Şan Ve Şeytan

Black Veil Brides’tan Andy Biersack ve Asking Alexandria’dan Ben Bruce’u kadrosunda barındıran “American Satan” seks, uyuşturucu ve rock‘n’roll klişesini ele alırken bir başka klişeyi, “şeytanla pazarlık”ı alt metnine yerleştiriyor.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Şairaneden Şiirsele – Türkiye’de Modern Şiir” kitabıyla ilgili verdiği röportajlardan birinde Murat Belge, şiirin bugünün dünyasındaki yeri hakkında olumsuz tablolar çizilmesine karşı, “güzel söz”ün bir iletişim ihtiyacı olmaktan çıkıp önce “alternatif”e, ardından da “lüks”e dönüşmesinden bahsediyor ve şiirin artık en etkileyici ifade biçimi olma tekelini kaybettiğini söylüyordu. Bu durum biraz da teknolojik devinimle alakalı. Sırasıyla tiyatro, müzik, sinema ve bugünlerde “internet” şiiri iyice kendi kabuğuna hapsetti. Belge; “Kendini ifade ederken başkalarını da ilgilendirecek bir şeyler ifade etmek isteyenlerin sayısı artıyor.” derken, bu artışta şiirin eskisi kadar tercih edilmemesinin sebebini, iletişim araçlarının çoğalmasına bağlıyor. Haksız sayılmaz. “Gelişmiş” toplumlarda nüfusun önemli bir çoğunluğu artık bilgisayar, cep telefonu, internet gibi araçlara her zamankinden daha kolay ve hızlı ulaşıyor, bu araçları her zamankinden daha yoğun kullanıyor. Peki bu yoğunluğun sebebi ne? Cevaplardan biri; kendini ifade etme çabası altında gizlice büyüyen ve tehlikeli sonuçlar yaratabilen “şöhret olma” merakı.

İnsan neden şöhret olmak ister? Psikolojik açıdan “kendini kanıtlama”, felsefi açıdan “kendini gerçekleştirme” sınırlarında dolaşan, “kabul görmenin rahatlığı” ile alakalı bir cevabı olduğu malumunuz. Günümüz dünyasında cezbedici bir “ihtiyaç” hâline gelmeye başlaması ise vahşi kapitalizmin bir illüzyonu. Bu açıdan bakınca, şöhret olmak isteyen insanların “normalliği” reddetmeleri gerektiği, artık bir norm. Zaten şöhret ve şeytan arasındaki ilişki de tam olarak bu normda başlıyor. Toplumsal sınırlar içerisinde, kabul edilmiş ahlaki ve ekonomik çerçeveler dâhilinde, kolay yoldan şöhret olmak günümüz insanının olumlu sonuçlandıramayacağı bir sınıf atlama çabası olarak görülüyor. Oysaki “şeytan”la anlaşıp ruhunuzu ona sattığınızda, karşılığında kitlelerin size tapınacağı bir tatmin şekli bulabilirsiniz. Böyle anlatmıyor mu son 50 yılın filmleri, şarkıları, kitapları ve “kodamanları”? İşte son yılların en dikkat çekici gençlik ve müzik filmlerinden “American Satan” da “Şöhret olmak için ruhunuzu şeytana satar mısınız?” sorusu etrafına kurulmuş bir rock‘n’roll anlatımı.

Hollywood, Rock‘n’Roll Ve Özgür Hayat
Amerikalı Black Veil Brides ve İngiliz Asking Alexandria, günümüzün en popüler yeni nesil metal gruplarından ikisi. Ve bu iki grubun “liderleri” filmin başrolleri: Andy Biersack & Ben Bruce. Daha önce her iki grubun da konser albümleri ve pek çok video klibinde yönetmenlik yapmış olan Ash Avildsen’in çektiği “American Satan”; rock‘n’roll müzikle ilişkilendirilmiş olan “seks, uyuşturucu ve özgür hayat” mitinin güncel yorumunu beyaz perdeye yansıtırken, 110 dakikalık süresi boyunca üslubunu “karikatürize” sığlıktan pek kurtaramıyor. Hâl böyle olunca filmin çizgi romanımsı bir havaya büründüğünü söylemek mümkünleşiyor ve tam da bu sebeple hedef kitlesini 15-25 yaş arasına sıkıştırmış olması yadırganamıyor. Hâlihazırda rock‘n’roll hayat tarzının “şeytani” atmosferi ve yine bu hayat tarzının sistemin dayattığı “orduya hizmet et, aile kur, işyerinde patrona hizmet et ve sadece tüket” düzeneğini çöpe atan tavrı ile ilgili oluşmuş genel algıyı pek de sorgulamadan, kabul görmüş bu algı üzerinden meramını anlatmaya çalışan film, The Relentless adlı yeni kurulmuş bir grubun Hollywood’daki “çıkış arayışını” konu ediniyor.

Hollywood bu noktada bilinçli ve pek çok açıdan klişe bir tercih. Zira entertainment dünyasında kurallar orada konuyor, yıldızlar -genellikle- oradan doğuyor. Ama asıl özel tercih, The Relentless’ın lideri rolündeki Andy Biersack’ın canlandırdığı karakterin adı: Johnny Faust. Ünlü yazar Goethe’nin (1749-1832) dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutan eseri “Faust”, “şeytanla bahse giren insanoğlu” temasını işleyen en eski başyapıtlardan biri. Bu göndermeden de anlaşılabileceği üzere, baş karakterimiz Johnny Faust, ruhunu şeytana satma pahasına ünlü olma ya da karakterini koruyarak sadece müzik yapma ikilemindeki asıl odağımız. Malcolm McDowell’ın canlandırdığı “yarı fantastik” Mr. Capricorn karakteri ise şeytan alegorisinin ta kendisi. Film, bu iki karakterin birbiriyle olan alışverişi ve çatışması üzerinden ilerleyip Hollywood’un bugün artık biraz da “umutlar çöplüğüne” dönüşmesine değiniyor. İnternet neslinin dili ve yine o neslin kendine özgü yargı anlayışıyla yüzeysel de olsa bir “Batı gençliği” portresi çizen film, rock müzik yapmaya gönül vermiş gençlerin ünlü olma hevesleri neticesinde başlarına gelen olayları, gerçek dünyaya ait referanslarla aktarıyor. (Metallica’nın sürpriz konseri “fake” çıkıyor, The Relentless ilk konserini Sunset Bulvarı’ndaki efsanevi mekân Whisky A Go Go’da veriyor, Mr. Capricorn ile buluşmalar bir başka Sunset efsanesi Rainbow Bar’da gerçekleşiyor ve bir noktada Vince Neil’in meşhur araba kazası anılıyor…) Tabii filmin geneline yayılmış olan karikatürize üslup; “Almost Famous” ve “Rock Star” gibi filmleri izlemiş ya da “Californication”, “Entourage”, “Roadies”, “Vinyl” gibi dizilere göz atmış olanlar için rahatsız edici bir unsur teşkil ediyor. Şayet rock müzik tarihine veya metal efsanelerinin meşhur hikâyelerine aşina değilseniz, “American Satan”ın sizi oyalayacak silahı pek kalmıyor ama benim de içinde bulunduğum “internet öncesini görmüş son jenerasyon müzik tutkunları” için filmin her şeyden önce konusunun ilgi çekiciliği su götürmüyor.

Öte yandan, filmin pek de fırtına koparmamış olmasının altında, vizyon tarihinin 2017 olması yatıyor. Zira “American Satan” bir ‘80’ler ya da en kötü ihtimalle ‘90’lar filmi olsaydı, bugün “Wayne’s World”ün yanında, kült statüsü taşıyabilirdi. Fakat günümüzde artık klişeleşmiş bu kadar fazla “veriyi”, bu kadar yüzeysel bir dille anlatmak, başrollerin “teenage” hayranları dışındaki kitleye ulaşamamakla, dolayısıyla da global bir etki yaratamamakla sonuçlanıyor. Evet, film için “dikkat çekici” demek doğru fakat izlendikten sonraki etkisinin kalıcı ve güçlü olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

Sert gitar müziğinin ta Alice Cooper’lardan, Venom’lardan, GG Allin’lardan filizlenen “tehlikeli” imajı, ‘80’lerde Slayer’ın dünyaya yaydığı “şeytani” dışa vurum ve ‘90’larda Marilyn Manson’larla, Slipknot’larla, Rammstein’larla ana akımı, Mayhem’lerle, Burzum’larla, Gorgoroth’larla yeraltını karıştıran “şok etkisi”; içindeki onca çıplaklığa, uyuşturucu kullanımına ve kan içeren şiddet sahnelerine rağmen bugün “American Satan” gibi bir filmin “kolay izlenebilir” olmasını sağlıyor. Film bir noktada, her yeni müzik türünün üzerine dikilen “gençliğin yeni isyanı” zırhını kullanıp bugünün gençlerine yönelik bir mesaj iletiyor gibi olsa da, hepi topu bir kuşak çatışmasından bahsedip aslında bir başka klişeye daha saplanıyor.

Soundtrack Avantajı
Filmin gitar müziği meraklılarınca ilgi çekici olan konusu dışında (konunun işleniş şeklinden bağımsız olarak), filmle ilgili olumlu unsurlardan bir diğeri ise müzikleri. Pek çok kilit sahnede fondaki şarkı sizi baştan sona kötü bir film izliyormuşsunuz hissinden kurtaracak derecede isabetli. Filme özel bestelenmiş olan The Relentless şarkıları Black Veil Brides ve Asking Alexandria karışımı gibi tınlıyorlar (doğal olarak) ve pek çoğu da vasat üzeri şarkılar. Ama asıl vurucu işler, filmin en heyecan verici sahnelerinden birinde fonda yükselen Korn klasiği ‘Freak on a Leash’in çocuk korosu tarafından seslendirilmiş versiyonu ile yine Korn’dan Jonathan Davis’in ilk kez bu filmde duyulan solo single’ı ‘What It Is’. Skid Row klasiği ‘18 and Life’ın yanı sıra In This Moment ve The Pretty Reckless’tan şarkılar da birkaç sahnede algıyı çelip ilgiyi yüksek tutan dokunuşlar.

Sonuç itibariyle, müzik belgeselleri altın çağını yaşıyor olsa da müzik kurguları hem beyaz perde hem de kara kutuda, nitelik ve nicelik açısından pek iş yapmıyor. “Sex&Drugs&Rock&Roll”un sadece 20 bölüm sürebildiği, “Vinyl” ve “Roadies” gibi iki müthiş yapımın tek sezonda kaldığı, gelmiş geçmiş en iyi müzik dizisi olarak nitelendirebileceğim “The Get Down”ın hak ettiği izleyici oranına ulaşamadığı bu dönemde, “American Satan” şan ve şeytan denklemine rock‘n’roll klişeleriyle dolu güncel ama yüzeysel bir yorum yapmaktan öteye geçemiyor. Sinefil rocker’lar veya filmin başrollerindeki müzisyenlere âşık genç kızlar dışındaki kitlede yer alıyorsanız, “American Satan” sizi pas geçiyor ve hedef kitlesi ile yetinmekten gocunmuyor.