Hayal Kırıklığına Uğramış İyimserlik

Donald Trump’ın başkan olduğu kesinleştikten sonra sokaklara fırlayan protestoculardan birinin pankartında şu yazıyordu: “This Episode of Black Mirror Sucks” (“Black Mirror’ın Bu Bölümü Berbat”). Doğrunun ve yanlışın her zamankinden daha hızlı yer değiştirdiği bugünün dünyasında “Black Mirror” bir distopya ifadesinden daha fazlası. Peki bu ayna ne zamana kadar bizi şok edebilecek?

İnsanların bir arada yaşayabilmelerini sağlayan beşeri reflekslerin oluşması yüzyıllar sürmüş. İnsan dediğin en nihayetinde doğal kaynaklara mahkum bir canlı. Ve ne yapıyorsa bu mahkumiyet içerisinde yapıyor. Hem kendi türünü hem de farklı türleri tehdit olarak algılayıp saldırganlaşması ise felsefi açıdan “doğasının”, fiziksel açıdan bu mahkumiyetinin gereği. Peki insanı uysallığa iten nedir? “Bir arada yaşama mecburiyeti”. Üreyen insan, kendi konforlu alanını koruma güdüsü geliştirmiş ve “diğerleri” ile “alışveriş”e başlamakta “fayda” görmüş bir ırk. Toplum kavramının ilk örnekleri de işte bu alışveriş sırasında ortaya çıkıyor. Filozofların, sosyologların, tarihçilerin, hükümdarların, kölelerin, din adamlarının, tüccarların ve bilim insanlarının çağlar boyunca sorguladıkları “ideal toplum” tanımı ise bugün hâlâ görecelik merceğinden kopamıyor. Cevabı netleştirmek için değil ama tanımı kurcalamak adına şuradan başlayabiliriz; “ideal” nedir?

Sözlük anlamıyla “düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan”. Buradan hareketle “idealizm”e vardığımızda ise çok daha derin bir okyanus bizi bekliyor. Felsefi anlamı ve en geniş tanımıyla idealizm; tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan bir terim. Var olan her şeyi “düşünce”ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin var olmadığını, başka bir deyişle, düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddi gerçekliğin bulunmadığını dile getiren bir felsefe akımı. Bu bakımdan varlığın düşünceden bağımsız olarak var olduğunu kabul eden “gerçekçilik”, “maddecilik” ve “doğalcılık” gibi felsefi anlayışların da tam karşı kutbunda. Hayatın temellendirilmesinde en önemli görevin bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üzerine kurulu olan idealizm; doğadaki nesneleri her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görüyor, varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünüyor, var oluşu tek bir birlik olarak algılıyor, aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürüyor ve gerçekliği “idea” olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayıyor. Yani dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin ve ruhun (aslen fiziksel dünyadan önce var olan “idea”nın) bir yansıması olduğu görüşünden hareket ediyor. Bu bakış açısına göre; duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz ideanın kusurlu kopyaları oluyor.

İdealizmin başlangıcı MÖ 6. Yüzyıl’a, İlkçağ Yunan felsefesinde Ksenophanes’e dek uzanıyor. Ksenophanes, çok olanı “bir”e indirgemiş ve bu “bir”i “tüm düşünme” olarak belirlemiş. Bu öğreti, günümüzde metafiziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi Parmenides’in Elea Okulu sayesinde gelişim gösterip “Varlık, değişmez ve birdir; özne ile nesne bir ve aynıdır.” noktasına ulaşmış. Antik dönemde idealizmin en tutarlı savunucusu olan Platon’a göre ise gerçek varlık, “düşünce varlığı”. Platon “düşünülür dünya” (idealar dünyası) ile “duyulur dünya” (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler olarak nitelendirdiği idealardan oluşan “gerçek dünya” olarak ilan etmiş. Aynı fikir önce İrlandalı rahip ve filozof George Berkeley ile klasik İngiliz ampiristlerinin sonuncusu David Hume tarafından, sonrasında da Alman filozof Immanuel Kant tarafından ileri sürülmüş. Temelde şöyle özetlenebilir: “Dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. Bu nedenle, var olduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. Örneğin bir elmanın var olduğunu söyleyebilir miyim? Hayır. Tüm söyleyebileceğim; onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. Bu bakımdan, gerçekte maddi bir dünyanın var olduğunu asla söyleyemem.” Öznel idealizmin mantığına göre duyu organlarımızın hiçbiri çalışmadığında bu dünya “var olmaktan” çıkar. Çünkü onu “algılayamayız”. Tabii her ne kadar idealist düşünce asıl gelişimini Kant’la birlikte göstermiş olsa da, George Berkeley’nin idealist düşünceye katkıları da yadsınamaz.

Kendi felsefesini “madde tanımazcılık” diye adlandıran Berkeley’e göre iki tür gerçek varlık vardır: tinler ve idealar. Fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdır. Dolayısıyla bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız şey, duyusal görünüşlerin toplamıdır. Bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yoklardır; onlar zihnimize sınırlı zihin tarafından algılandıklarında ulaşırlar: “Esse Est Percipi” (“Var olmak algılanmış olmaktır”). Berkeley, şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağımız düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak var olduklarını ileri sürer. Ve fakat fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da gözükmelerine yanıtı ise onların Tanrı’nın hafızasında var olmalarıdır. Düşüncemizde nesnelerin varlığını yaratan yegâne güç, Berkeley’e göre Tanrı’dır. Bu bakımdan idealizmin bir “Tanrı kabulü” olduğu sonucu yaratılabilir ama tam da bu noktada “zihin felsefesi” oyuna dâhil olur.

Günümüzde dil felsefesiyle birlikte en aktif felsefe dalının zihin felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktiflik; bugünün dünyevi portresine daha hızlı cevap verebilme yetisinde yatıyor. Bilinç, zihinsel olaylar, özellikler, işlevler ve bunların fiziksel bedenle, özellikle de beyinle ilişkilerini inceleyen zihin felsefesi, bize “var olma”nın mutlak suretle “Tanrısal” bir öze ihtiyaç duymadığını anlatıyor. Bedenin zihinle ilişkisi bakımından zihin-beden sorunu -zihnin doğası ve onun fiziksel bedenle ilişkili olup olmadığı gibi diğer sorunlara rağmen- zihin felsefesinin merkezinde yer alıyor. Zaten tam olarak bu sorun, felsefenin bu dalını “zenginleştiriyor” ve ikicilik (dualism) ile tekçilik (monism) işte bu sorunun çözümüne yönelik iki büyük düşünce ekolü olarak öne çıkıyor. İkicilik; Platon ile Aristotales’in yanı sıra Hint felsefesindeki Sankhya ve Yoga ekollerine kadar geri götürülebilir. Ancak sorunun net olarak 17. Yüzyıl’da Descartes tarafından formüle edildiği gözlemleniyor. Töz ikiciler (substance dualist) zihnin bağımsız bir töze sahip olduğunu savunuyorlar. Nitelik ikiciler (property dualist) zihnin farklı özelliklere sahip olmakla birlikte ayrı bir tözü olmadığını iddia ederken, tekçilik (monism) ise ontolojik olarak zihin ve bedenin ayrı olmadığını iddia ediyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Televizyon tarihinin çığır açan yapımlarından “Black Mirror” işte bu sorunun yanıtını arıyor. Bu felsefi diziyi hakkaniyetli bir kapsamla ele almadan önce, bakış açımızın temelini “zihin / varlık” kavramlarına ve bu kavramların etimolojik açılımlarına dayandırmak gerekiyor. Zira bu satırları yazdığım sırada 4. sezonu yayınlanmış olan antolojik yapımın, bugüne kadarki tüm bölümlerinin anlam temelinde “var olmak, zihin ve gerçeklik” ilişkisi yatıyor. Buradan hareketle; toplum, bilim kurgu, distopya, mizantropi ve teknofobi kavramlarına uğramadan “Black Mirror”ı dört başı mamur bir incelemeye sığdırmak mümkün görünmüyor. Öte yandan dizinin yaydığı his, yaratıcılarının içindeki mimariyi çözümlemeye de teşvik ediyor.

O halde başlayalım; aşağıdaki satırlarda “Black Mirror” evrenine dair öznel bir müktesebat sizi bekliyor…

Medyanın Haylaz Çocuğu
“Black Mirror”ın yaratıcısı ve tüm bölümlerinin yazarı olan Charlie Brooker için gazeteci, yazar, senarist, yapımcı ve sunucu diyebiliriz. Kariyeri tüm bu sıfatlar için yeterli derecede tecrübe ve birikime sahip. 1971 Reading (İngiltere) doğumlu Brooker, ‘80’lerde Ada’nın anarşist çizgi roman dergilerinden Oink!’te yazarlık yaparak başlıyor “üretmeye”. Westminster Üniversitesi’nde medya üzerine tamamladığı lisans eğitimden sonra tez sunumunu yapıp diploma alamamasının sebebi ise, üniversite jürisinin video oyunlar hakkında bir araştırma tezine izin vermemiş olması. Hem “beat” kuşağı hem de bilim kurgu yazarlarına ilgisi büyük olan “geek” Brooker, bir yandan da İngiliz usulü komedinin kült ekollerinden Monty Python’a olan hayranlığıyla kendi içeriklerini ortaya çıkarmaya başlıyor. ‘90’larda video oyun dergilerinde yazarlık yapmaya başlarken bir yandan da televizyon yapımları üzerine eleştirel fikirleriyle dikkat çekiyor. Bu farkındalık, bazı kanallarda çeşitli “indie” yapımların yaratıcı ekiplerinde yer almasına olanak tanıyor. 2000’li yılların tamamını The Guardian’da “televizyon yorumcusu” kimliğiyle kapatırken, 2010’larda kamera arkasındaki mesaisi artıyor ve özellikle BBC için hazırladığı “Screenwipe” programı ile adını duyurmaya başlıyor. Tüm bir yılın İngiltere’deki TV yapımları ve genel haber içerikleri üzerinden özeti niteliği taşıyan “Screenwipe”, Brooker’ı “medyanın haylaz çocuğu” konumuna taşıyor. 2011 yılında ise kariyerinin şu ana kadarki en büyük projesi olan “Black Mirror”ı yazmaya ve Channel 4’da yayınlatmaya başlıyor. Hem konu hem oyuncular hem de çekim ekibi açısından birbiriyle alakası olmayan üç adet bölümden oluşan ilk sezonu ile “Black Mirror”; detaylı bakışta “The Twilight Zone” ile “Tales of the Unexpected” kırması modern bir antoloji gibi dururken; genel açıdan bir distopya, bir modernizm satiri, bir insanlık eleştirisi sunuyor.

“Black Mirror” Ve Distopya
Entertainment dünyasında ilk vuruş çok önemlidir. Bugün herhangi bir medya üzerinde “yayına” başlayan herhangi bir yapımın ilk adımı ise neredeyse hayati önem taşır. Zira sosyal medya hızı ve erişimi kolaylaştıran teknoloji sayesinde dikkat süresi olağanüstü kısalmış olan tüketicinin, söz konusu yapımı tüketmeye -büyük oranda- ilk (veya ilk birkaç) bölüm çerçevesinde karar veriyor oluşu bir pazarlama saha sonucudur. Bu açıdan “Black Mirror”ın henüz ilk bölümden infial yaratmış olması, dizinin geleceğini kesinleştiren ilk kritik hamle olarak dikkat çekiyor. Ve dizi henüz ilk bölümden “İçinde yaşadığımız dünya aslında bir distopya mı?” sorusunu zihinlere ulaştırıyor. Bugün 4’üncü sezonunu geride bırakmış olan yapım, bugüne kadarki tüm bölümlerinin ardından aynı soruyu veya benzerini (“Giderek distopyaya mı yaklaşıyoruz?”) çağrıştırdığı için, distopya kavramından hareketle “Black Mirror”ın dünyasına nasıl dalabiliriz, ona bakalım…

Distopya kavramını ele almadan önce, bu kavramın ortaya çıkış nedenine, yani tam zıddına uğramamız gerekiyor: Ütopya. “Aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum” anlamıyla özetlenebilecek olan bu kavram, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarını tanımlamak için kullanılıyor. Köken olarak Yunanca “yok / olmayan” anlamındaki “ou”, “mükemmel olan” anlamındaki “eu” ve “yer / toprak / ülke” anlamındaki “topos” sözcüklerinden türüyor. Kullanımı ise Thomas More’un 1516’da yazdığı “De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia” isimli kitabıyla yaygınlaşıyor. Ütopyalar üzerine görüşler ise iki biçimde ortaya çıkıyor. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte; diğer kısmı ise korkutucu, ürkütücü olarak nitelendiriliyor. İşte “distopya” kelimesi de bu ikinci küme için ortaya çıkıyor. (Yunanca bir ön-takı olan “dys” / “dis”; “kötü”, “hastalıklı” ya da “anormal” anlamını taşıyor.) Platon’un “Devlet ve Yasalar”, Etienne Cabet’nin “Icaria’ya Yolculuk”, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”, Edward Bellamy’nin “Geçmişe Bakış”, William Morris’in “Olmayan Yerden Haberler”, Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis” ya da Farabi’nin “El-Medinet’ül Fazıl”da ele aldığı ütopya kavramı, zaman içinde edebiyatta distopik bir kurgu fikrini de güçlendiriyor ve başlı başına “distopya yazını”nı oluşturacak derin bir külliyat oluşuyor. Bu külliyatın, ütopya yazınından daha popüler olması ve zaman içinde sanatın farklı alanlarında ütopya içeriğine oranla daha yoğun üretime alan sağlaması ise distopya kavramının -kabaca bir özetle- insanlık için daha “ilgi çekici” olduğu sonucunu ortaya çıkarıyor. Bu ilgi çekiciliğin temelinde ise distopya fikrinin, ütopya fikrine oranla daha “mümkün” olduğu hissi yatıyor. Çünkü ütopya, kelime anlamı dolayısıyla ulaşılması mümkün olmayan bir alternatif gerçekliği ifade ederken; distopya, köklerini gerçekliğe salmış bir korku kurgusu olarak yükseliyor. Ulaşılması mümkün olanın, var olanın negatif yönleri ile değerlendirildiği bir tutumda ve gidişatın negatife olduğu kabulünde vücut buluyor.

Peki “Black Mirror” bir distopya yazını olarak bize ne anlatıyor? Özneyi her daim bireyde tutarak, bir toplum analizinden ziyade (ki bunu da bazı bölümlerde yoğun olarak yapıyor) geleceğin teknolojisinin tamamen “birey” elinde nasıl bir “canavara” dönüşebileceğini söyleyip, genelde zihin / varlık ikilemi içerisine hapsolmuş bir felsefi tutarlılıkla, kötü senaryo olasılıklarını resmediyor. Bunu kimine göre “bugünün” insanına “ne” olduğunu göstermek için (bkz: “Kara Ayna” alegorisi), kimine göre yine bugünün insanına bir tokat atmak için yapıyor. Sanattan beklentiniz sizi sarsması, size “kirli gerçek”ler hakkında fısıldaması, sizi yaralaması ve bu sayede size bir kapı açması ise, “Black Mirror” bir distopya yazını olarak, yarı bağımsız sinema estetiğiyle, size o kapıyı işaret ediyor.

Tüm zamanların en ikonik fotoğrafçılarından Margaret Bourke-White’ın 1937’de çektiği, sonradan çok meşhur olmuş bir fotoğrafı vardır. “Büyük Buhran” dönemi, Louisville’de, insanlar ekmek kuyruğundadır. Bu sefalet manzarasını daha “vurucu” kılan ise, arkadaki duvarda mutlu bir aile tablosuyla resmedilen devasa reklam afişinin sloganıdır: “World’s Highest Standard of Living – There’s No Way Like The American Way” (Dünyanın En Yüksek Yaşam Standardı – Amerikan Tarzı Gibisi Yok”). İşte “Black Mirror” bir bakıma bu fotoğrafın, bilim kurgu soslu sinematografik ve psikolojik bir yorumu olarak konumunu derinleştiriyor.

“Black Mirror”, Mizantropi Ve Teknofobi
Her bölümünde insan psikolojisi ve toplum psikolojisi ile ilgili sert alt metinler sunan “Black Mirror”ın özünde mizantropik bir yapım olduğu söylenebilir mi? “İnsanlığın doğasına ve / veya eylemlerine karşı nefret beslenmesi” olarak özetleyebileceğimiz mizantropi kavramı ile “Black Mirror” arasındaki mesafenin çok uzak olmadığı bir gerçek. İnsanın doğası itibarıyla kötü olduğunu düşünen mizantropi, “Black Mirror”ın özellikle de ilk iki sezondaki ana besinlerinden biriydi. Mizantropinin insanı “tarih boyunca kendi nesline ve gezegende yaşayan diğer tüm canlılara zarar veren ve bunu kendi çıkarları ya da korkuları nedeniyle yapan” şeklinde tanımlaması, Brooker’ın dizi için oluşturduğu zihinsel temelin harcında yer alıyor olmalı. Ve ancak insanlığa dair büyük umutları olan iyimser bir beyin, bir miktar tarih okuması ve yaşadığı gerçeklik karşısında şok olmuş vaziyetteyken bu denli sert bir temelden yola çıkıp “Black Mirror”ı inşa ediyor olmalı. Bu bakımdan, “Black Mirror” bir mizantropistin ellerinden değil; aksine, hayal kırıklığına uğramış bir iyimserin ellerinden çıkan bir ifade olarak dikkat çekiyor. Ve dolayısıyla dizinin odağında “suçlanan” teknoloji değil, insanlığın kendisi oluyor. Bu bağlamda “Black Mirror” teknolojiyi kötülemiyor, sadece onu kötücül ruhuyla kullanan insanlığa ayna tutuyor.

Her şeyin en iyisine layık olduğumuzu söyleyen reklamlarıyla, kazandığımızdan fazlasını harcatan kartlarıyla, retinalara yaklaşan çözünürlükleriyle, devasa kanepelere yayılan devasa bedenlerin izledikleri devasa TV’leriyle “sistem” bizi rahata batırırken; haneler ödeyemeyecekleri borçları alıyor, iktidarlar hesabı gelecek nesillere yıkarak harcıyor, ülkeler ürettiklerinden fazlasını tüketiyor, uluslararası piyasa balonları patlayana kadar şişiyor ve gezegenin kendisi de, sanki sonsuz bir kaynakmışçasına, kapasitesinin üstünde sömürülüyorken “Black Mirror” buz gibi bir mimikle “İnsanoğlu açgözlülüğün kölesidir.” diyor. Yaşadığımız çağ da, bu açgözlü doğamızı törpüleyen değil, onu istismar eden bir çağ. Böyle bir zamanda, tatminkar biçimde yaşamak adeta bir mucize. Ve “Black Mirror”, böyle bir zamanda bize bizi göstererek kimliğimizi, benliğimizi, algılarımızı sorgulatıyor.

Yaşı ellilerin üstünde olanların “eskiyi” dillerine pelesenk etmeleri sadece neo-liberalizmin zaferi ya da tüketim toplumuna geçiş yüzünden değil. Erdem ve dayanışmaya dayalı, paylaşan, karşılık beklenmeden yapılan fedakârlıklarla bezeli dost-arkadaş ve hatta aile mitinin çözülmesinden kaynaklanıyor. Özel mülkiyetin inkârından “tapınmasına” geçilmesinden, toplumsal terbiyenin iğdiş edilmesinden, onurun paraya endekslenmesinden kaynaklanıyor. Situasyonistlerin jargonumuza armağan ettiği “gösteri toplumu”nun silikleştirip kimliksizleştirdiği insanın özünden uzaklaşması trajedisini işlerken hayatımızı kolaylaştıracak teknolojiyi hayatımızın efendisi hâline getirmemizi gözler önüne seren “Black Mirror” ise bu “eskiye özlem”i arttırırken, herhangi bir “çözüm” sunmayarak duruşunu iyice soğuklaştırıyor.

Sinizme, giderek intihara ya da uyuşturucu evrenine sığınıp Katmandu yollarında telef olunacak yolculuklara motive mi ediyor? Tartışılır. Bazı gerçeklerin suratımıza çarpması gerektiği, hatta bizi sallaması, devirmesi, yıkması, süründürmesi, ezmesi ve kaldırıp tekrar mahvetmesi gerektiği noktasında sözünü sakınmadığı ise tartışılmaz. Ve tam olarak bu noktada, bazı eleştirilerin odağındaki “didaktik dil suçlaması”ndan da beraat etmiş oluyor. Çünkü “Black Mirror” bize bir şey “öğretmeye” çalışmıyor; sadece kötü olasılıkları sunup aradan çekiliyor. Sizi kendinizle baş başa bırakıyor. Bundan sonrası, zihniniz ve hisleriniz arasında cereyan ediyor.

“Black Mirror” Ve Netflix
Üçer bölümlük iki sezonun ve aradaki özel bölüm “White Christmas”ın ardından Channel 4 ile sözleşmesi biten, ardından da günümüzün en sansasyonel TV platformu Netflix’e transfer olan “Black Mirror”ın yeni çatısı altındaki “özerkliği” merak konusuydu. Sonuçta indie bir ekibin, indie bir anlayışla tüketiciye ulaştırdığı bu yapım, beklentileri ve tahminleri aşarak global bir fenomen olmaya başlamış, nihayetinde de klasik bir kapitalizm kaçınılmazlığıyla “büyük balık” tarafından kapılmıştı. Son 10 yılda giderek büyüyen dizi çılgınlığının oluşturduğu “ne olursa olsun tüketen nesil”e (bir başka deyişle “tüketim çağının yarattığı sanat oburluğu”na) özel içerik üretme amacıyla birkaç yıl önce pazara giren Netflix, ekonomik gücü sayesinde sezon başı 6 bölüme çıkarttığı “Black Mirror”ın özgünlüğünü korumasını sağlayacak mıydı? Bu sorunun yanıtı, özellikle 4’üncü sezonun ardından olumsuz gibi duruyor. İlk güçlü sinyalleri 3’üncü sezonun muhteşem bölümü “San Junipero”da verilen “mutlu son tercihi”, dördüncü sezonun tamamında genel bir kabule dönüştüğü için, “Black Mirror”ın Netflix çatısı altında uğradığı değişim ve bu değişimin öneminden bahsetmek gerekiyor.

Dizinin ilk iki sezonu ve yazılmış en iyi bilim kurgu senaryolarından biri olarak nitelendirdiğim “White Christmas” adlı özel bölümüyle oluşturduğu sertlik, tahmin edilmezlik ve alt metnin tamamına yayılmış olan karanlık, Netflix çatısı altındaki ilk sezonda nispeten korunduysa da, dördüncü sezonda böyle bir durumdan söz edilemiyor. Çünkü dördüncü sezonda “Black Mirror”ın söylemlerinin bittiği, yeni bir söylem ortaya koymaktan ziyade, aynı söylemleri farklı şekillerde dile getirmek istediği görülüyor. Ve fakat bu farklılık bir bakıma, dizinin izleyiciyi sarsma etkisini de azaltıyor. Bugüne kadarki tüm “Black Mirror” bölümlerinin aslında aynı evrende geçtiğini anlamamızı sağlayan “Black Museum” adlı son bölümle senaryo yazma becerisini koruduğunu kanıtlayan Charlie Brooker, dizinin özündeki mizantropik bakış açısını Netflix’e satamamış gibi duruyor. Çünkü Netflix’e para veren tüketici grubu, mutlu son istiyor. Güncel röportajlarından birinde “Diziyi izleyenlerin ‘San Junipero’yu beğenmeyeceklerini düşünüyorduk. Ama yanıldık. Ve sevindik. Çünkü programın içeriğini genişletmek için bilerek yaptığımız bir girişimdi o bölüm. Dizinin sadece karanlık, nihilist derecede korkunç ve başınıza ne geleceğini merak ettiren bir yapıda olmasını istemedik. En azından her zaman. O yüzden yeni sezonu ton olarak daha da çeşitlendirdik.” diyerek bahsettiğim değişimi kendi noktasından açıklamaya çalışan Brooker’a, yapımcılardan Annabel Jones da “Her bölüm nihilist ve karanlık olursa dizi tahmin edilebilir ve sıkıcı olmaya başlar.” diyerek destek veriyor. Bana kalırsa işte tam da bu noktada, insanların “Black Mirror”ı izleme sebebinin Netflix tarafından yeterli görülmediği, izlemeyenlerin neden izlemediği sorusunun ise daha ağır bastığı ortaya çıkıyor. Ve tam olarak bu noktada, Dimyat’a pirince gidenlerin ardından evdeki bulgurlardan biri gibi hissediyorum kendimi. Çünkü Netflix’in “Bu diziyi daha fazla insana nasıl izlettirebiliriz?” refleksiyle önerdiği(ni düşündüğüm) “mutlu son” tercihi, bir bakıma, dizinin bugünlere gelmesini sağlayan asıl kitlesinin dizide bulduğu ve sevdiği “özelliği” değiştirmek anlamına geliyor. Ve evet, “Black Mirror” bu açıdan, dördüncü sezonuyla bende bir hayal kırıklığı yaratıyor. Üstelik yapımcıların bu üslupla ilerleyecekleri öngörüsü yapmak zor değilken, “Black Mirror”ın kala kala bir sezon daha insanları merak ettirecek cephanesi kalmış gibi duruyor. Eğer altıncı sezonu görürsek, dizinin sadece beyaz yakalıların seveceği “sulandırılmış sistem / insan / modernizm eleştirisi”nden ibaret olması kaçınılmaz gibi duruyor.

Charlie Brooker diziyi şöyle tanımlıyor: “Eğer teknoloji bir uyuşturucuysa -ki uyuşturucu gibi hissettiriyor- peki o zaman yan etkileri nelerdir? Bu zevk ve rahatsızlık arasındaki bölge, ‘Black Mirror’ın olduğu yer. Adında belirtilen ‘kara ayna’yı her duvarda, masada ve avucunuzun içinde bulacaksınız: soğuk, parlak bir TV ekranı, bir monitör, bir akıllı telefon.” Küresel depresyonun hızla yükseldiği, küresel güvenliğin silikleştiği, mevcut yönetimlerin eliyle psikolojik, siyasi ve ekonomik buhranların bir kabus gibi üzerimize çökmeye başladığı günümüzün dünyasında bu zevk ve rahatsızlık arasındaki bölgenin “etkisi” artık sorgulanmayı hak ediyor. Maceranın “kaderi” gelecek sezon belli olacaktır. O zamana kadar “tüketecek” dizi açlığına kapılırsanız eğer, merak etmeyin, Netflix sayısız fırsatı ve şımarık gülümseyişiyle size köşeden göz kırpıyor…