Toprağın Sesi

Türkiye’deki ilk gösterimini 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde yapan “Rumble: The Indians Who Rocked the World”; gitar müziğinin köklerine inerken Amerikan yerlilerinin yaşadığı toplumsal dönüşümlere de yer veren, müzikal arkeoloji adına önemli bir belgesel.

Hâlihazırda müzik belgeselleri ve filmleri sinematografik ilgimin önemli bir kısmını kaplıyorken, global anlamda bu konuda bir patlama yaşanıyor olması dikkatimden kaçmıyor. Bir grubun ya da sanatçının, belli bir dönemin ya da bir müzik akımının geçirdiği evrime ışık tutan müzik belgesellerinden bahsettiğimizde, 2010’ların “altın çağ” hüviyetine kavuştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Geçtiğimiz günlerde Moğollar’ın Zorlu PSM’de gerçekleşen 50. yıl özel konserinde aklıma doluşan yüzlerce his ve düşünce arasında “Neden bizim kültürümüzle ilgili bu tarz belgesellerin, dizilerin, filmlerin sayısı çok az?” sorusu hep yanıp sönüyordu. Bir yandan 95 yıllık cumhuriyet tarihinin yarısından fazlasında (birlikte veya ayrı ayrı) müzik yapmış bir grubun bugün dünya sahnesinde neden önemli bir pozisyonda olmadığını düşünürken, diğer yandan da ülkenin çalkantılı demokrasi mücadelesinde kültür ve sanatın nasıl baskı altında kaldığını, buna bağlı olarak ülkenin toplumsal mirası olan kültürünün ne gibi “zor yıllar”ın ürünleriyle oluştuğunu düşündüm. Bu “zor yıllar” olgusu sanatın pek çok dalı için, hatta bizzat sanatın ortaya çıkışı açısından geçerli bir durum. Bireysel ve toplumsal koşullar, imkânlar ve ihtiyaçlar dâhilinde ortaya çıkan “kendini ifade etme”, “sesini duyurma”, “mesaj verme”, “iz bırakma” gibi psikolojik ve sosyolojik dürtülerden beslenen sanat, bize tarihsel perspektifte insanoğlunun geçirdiği süreçleri de anlatan bir kavram.

Prömiyerini geçtiğimiz yıl Sundance Film Festivali’nde yapan, hatta festivali bir ödülle kapatan ve bu yıl !f kapsamında Türkiye’de de gösterime giren “Rumble: The Indians Who Rocked the World” işte bu “zor yıllar”dan alıyor besin kaynağını. Kanadalı yönetmenler Catherine Bainbridge ve Alfonso Maiorana’nın imzasını taşıyan belgesel, Amerikan yerlilerinin günümüz müziğindeki “köken oluşturma” etkisini ortaya çıkarma amacıyla seyirciyi selamlarken, “zor yıllar”a zemin olarak vizörünü Amerikan vadilerine taşıyor ve “beyaz adam istilası”na cesur bir dille yaklaşıyor.

Batılı müzik medyasının “her şeyin başlangıcı” olarak -Afrikalı kölelerin Amerikalılara öğrettiği- blues’u almasına alışığız. “Rumble: The Indians Who Rocked the World” tam da bu noktada önemli bir işlev ediniyor ve “Blues’dan önce ne vardı?” sorusuyla bizi Kızılderililerin çağrısına ortak ediyor. Avrupalıların “yeni kıta”ya akın ettiği ve bu kıtayı adeta parsellediği yıllarda, kıtanın yerlilerine uyguladıkları sert asimilasyona değinerek sosyolojik temelini derinleştiren belgesel, Kızılderili erkeklerinin nasıl Afrika’ya sürüldüğünü, karşılığında Afrika’dan taşınan siyahi insanların nasıl köle olarak kullanıldığını anlatırken aslında kültürel bir noktaya temas ediyor ve bu yeni düzenin o yıllarda nasıl bir toplumsal yapı oluşturduğunu anlatıyor. İşte bu yapı, kendine has bir müziğe beşik oluyor ve Mississippi çöllerinde, New Orleans nehirlerinde, New Mexico eteklerinde yaşanan “Afro-Amerikan” yükselişinin sesi hâline geliyor. Belgesel tam olarak bu noktada bir fark yaratıyor ve bugünün rock müziğine doğrudan etkisi olan klişeleşmiş isimleri (Elvis, Hendrix, Bob Dylan, Johnny Cash, The Beatles, Rolling Stones…) anıp, onların ilham kaynaklarına ulaşarak “sıfır noktası”nı daha da geriye geçiyor.

Bu yeni başlangıç noktasının ilk durağı 1907 yılı. O yıl, ABD hükümeti yerlilerin müziklerini kaydetmek için bir komisyon kuruyor. Çünkü söz konusu yerlilerin ürettiği müziklerin zaman içinde yok olacağına kesin olarak inanılıyor. Belgesel, 1 saat 43 dakikalık süresini tamamladığında, bu inancın ne kadar boşuna olduğunu da kanıtlamış oluyor. Sağlamasını ise bizzat Amerikan yerlisi müzisyenlerin hayat hikâyeleri ve müzikal kariyerlerini özetleyerek yapıyor. Bu noktada odağa çıkan isimler; gitar müziğinin rif mantığının oluşmasında rock‘n’roll’a etkin bir kapı açan Link Wray (belgesele adını veren enstrümantal şarkısı ‘Rumble’ın, gitarda ilk feedback ve distortion tonu taşıyan şarkı olduğu ve bu sebeple radyolarda çalınmasının yasaklandığı iddiasıyla), Delta Blues’un babası Charley Patton, İngiltere üzerinden (The Rolling Stones sayesinde) tüm dünyaya Amerikan yerlilerinin gitar becerilerini öğreten Jesse Ed Davis, Kanadalı olmasına rağmen The Band ile Americana adlı müzik türünün köklerini yaratan Robbie Robertson ve Ozzy Osbourne’un davulcusu olarak dünyaca meşhur olmuş Randy Castillo. Bu “yerliler”, özellikle performans görüntüleri ve onlar hakkında özel açıklamalar yapan diğer anlatıcılar sayesinde seyirciye “ilk elden” kanıtlar hazırlamış oluyorlar. Tabii bu kanıtlar sadece erkeklerin egemenliğinde değil. Gerçek bir Kızılderili aktivisti olan Buffy Sainte-Marie ve caz müziğin köklerindeki Kızılderili etkisini ortaya çıkaran Mildred Bailey de belgeselin es geçmediği isimler. Anlatıcılar arasında ünlü yönetmen Martin Scorsese, efsanevi müzik adamı Quincy Jones, punk rock’ın babası Iggy Pop, Aerosmith frontman’i Steven Tyler, Guns N’ Roses gitaristi Slash, Metallica basçısı Robert Trujillo, Foo Fighters davulcusu Taylor Hawkins, The Black Eyed Peas üyesi Taboo ve Rolling Stone yazarı David Fricke gibi isimlerin olması belgeselin anlatım dilini güçlendirirken, günümüzün gitar müziğinde Amerikan yerlilerinin etkisini daha “temelden” anlatabilecek; mesela Jimmy Page, Eric Clapton, Keith Richards, Pete Townshend, Bob Dylan ya da en azından Jack White’ın anlatıcı olarak dâhil edilmemiş olması bir eksiklik olarak nitelendirilebilir. Ve bu eksikliğin iki sebebi olabilir; ya “bütçe” kaynaklı iletişim problemi ya da belgeselin içerdiği “siyahilere zulüm” anlatısı sebebiyle polemikten uzak durma refleksi. Öte yandan, bizzat Amerikan yerlilerinin gerçek “yerli müziği” performanslarından derlenmiş görüntülerle bu eksikliğin göze çok batmaması da hedeflenmiş olabilir ve eğer böyle bir hedeften söz edebiliyorsak, amacına ulaşmasının uzak bir ihtimal olmadığı da söylenebilir.

Sonuç olarak “Rumble: The Indians Who Rocked the World” ele aldığı “tez”in inandırıcılığını seyirciye yansıtması açısından sınıfı geçen bir yapım olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Dünyanın neresinde olursanız olun, her daim yasaklara, sansüre ve baskılara “rağmen” yapılan bir şeylerin olduğunu görürsünüz. Ve sanat, bu direnişin çoğu zaman ilham kaynağı olmayı başarmış bir insan üretimi olarak gelecek nesillere özgürlük ve arayış temelinde güçlü miraslar bırakmaya devam ediyor. Bu yolda geçmişi aydınlatırken geleceğe ses ve iz taşıyan belgeseller ise hem sanatsal hem de sosyolojik açıdan önemli değer taşıyor. “Rumble: The Indians Who Rocked the World” sadece bu sebeple bile gerçek müzikseverlerin zamanını ve ilgisini hak ediyor.