Ayna Ayna Söyle Bana

Müzisyenlik hünerlerinden ziyade prodüktörlük geçmişleriyle adlarını müzik tarihine yazdıran Dr. Dre ve Jimmy Iovine’in hem birlikte hem de ayrı ayrı kariyer atılımlarını 4 bölümde özetleyen HBO yapımı “The Defiant Ones” neden bir mastürbasyon gibi duruyor? Ana akım müziğin perde arkası hikâyelerine meraklı olanlar için bu soru yanıtlanmaya değer.

Mitolojik unsurlar ve “hayattan daha büyük” algısı yaratma konusunda sanat eşsiz bir alan. Özellikle de müzik ve sinema dünyası; ürün, üretici ve tüketici arasında olağanüstü bir etkileşim sağlayıp “modern zaman destanı” gibi tınlayan hikâyeler, nesiller boyu aktarılacak yankılar sunabiliyor. Dolayısıyla müziği ve sinemayı tutkulu bir şekilde hayat odağına yerleştirmiş insanlar için, ortaya çıkan ürün ve o ürünü yaratanın attığı her adım bir “merak” öznesi hâline gelebiliyor. İşte müzik belgeselleri de bu öznenin hayat damarı gibi çalışarak hem endüstriye hem de tüketiciye istediğini verme amacıyla çekiliyor, gücünü bizzat bu amaçtan alıyor. Geçtiğimiz yılın dikkat çekici müzik belgesellerinden “The Defiant Ones” ise, teknik açıdan müzik ve sinema dünyasının etkin unsurlarını bir araya getirmeyi başarmış, mitolojik algı yaratma konusunda ısrarcı ve konuyu bağladığı nokta açısından sorunlu bir eser. Gelin bunu biraz deşelim…

Her şeyden evvel, belgeseli iki ana ayrıma göre değerlendirmek gerekiyor. İlk ayrım; Dr. Dre ve Jimmy Iovine’in hâlihazırda kim olduklarını ve ne yaptıklarını bilen izleyicilere göre bir bakış açısı oluşturmayı gerektiriyor. İkinci ayrım ise bu iki ismin kariyerlerinden bihaber izleyicilerin belgeselden “ne aldıklarını” sorgulamaktan geçiyor. İlk ayrımda eksiklerden, ikinci ayrımda abartılardan bahsedilebilir. Daha önce çektiği film ve belgesellerle müzik dünyasına yakınlığını vurgulamış olan (Mesela 1999 tarihli “American Pimp”e dikkat.) Allen Hughes’un yönetmen koltuğunda oturduğu “The Defiant Ones” aslen bir mini dizi olarak belgesel kavramına sıra dışı bir yaklaşım getiriyor ve HBO destekli yaratıcı ekibi sayesinde çekim estetiği konusunda görsel tatmin sağlıyor. Yine de, günün sonunda “konu edinilen iki ismin kendini övme çabası” olarak algılanma riskinden kurtulamıyor. Peki neden?

Öncelikle belgeselin dört bölüm boyunca işlediği konuları ele alalım.

İlk bölüm, her iki ismin çocukluk yıllarına ve müzik kariyerlerinin başlangıçlarına büyük yer ayırıyor. Bir nevi tanışma bölümü. Jimmy Iovine’in müzisyenlik geçmişi, deneme yanılmaları, sonrasında kendini John Lennon’ın “Walls and Bridges” (1974) albümünün mutfağında bulmasıyla başlayan prodüktörlük hikâyesi özetleniyor. Aynı şekilde Dr. Dre’nin Compton sokaklarından çıkıp önce dansçı, ardından rap’çi, sonrasında da prodüktör olarak sürdürdüğü kariyer adımları işleniyor. Iovine’in özellikle Bruce Springsteen ve Patti Smith geçmişi (‘Because the Night’ şarkısının çıkış süreci bu bölümün doruk noktası olarak dikkat çekiyor.) bizzat bu iki ismin özel röportajları ile desteklenip içerik güçlendirilirken, Dre’nin ilk yılları “Straight Outta Compton” filminin çapını “henüz” aşmıyor.

İkinci bölümde Dre’nin “Straight Outta Compton”a “sığmamış” detayları anlatma derdinde olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Easy-E’nin ilk albümü, N.W.A.’in kuruluş dinamikleri, ‘Fuck tha Police’in aslen neden ve nasıl yazıldığı, N.W.A.’den The Doc’un ilk solo albüm süreci ve geçirdiği meşum kaza, bu derdin kendini belli etmesine olanak sağlayan içerik unsurları olarak öne çıkıyor. İkinci bölümün Iovine kısmı ise Tom Petty ve Stevie Nicks üzerinden şekilleniyor. Bu iki ismin albümlerinde İtalyan kökenli prodüktörün katkıları ve iki ismin o meşhur ilk düetinin ortaya çıkış süreci ele alınıyor. Tabii o dönemdeki Nicks & Iovine ilişkisi de yer yer detaylı bir şekilde izleyiciye ilk ağızdan aktarılıyor. Bölüm, Iovine’in U2 ile tanışma süreci ve Dr. Dre’nin siciline işlenen gazeteci tartaklama olayıyla son buluyor. Dre’nin fiziksel şiddetine maruz kalan Dee Barnes’ın bizzat kendi açıklamalarıyla desteklenen bu kısım, belgeselin “mastürbasyon gibi algılanmasına engel” olarak düşünülmüş bir detay olmaktan öteye gidemiyor.

Üçüncü bölümde Iovine ve Dre’nin nasıl tanıştıklarını ve Iovine önderliğinde Interscope Records’un nasıl kurulduğunu izliyoruz. Bu süreçte Dre’nin Snoop Dogg keşfi, Dogg’un ilk albüm süreci ve Death Row Records detayları yine “Straight Outta Compton”a sığmamış anekdotlarla destekleniyor. Bu bölüm aslında biraz da “‘90’lar özel” havasında geçiyor. Time Warner çatısı altında Interscope’un yükselişi, imza attırdıkları ilk isim olan Latin rap’çi Gerardo’dan Primus’a, Nine Inch Nails’ten Marilyn Manson’a, firmanın nasıl yenilik ve “şok” peşinde olduğu özetleniyor. Bir noktada Tupac’ın resme dâhil oluşu, Manson’ın sansasyonelliği ile birleşince, Interscope’un yaşadığı “mahalle baskısı” da içeriğin bir konusu oluyor. Amerikan hükümetinin ve dönem medyasının “gangsta rap”e açtığı savaş neticesinde Time Warner’ın Interscope’a yaptığı baskı, hayli detaylı açıklamalarla ele alınıyor. Üçüncü bölümün diğer önemli ayrıntıları ise Dr. Dre’nin hız limitini aşması sebebiyle 5 ay hapis cezası alması, rap müzik tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri olan (Amerikan rap’inde “Doğu-Batı Savaşı”nı başlatan) 1995 The Source Ödülleri’nde yaşananlar ve Tupac’ın hapisten çıkmasına sebep olan kefaletin aslen Death Row Records tarafından değil, Interscope tarafından ödenmiş olduğunun anlatılması.

Son bölüm ise ‘90’ların ikinci yarısından günümüze kadar olan kısmın özeti şeklinde geçiyor. Dr. Dre’nin Death Row’dan ayrılıp kendi firması Aftermath’i kurması, ikinci solo albümü ile umduğunu bulamaması, önce Eminem’i ve sonrasında 50 Cent’i keşfetmesi, bu iki isim sayesinde Aftermath’in yükselişi, Napster üzerinden internette bedava müzik paylaşımına savaş açması gibi detaylar bölümün ana unsurları olarak göze çarpıyor. Iovine’in Steve Jobs ile tanışıp müzik paylaşımı konusunda fikir alışverişi yapması da bir diğer kırılma anı olarak dikkat çekiyor. Zira bu tanışıklık, yıllar sonra Apple’ın Beats markasını satın almasına giden yolun kapısını açmış oluyor. Bu Beats konusu mühim, zira daha ilk bölümün ilk anlarından itibaren hep bu detay vurgulanıyor. Nedir? “Beats kulaklık markası, Apple tarafından 3 milyar dolara satın alındı. Dre ve Iovine zengin oldu.” Sanki bu dört bölüm, bir şekilde bu sonuca bağlanmak için izleyiciyi hazırlıyor ve sanki bu dört bölümün “ana fikri” olarak bir şekilde hep “zengin olmayı başarmak” vurgulanıyor. Tamam, “gösteriş yapmak” hip hop kültürünün DNA’sına işlenmiştir ama “The Defiant Ones” özelinde bu konu sanki abartılı bir kapitalizm övgüsü hâlini alıyor. Çok çalışmak ve türlü badireler atlatmak, sonuç olarak yaratıcı özgürlüğe giden yolun başlangıcı olarak değil de, zengin olmaya açılan kapının anahtarı gibi sunuluyor. Amaç çoğunlukla zengin olmak üzerine kurgulanmış gibi duruyor ve belgesel en çok da bu açıdan puan kaybediyor. Beats kulaklıkları ile ilgili detaylara ayrılan dördüncü bölümün son kısımları, üretimden pazarlamaya kadar her anıyla koca bir “vahşi kapitalizmde hayatta kalma rehberi” gibi aktarılıyor. İşin sanatsal ve manevi tatmini de yine bu “görgüsüzlük refleksiyle” sunularak Dre ve Iovine’in aslında ne kadar yardımsever olduklarına ve toplum için ne kadar da iyi şeyler yaptıklarına bağlanıyor. Dördüncü bölüm bittiğinde akılda kalan; iki müzik adamının kariyer özetinden ziyade, tamamen ticari başarıya endeksli kazanma hırsının kurbanı olmuş iki adamın HBO destekli mastürbasyonu oluyor. Her iki ana karakterin hayatındaki hangi unsurların, hangi kelimelerle, hangi “tonlarda”, hangi bağlamlarda anlatıldığı üzerine biraz kafa yorulduğunda, belgeselin “süslü bir CV” niteliğinden fazlasını taşımadığı net olarak ortaya çıkıyor.

Peki “The Defiant Ones” neyi yapmalıydı? Bir kere, sunum üslubu olarak, ele aldığı iki isme objektif yaklaşmayı başarmalıydı, en azından bu “illüzyonu” sağlayabilirdi. Bunu yapmadığı gibi, Dre ve Iovine’in her anına müdahil olduklarının hissedildiği bir “Ayna ayna söyle bana!” narsizmine kurban gidiyor. “Dönem tanığı” olarak röportaj veren kişilerden (ki hemen hepsi oldukça ünlü ve önemli isimler) “alınan” cümlelerden tutun da, her iki ismin kariyerleri boyunca yaptıkları pek çok şeyin “süper kahraman” filmlerine taş çıkaracak bir mitolojik hissiyatla anlatılmasına kadar, “The Defiant Ones” Dre ve Iovine’in sadece 16 yaşında olsalar kabul edilebilecek bir “kendini kanıtlama çabası” olarak tarihteki yerini alıyor.

Evet, müziği takip eden yeni nesil, istediği ürüne birkaç tıkla kolayca ve çoğunlukla da bedava ulaştığı için o ürüne biçtiği değer çok düşük ve bu sebeple de o ürünün yapımının perde arkasına eski nesiller kadar önem vermiyor olabilir ve bu açıdan, perde arkasına önem veren yapımlar her zamankinden daha fazla “misyon” taşıyor olabilir ama bunu başarabilecek objektif açıya “The Defiant Ones”ta rastlanmıyor. Dört bölümün sonunda; zenginin malı, züğürdün vaktini çalıyor…