Öteki Korkusu

1997 yılında Teksas’ta yaşanmış bir olayı konu edinen “Bomb City”, toplumsal algıların adalet düzenine etkisini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Cem Erciyes geçtiğimiz günlerde Gazete Duvar’da yayımlanan “Günümüzün Gazetecisi Olarak Sanatçı” başlıklı yazısında çok önemli bir noktayı işaret ediyor ve bugünün sanatçısının, içinde bulunduğumuz bilgi kirliliği dünyasında “mesajı” ve “duruşu” ile bir gazeteci gibi işlev görebileceğini söylüyordu. Özellikle de bizimki gibi, basının özgürlük alanının olağanüstü kısıtlandığı ülkelerde, sanatçıların topluma gerçekleri sunma fırsatı neredeyse hava ve su kadar değerli. Aslında bu bakış açısı yeni değil ve zaten sanatın ortaya çıkış dinamiklerinde mevcut. Fakat etrafımızda her an “tüketilen” sanat üretimlerinin kalıcılık, gerçekçilik, samimiyet ve hedef dengelerine baktığımızda, bu fırsatın her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç olduğunu görebiliyoruz. İhtiyaç ve evet, riskli bir ihtiyaç. Karşılığında mesleğinizi kaybedebilir, vatan haini ilan edilebilir, terörist damgası yiyebilir, çeşitli iftiralarla karşılaşabilir, toplumsal bir tehdit unsuru olarak nitelendirilebilir ve / veya özgürlüğünüzden (hatta hayatınızdan) olabilirsiniz. Otoriteyi sarsmanın, süregelen tabuları yıkmaya çalışmanın bu gibi sonuçlar doğurduğuna tarih boyunca sık rastlanmıştır. Neyse ki; gizli kalmış, unutulmuş veya hasıraltı edilmiş gerçekleri insanlara sunarak toplumu bilinçlendirme fırsatının farkında olan veya zaten “gerçekleri yansıtma” güdüsünden dolayı üretmeyi seçen sanatçılar hâlâ varlar. Geçtiğimiz yıl gösterime giren ve şimdiden kült statüsüne göz kırpan “Bomb City” işte böyle sanatçıların ellerinde ortaya çıkmış bir eser.

Senaryoda Sheldon Chick’in yardımıyla Jameson Brooks’un yazıp yönettiği, oldukça kısıtlı bir dağıtım ve PR ağıyla gösterime giren, oyuncu kadrosunda hiç “ünlü” barındırmayan “Bomb City”, 1997 yılında Amarillo’da (Teksas, ABD) vahşice öldürülen Brian Deneke’nin son günlerine odaklanırken, Amerikan adalet sistemi üzerinden oldukça çarpıcı bir sosyolojik portre çiziyor. Film özetle, bir punk çetesi ile kolej öğrencileri arasındaki sürtüşmenin ölümle sonuçlanan hikâyesini aktarıyor. Bu hikâyenin sonunda, Brian Deneke’yi kasten öldüren Dustin Camp serbest kalıyor ve “Bomb City” tüm alt metnini işte bu gerçeklikten alıyor.

1 saat 35 dakikalık süresi boyunca Brian Deneke’nin hayatına ve yaşam dinamiklerine gerektiği kadar, gerektiği mesafeden bakış atan film, kolayca düşülebilecek bir hataya fırsat tanımayarak bir punk rock propagandasına dönüşmüyor. Aksine, Dustin Camp’in mahkemede bizzat avukatı tarafından sarf edilmiş savunma cümleleriyle konuyu iki açıdan ele almaya çalışıyor. Tabii ki nihayetinde verdiği mesaj ile “ötekiye karşı nefret”i işlemiş oluyor ve açıkça “adaletsizliği” işaret ediyor ama bunu yaparken soğukkanlı tavrını kaybetmiyor. Belki de en çok bu açıdan “Spotlight” ve “The Post” gibi son yılların öne çıkan gazeteci filmlerine yakın durup etkisini arttırıyor. “Öteki”nin ‘90’lardaki en medyatik örneklerinden biri olan Marilyn Manson’ın “Amerikan Rüyası” masalına salvolar savurarak Brian Deneke olayına atıfta bulunduğu meşhur röportajından alıntıları da gayet kritik anlarda kullanarak işe sanatsal ve gerçekçi bir derinlik katmış oluyor.

“Öteki korkusu” çok eski bir konu. En az insanlık tarihi kadar. Birtakım “şeyler” hakkında anlayış veya inanç birliği çatısı oluşturan insanların, bu çatının dışındakilere karşı dışlayıcı, kısıtlayıcı, hatta yer yer zulmedici baskı ve yaptırımlarının kaynağı genel olarak psikoloji biliminin alanına giriyor olsa da, etkileri ile neredeyse tüm sosyoloji tarihini oluşturuyor diyebiliriz. “Bomb City”nin “serseri punk rocker” imajıyla toplumun genelinden ayrılan başrol kahramanı üzerinden yaptığı vurgu ise, izleyiciyi öteki korkusunun günümüzdeki geçerliliğini düşündürmek üzerine kurulu. Yerel basının 1997 yılında olayı ele almasının ardından Amarillo’dan taşıp ABD’nin pek çok yerine ulaşan olayın yankısı, nihayetinde bugüne kadar pek çok şarkıya, protestoya, ilhama ve en çok da hüzne sebep olduysa da, “Bomb City” bir noktada bu konunun unutulmasına engel olmaya çalışarak önemli bir kamu görevini üstlenmiş oluyor.

Adalete olan inancın gelişmiş toplumlarda dahi yerlerde süründüğü, çoğunlukla eğitimsizlikten kaynaklanan birtakım reflekslerle ezber algılara hizmet eden yığınların bilerek karanlıkta bırakıldığı, dikta eğilimli rejimlerin hâlâ geçerliliğini sürdürdüğü, insanları kutuplaştırıp birbirine düşman eden inanç ve siyaset sistemlerinin güçlerini koruduğu günümüz dünyasında her gün pek çok Brian Deneke’ye ve pek çok Dustin Camp’e rastlıyoruz. Sokakta, internette, televizyonda, ailemizde, içimizde… İmaj ve algı, hâlâ gerçeğin üstünü örtebiliyor. Farklı olana öfke, hayatın pek çok alanında dinmiyor. “Bomb City” bir noktada basit bir “iade-i muhakeme” çabası gibi dururken, aslen kendi gibi düşünmeyenlerin (hatta kendi gibi görünmeyenlerin) yaşam hakkına saygı tanımayan yığınlar tarafından yönetildiğimiz mesajıyla güçlü bir etki yaratıyor. Eksikleri yok mu? Var. (En basitinden, filmin adının nereden geldiği konusuna daha fazla dakika ve detay ayrılabilirdi.) Ama filmin hedefi dâhilinde yoldan çıkmasına sebep olan eksiklikler değil bunlar. Bu yüzden de göze batmıyorlar. Sonuç itibariyle; acıtan gerçekçiliği, ele aldığı konuyu masallaştırmayan netliği ve adaletin önemini sert bir şekilde belli eden tavrıyla “Bomb City”, günümüz sanatında örnek alınması gereken bir duruşu temsil edebilmek için, büyük bütçelere ihtiyaç olmadığını kanıtlıyor.