri, dünyanın önemli bir kısmını etkilemeye başlayan göçmen sorunu, yükselişe geçen popülizm, toplumlar içinde kutuplaşmayı yücelten politik hava, gelişmiş ülkelere yapılan terör saldırıları vesaire…), M.I.A. için yeniden harekete geçme sebebi oluyor ve Steve Loveridge’i yeniden resme dâhil ediyor. Bu sefer Loveridge’in şartları daha ağır; bu kesinlikle objektif bir belgesel olacak ve son kurguda M.I.A.’in söz hakkı olmayacak. Şartlar ağır ama M.I.A. artık daha cesur ve bazı şeyleri ifade edebilme konusunda artık daha sabırsız. Kabul ediyor. Yıllar önce Loveridge’in internete sızdırdığı “ham fragman”dan etkilenen Cinereach adlı yapım firması da projeye maddi destek vermeyi kabul ediyor ve süreç başlıyor.

Sıra Dışı Bir Pop Yıldızının Sıra Dışı Belgeseli
“Matangi/Maya/M.I.A.” genel olarak M.I.A.’in amatör kamera kayıtlarına dayanan, olabildiğince anti-cool normlarla örülmüş bir görsel estetiğe sahip, ele aldığı popstar’ı yücelten onlarca belgeselin aksine onu olabildiğince çiğ ve yalın gösterme gayretinde bir iş. Sri Lanka iç savaşına dair çarpıcı görüntülerin yer aldığı, savaşın yıkıcı sonuçlarına dair psikolojik ve sosyolojik açılımlara gebe, göçmen sorununa vurgu yaparak zamanın ruhuna selam çakan ve bir göçmenin dünyaca ünlü pop yıldızına dönüşebilmesi sürecini aydınlatarak bu konuda muhalif ve çok doğru bir açı tutturan, güçlü bir belgesel. Batı medyasının politik içerikleri görmek istediği şekilde görme gayretine alaycı ve hak ettiği bir eleştiri getiren, genel olarak ABD’nin yüzeysel bakış açılı toplum ve şov odaklı medya yapısına iğne batırmayı ihmal etmeyen tarafları ise belgeseli güçlü, farklı ve çarpıcı kılıyor. Terörist yaftası yemenin ne kadar kolay olduğu ile ilgili, bizim çok kolay bağ kurabileceğimiz birtakım argümanlar silsilesi ile izleyiciyi düşünmeye sevk eden belgesel, bugün milyonları etkileyen birçok popstar’ın aksine M.I.A.’in değindiği konularla ve ezilenin yanındaki duruşuyla gerçek bir aktivist olarak hak ettiği saygıyı ona atfediyor. Bunu yaparken süslü kolajlara, görkemli kadrajlara ve büyüleyici kamera / ışık oyunlarına ihtiyaç duymaması ise söz konusu projeyi oldukça özel ve yadsınamaz şekilde samimi kılıyor. Bu bakımdan yarı art-house yarı punk bir üsluba sahip olan “Matangi/Maya/M.I.A.”, odağına aldığı sanatçıyı klişeleşmiş belgesel numaralarıyla övmeden de o sanatçıya saygı duyulmasını sağlayarak, zor bir işin altından kalkıyor ve abartıdan kaçan anlatım diliyle seyirciyi etkiliyor.

Loveridge özellikle aile üyelerinin görüntüleri için tüm fertlerden tek tek izin alındığını ve belgeselin genel olarak ailevi unsurları yıpratacak bir tona sahip olmaması için uğraştıklarını vurgulayarak, yapımından sonra tarafların birbirleriyle davalık oldukları son dönem müzik belgesellerinden farklı bir noktada durduklarının da altını çiziyor.

M.I.A.’in kendisinin de ilk kez Sundance’te seyircilerle birlikte izlediği belgeselin en önemli eksikliği olarak, Sri Lanka iç savaşının ele alınış biçimi gösterilebilir. Evet, savaşın yarattığı vahşet izleyiciye geçiriliyor ama tarihsel bilgi açısından seyircinin bu savaş hakkında belgeselden genel de olsa bir bilgi alması sanki özellikle istenmiyor. Bunun sebebini de M.I.A.’in kendini tam olarak iki taraftan (Sri Lanka devleti ve direnişçi Tamiller) birine ait hissetmemesi olarak yorumlamak mümkün görünüyor. Çünkü bu savaşla ilgili genel üslubu hep “savaşın durması, insanların ölmemesi” ya da dünyanın bu kıyıma (Bazı yerlerde “soykırım” kelimesi de kullanılıyor.) dünyanın sessiz kalmaması gerektiği noktasında sabitleniyor. Herhangi bir tarafın pes etmesi gerektiği üzerine ya da herhangi bir tarafın “haklılığı” üzerine kesinlikle bir beyanda bulunmuyor. Bu elbette insani ve anlaşılabilir bir tutum ama en basitinden savaşın neden ortaya çıktığına dair herhangi bir bilginin içerikte yer almaması, belgeselin en çok önemsediği politik tarafını bir miktar “hafifletiyor”.

Politik içerik konusunda, Batı medyasının bir savaş ülkesine karşı klasik yaklaşımından özellikle uzak durduklarını ve bu bakımdan, mesela bir Vice videosu zihniyetinden kaçındıklarını vurgulayan Loveridge; M.I.A.’in en başından beri indie bir havası olduğunu; Pitchfork, Dazed and Confused ve The Fader gibi platformlara konu olabildiğini, rap yapmasına rağmen pop dünyasında da etkili olduğunu, onu takip eden kitlenin dünya görüşünü, moda anlayışını ve sanatsal zevklerini bildiklerini belirtip, onun neden aktivist bir duruşa sahip olduğunu ve bu duruşun neden samimi olduğunu ön plana çıkarmaya odaklandığını ifade ediyor. “Coachella kitlesi neyi cool buluyorsa onu yapan pop yıldızlarından biri olmadığını, Sundance’te ve hatta Cannes’da izlenmeyi hak eden bir hayat hikâyesi olduğunu” göstermenin belgeselin motivasyonlarından biri olduğunu açıklıyor.

“Matangi/Maya/M.I.A.”in, sanatçının albüm ve şarkı yazım süreçlerine dair herhangi bir görüntü içermemesini ise bir eksiklik olarak değil (Çünkü belgeselin konusu ve bakış açısı bu değil.) bir artı olarak nitelendiren taraftayım. Bu belgesel, spotların altında ve standartların, klişelerin, ezberlerin, kalıpların, sınırların dışında bir ikonun “derdine” dair yakın plan içeriyor. Sri Lankalı ailesine rağmen hiçbir zaman tam olarak oralı gibi yaşamıyor, doğma büyüme Londralı olmasına rağmen kendini İngiliz kültürüne ait hissetmiyor, ABD’li pop yıldızlarıyla çalışmasına, ABD medyasında sıkça yer almasına ve hatta Madonna ile Super Bowl devre arası şovuna çıkmasına rağmen “Amerikan Rüyası”nı, ikiyüzlülüğünü ve sahteliğini alaşağı etmekten geri kalmıyor. Nereli bu kadın? “Öteki”. Sınırların dışında. Aradığınız popstar’a şu an ulaşılamıyor.