Bir Neslin Uyanışı Ve Yeni Bir Dünya

Bugün özellikle Batı dünyasının etkisiyle tüm insanlığın ortak paydasıymış gibi benimsenen modern kültür & sanat anlayışında, köklerini ‘60’lı yıllara dayayan pek çok ekol görmemiz tesadüf değil. İngiliz yönetmen David Batty imzalı “My Generation”, bu durumun nedenlerini masaya yatıran, kapsamlı ve dikkat çekici bir belgesel.

Dünya prömiyerini 2017 sonbaharında Venedik Film Festivali’nde yapan ve Türkiye’deki ilk gösterimi geçtiğimiz hafta 37. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşen “My Generation”, meşhur İngiliz oyuncu Michael Caine’in anlatıcılığında 1960’lar İngiltere’sini ve o dönemin yetiştirdiği yaratıcı neslin “yeni dünya düzeni”ndeki etkisini özetliyor. Bugünün dünyası için pek çok anlamda “milat” niteliği taşıyan II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen bu yeni düzen, şu an hayatımıza dâhil olan pek çok standardın da ortaya çıkmasını sağlayan sistemin yeşerdiği beşeri tarla aslında. Bu açıdan bakarsak; kâğıt üzerinde 1945’te, sosyo-politik etkileşimde ise 1950’lerin ortalarında biten II. Dünya Savaşı, “geleceği şekillendiren ilk kuşak” söylemine sahip bir belgesel için doğru bir çıkış noktası. Zira İngiltere ve ABD önderliğindeki Batı dünyası, bu büyük insanlık kıyımından kendi ekonomik zaferlerine yol açacak bazı kazanımlarla ayrılarak, Soğuk Savaş döneminden itibaren dünyanın geri kalanı için bir “önderlik” vasfı üstlendi ve bu vasıf, bu iki ülkeyi pek çok alanda “küresel odak” hâline getirdi. Elbette bu durumun politik ve sosyolojik açıdan pek çok sebebi ve sonucu var. “My Generation” işte bu sonuçlardan biri olan kültürel etkiyi ele alıp savaş sonrası kuşağın yeni bir dünya hayalini anlatıyor.

Her ne kadar popüler kültürü yakından takip eden sanatseverlerin ilk kez duyacakları herhangi bir “anlatım” içermese de, “My Generation”ı tür ya da akım belgesellerinden ayıran temel bir fark var; ele aldığı dönemi farklı disiplinler üzerinden incelemesi. Müzik, sinema ve moda dünyasında bu gibi “dönem belgeselleri”ne bolca rastlanır ama “My Generation” 1 saat 25 dakikalık süresi boyunca hem müzik hem sinema hem moda alanlarındaki gelişmeleri incelerken, bir yandan da fotoğraf, televizyon ve radyo yayıncılığından önemli veriler sunarak kapsamını genişletiyor.

İngiltere’den çıkmış en popüler aktörlerden Michael Caine, 30’lu yaşlarını 1960’ların İngiltere’sinde geçirmiş biri olarak, dönemin en verimli “kanıtlarından” biri ve bu belgeselin de en önemli kozu. Zira onun varlığı, “My Generation”ı sıkıcı bir dönem anlatısı olmaktan kurtarıyor. Belgeseli dikkat çekici hüviyete ulaştıran bir başka etken ise, yönetmen David Batty ve ekibinin 6 yıl boyunca araştırıp elde ettikleri arşiv görüntüleri. ‘60’lar İngiltere’sine dair izleyici perspektifinde çok net bir manzara oluşmasını sağlayan bu görüntüler, dönemin önde gelen yaratıcı isimlerinin anlattıkları detaylarla birleşince, “My Generation” seyirci ile “konuşmaya” başlıyor.

Statükoya Başkaldırı
Dönemin İngiltere’sine genel bir bakış atarak kurguyu başlatmak, belgeselin henüz santradan artı puanı. Savaş sonrası maddi ve manevi açıdan ağır hasarlı bir ülke… Gelecek kaygısının yoğun olarak yaşandığı belirsiz bir atmosfer… Sınıfsal ayrımların yıkılmaz duvarlarla örüldüğü stabil bir toplum yapısı… Endişe ve travmaya bağlı sosyolojik renksizlik… Özellikle gençliğin nefesini darlayan, değişimin kabul görmediği kültürel anlayış… İşte; savaş sonrası kuşağın içinde olduğu bu ortamdan kurtulabilmeyi sağlayan, işçi sınıfının kendi potansiyelini keşfetmeye başlaması oluyor. Bu keşfin fitili, bir neslin “fabrikalarda çalışmak zorunda değiliz” uyanışıyla yakılıyor. Belgesel, bu farkındalığın oluşmasını, orta sınıfın iyi okullarda okumasını sağlayan İngiliz eğitim sistemine bağlıyor. Bu eğitim sistemi, özellikle Londra merkezli sanat okulları sayesinde toplumun içinde bulunduğu kısır sosyal hayatı zenginleştirme misyonunda oldukça başarılı oluyor. Gençler farklı kültürlere merak duymayı, toleransı ve “köprü kurmayı” bu nitelikli eğitim sistemiyle öğrendikten sonra, geriye cesaret ve sıkılmışlık kalıyor. Her ikisine de sahip Liverpool’lu gençlerden kurulu The Beatles ise, olağanüstü etkisiyle, işçi sınıfının fabrikalara mahkum olmadığı umudunu yaymaya başlıyor. İşte bu umuda tutunan yeni nesil, “hemen şimdi, hemen burada” mottosuyla, onlara savaşın yıkımını miras bırakmış ve bu bakımdan büyük hayal kırıklığı yaratmış önceki neslin söylemlerine başkaldırıyor. Savaş korkusu hâlâ taze olan ve yarın ne olacağına dair herhangi bir güvencesi olmayan gençler; ailelerinin, öğretmenlerinin, patronlarının, din adamlarının ve politikacıların (genel olarak “otoritenin”) kendileri üzerindeki tahakkümüne inat edebiyatla, müzikle, sinemayla, modayla, seksle ve sporla yeni bir hayat standardı oluşturmaya çalışıyorlar. “My Generation” işte bu çabaya mercek tutuyor.

Kendilerinden önceki kuşakların ezberlerine uymak zorunda olmadıklarını hisseden 1930-1950 arası doğumlular, ilk olarak, oturmuş sınıfsal yapıyı sarsıyorlar. Yaygın faşist dalgalanmaların aksine, toplumun farklı sınıflarındaki insanlarla aynı havayı solumanın önemine ve enerjisine inanıyorlar. Anne-babalarından gördükleri katı öğretilere rağmen; örneğin şiveli konuşanların, ten rengi başka olanların ya da “farklı” giyinenlerin kabul görmediği sınıfsal alanları ellerinin tersiyle itip toplumsal eşitlik, barış ve kardeşlik ilkeleriyle ilgileniyorlar. Ekonomik farklılıkların iletişim kurmada etken olmadığı ortamlar yaratıp kendi devrimsel anlayışlarını yayma üzerine kafa yoruyorlar. Tam da bu açıdan, okyanusun karşı kıyısındaki akranlarıyla beraber -farkında olarak ya da olmadan- kolektif “hippi” felsefesinin temelini atıyorlar. Tabii “bana bıraktığınız dünya çekilir gibi değil” öfkesiyle hareket edip hedonizm ile nihilizm arasında sürüklenerek esrar ve uyuşturuculara sarılan, bir bakıma kimyasal uyuşturucuların altın çağını başlatan yeni bir gençlik hareketi de yok değil ama belgesel hem bu konuya hem de yeni bir ahlak anlayışıyla anne-babalarından daha çok seks yaparak cinsel özgürlük devrimine göz kırpanlara yüzeysel değinip, yaratıcılığı tetikleyen gençleri odağından ayırmamaya özen gösteriyor.

Ayın Karanlık Tarafı
Müzikal değişimleri genel olarak The Who (belgesele ismini veren şarkının sahibi), The Beatles ve Rolling Stones çerçeveleriyle ele alıp Elvis etkisine de kısaca değinen belgesel, moda dünyasındaki değişimi Twiggy’nin anlatımıyla renklendiriyor. “British Invasion”a (“İngiliz İstilası” = Britanya’da filizlenen müzik oluşumlarının 1960’ların ortasından itibaren diğer İngiliz kültürü ögeleriyle birlikte, ABD’de popüler olması olgusu) da kısaca değinen ve ABD’deki Vietnam Savaşı protestolarına içerik ayırarak odağına aldığı neslin aktivist özelliğine de gönderme yapan belgesel, aslında kurgusu çok müsait olmasına rağmen dönemin en büyük hippi hareketi olan, ‘60’lar devriminin en büyük simgelerinden Woodstock Festivali’ne hiç değinmeyerek vizörü İngiliz etkisinden ayırmıyor.

Bu arada onca ilgi çekici, öğretici ve zihin açıcı detaya rağmen, belgesel çok önemli birkaç eksikliği gizlemeyi başaramıyor. Nedir bunlar? Mesela ilk olarak, kültürel etki ele alınırken edebiyat ve spor alanlarına neredeyse hiç değinilmemiş olması. Oysaki ‘60’ların tam ortasında, 1966’da, o yıllarda sosyo-politik önemi daha da fazla olan Dünya Kupası’na İngiltere’nin ev sahipliği yapmış olması, hatta ve hatta kupayı İngiliz Milli Futbol Takımı’nın kazanmış olması gibi müthiş bir detay söz konusuyken, bu görkemli bilgi neden sadece birkaç saniyelik arşiv görüntüsüyle (üzerine hiç konuşulmadan) geçiştirilir, anlamak zor. Bir diğer önemli eksiklik ise, belgeselin ele aldığı konu ve o konunun kahramanlarıyla ilgili herhangi bir öz eleştiri içermiyor oluşu. Şahsen, bu tarz “beyan” nitelikli sanatsal eserlerin “tamamlanmış” olabilmeleri için mutlaka öz eleştiri içermeleri gerektiğini düşünürüm. Tabii bahsedilen “o nesil”e minnet borcumuz baki, bize hayatı çekilir kılan milyonlarca sebep bahşettiler, kabul. Ama kusursuz olduklarını iddia edebilir miyiz?

Aslen bir dizi projesi olarak başlayıp ardından belgesel filmine evrilerek çekimleri tamamlanan projenin eksik gördüğüm son unsuru ise mesajıyla, daha doğrusu “mesajsızlığıyla” alakalı. Bu tarz belgesellerin, sadece ele aldıkları konuyu olduğu gibi (ya da perde arkasıyla) anlatmaktan daha büyük bir “amacı” olmalı diye düşünüyorum. Michael Caine’in belgesel sonuna sanki bir son dakika redaksiyonuyla eklenmiş gibi duran “Asla küçük hayaller kurmayın!” söyleminden çok daha fazlasına ihtiyacı var bana kalırsa “My Generation”ın. Ne de olsa, son 10 yılda hız kazanan ve hayatın hemen her alanını yıkıp geçerek yepyeni bir dünya yaratmaya başlayan internet ve yapay zekâ darbesine rağmen etkisi hâlâ devam eden uzun soluklu kültürel bir devrim, ‘60’lar neslinin yaptığı. En azından, savaşmayan insanların, savaşmayan nesillerin, savaşmayan ulusların neler yapabildikleriyle ilgili ilham verici alt metinlere daha fazla yer verilebilirdi.

Son kertede; bir “dönem belgeseli” olarak, ele aldığı konuya hâkim bir ekibin yaratım sürecinden çıkmış olduğu her hâlinden belli “My Generation”ı yakın tarihe ve özellikle de sanat tarihine merak duyan herkese önerdiğimi belirtmeliyim. Bakarsınız, izledikten sonra, kişisel ya da toplumsal olarak içinde bulunduğunuz zor koşullara rağmen geleceğe dair kalıcı bir etki bırakmak için ve/veya yaratıcılığınızı güçlendirmek için yeni kapılar açıp size ilham verir. “My Generation”da bu potansiyel var. Eh, bir belgesel bunu başarabiliyorsa daha ne istenir?