Las Vegas’ta Bir Kırmızı Işık

Hip hop tarihinin en sansasyonel cinayeti tam 21 yıldır gizemini koruyor: Tupac Amaru Shakur’u kimin, neden öldürdüğü hâlâ “resmi olarak” bilinmiyor. Bu yılın en dikkat çekici müzik filmlerinden “All Eyez on Me”, işte o cinayete kurban giden efsanenin hayatını 140 dakikaya sığdırmaya çalışıyor.

Eminem’in “8 Mile” ile bir kelebek etkisi başlatacağını anlamak için aradan yıllar geçmesi gerekmedi, filmin henüz yarısında bunu hissedebiliyordunuz. Söz konusu sanat olduğu zaman otobiyografilerin özel bir çekiciliği olduğu malum ama “8 Mile” bu gücü beyaz perdeye o zamana kadarki tüm müzik filmlerinden daha gerçekçi yansıtmıştı. Curtis Hanson imzalı, 2002 tarihli yapım; aynı zamanda müzik filmleri için yeni milenyumun ve hatta yeni bir anlayışın başlangıcıydı. Rap’in “beyaz ilahının” kendi hayatına ayna tutuşu, beyaz perdede “siyah”ların varlığıyla ilgili (en azından yoğunluklarıyla ilgili) bir kırılma bile yaratmıştı. Zira 2002’den sonraki müzik filmlerinde siyahilerin özgüven sorununu aştıklarını görüyoruz. Bu yükselen ivmenin yeni ve günümüz için hâlâ geçerli en yüksek çıtası ise 2015 tarihli “Straight Outta Compton”. “Dünyanın en tehlikeli grubu”nun hikâyesi, sadece siyahilerin ve rap müziğin beyaz perdedeki seyrini etkilemedi, tüm müzik odaklı filmlere bir estetik ve bakış açısı ayarı da getirdi. Eh, tüm o “straight outta…” hype’ını bir internet akımı sanmıyordunuz, değil mi? İşte bu rüzgârın bir devamı olarak bakabiliriz “All Eyez on Me”ye. Peki sadece bu kadar mı?

Hâlâ yaşıyor olabileceğine dair teoriler üretilen Tupac; kimilerine göre bir rap yıldızı, kimilerine göre bir devrimci, kimilerine göre bir suçlu, kimilerine göre gettodan çıkmış bir züppe, kimilerine göre öldürülmemiş olsaydı sönüp gidecek olan vasat bir rap’çi… Dostu da, düşmanı da çok olan bir serseri. Lesane Parish Crooks adıyla 1971 yazında, New York’ta, düzen karşıtı bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi Afeni Shakur ve babası Billy Garland sıkı birer Kara Panter’di. Oğullarına da bir direnişçinin adıyla sesleniyorlardı. Peki kimdi bu Kara Panterler ve kimdi bu direnişçi Tupac Amaru? Hikâyenin geri kalanına geçmeden önce isterseniz bu iki soruyu hızlıca cevaplayalım…

Kara Panterler Ve Tupac Amaru
Malcolm X ve Martin Luther King’in açtığı yolda, 1966 yılında, Kaliforniya’da kuruluyor Kara Panter Partisi. Örgütün başlangıçtaki amacı, siyahilerin yaşadıkları gettolarda devriye gezerek mahalle sakinlerini polis saldırılarına karşı korumak. Fakat zamanla bütün siyahilerin silahlanmalarını, başta askerlik hizmeti olmak üzere “Beyaz Amerika”ya karşı bütün yükümlülüklerden muaf tutulmalarını, hapisteki bütün siyahilerin salıverilmelerini ve beyaz Amerikalıların yüzyıllardır süren sömürülerinin bedeli olarak siyahilere tazminat ödenmesini talep eden, Marksist bir devrimci grup niteliği kazanıyorlar. ‘60’ların sonlarında üye sayısı en yüksek düzeye ulaşarak 2 bini aşan örgütün, ülkenin birçok büyük kentinde etkinlik gösteren şubeleri açılıyor.  Zaman içinde polisle yaşanan sürtüşmeler Kaliforniya, New York ve Chicago’da silahlı çatışmalara yol açıyor. Bu “elektrik” birkaç kez kongre soruşturmasına ve yargılanmalara sebep oluyor. (Yargılanan Kara Panterler’den biri de bizzat Afeni Shakur oluyor.) ‘70’lerin ortalarında üye sayısı önemli oranda azalan ve ABD’li birçok siyahi önderin gözünde saygınlığını yitiren örgüt, şiddet kullanmaktan vazgeçerek geleneksel bir siyasi parti kimliğine bürünüyor. Çalışmalarını siyahilerin yaşadıkları mahallelere sosyal hizmetlerin götürülmesi üzerine yoğunlaştıran parti, 1982 yılında çeşitli fraksiyonlara ayrılan yönetim tabakası sebebiyle faaliyetlerini durduruyor ve tüm çalışmalarını feshediyor.

Gelelim ‘90’lara damgasını vuran rap ikonunun mahlasının nereden geldiğine… Bilindiği üzere Túpac Amaru (1545-1572), son İnka hükümdârının adı. Fakat anne-babasının Lesane’e “Tupac Amaru” diye seslenmesini sağlayan asıl kişi, Túpac Amaru II (1738-1781). Gerçek adı José Gabriel Condorcanqui olan ve Tupac Amaru’nun soyundan gelen Perulu bir devrimci kendisi. Peru köylülerinin İspanyol egemenliğine karşı giriştiği başarısız ayaklanmanın önderliğini yürütüyor ve yerlilerce Tupac Amaru’yla özdeşleştiriliyor. 1780’de halka zulmettiği için kent yargıcı Antonio Arriaga’yı yakalatıp idam ediyor ve bu eylemi, yerlilerin İspanyollara karşı ayaklanmasına yol açıyor. Mayıs 1781’de yakalanıp öldürülüyor. Fakat Túpac Amaru II’nin devrimci ruhu, sonraki nesillere ilham vermeye devam ediyor. Mesela ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda Peru’da etkin olan Marksist devrimci grubun eylemlerini “Túpac Amaru Devrimci Hareketi” olarak adlandırması buna bir örnek teşkil ediyor. Ya da 1971 yazında New York gettosunda doğmuş çocuğuna Tupac Amaru diye seslenen bir annenin varlığı, bu tezin sağlaması oluyor.

Tarihe Geçmek Neye Mâl Olur?
Günümüzde 75 milyonu aşan fiziksel albüm satışı ile Tupac hiç şüphesiz tüm zamanların en büyük sanatçılarından biri. Sadece hip hop dünyasında sınırlı kalmayan etkisi ile tüm müzik tarihine adını yazdırmış bir efsane. Şarkı sözlerinde sokaklardaki adaletsizlikten, ırkçılıktan ve şiddetten bahseden bir şair, kendine Niccolò Machiavelli’yi örnek alan felsefi bir düşünür ve girdiği sahnenin havasını değiştiren bir aktör. İlk rap grubu Strictly Dope ile hayatını belirleyecek olan yola girmiş, 1987’de faaliyete başlayan Digital Underground adlı alternatif hip hop grubunda önceleri roadie, sonraları dansçı ve nihayetinde MC olarak yer alıp profesyonel müzik kariyerine başlamış, ekibin solo sanatçısı olduktan sonra 1991’de çıkardığı ilk solo albümü “2Pacalypse Now” ile ‘90’lara hükmeden yeni nesil rap’in santrasını yapmış bir vizyoner.

Bu yılın dikkat çeken ve bir süredir (özellikle de “Straight Outta Compton”ın başarısından sonra) merakla beklenen müzik filmi “All Eyez on Me” ise temel olarak Tupac’ı kendi gözünden anlatma refleksine sahip bir yapım. 46 yaşındaki yönetmen Benny Boom, 2000’lerin ilk yıllarından bu yana pek çok siyahi rap sanatçısının klip yönetmenliğini yaparak kariyer inşa etmiş, 2009 yılında “Next Day Air” ile uzun metraja geçiş yapmış bir isim. “All Eyez on Me”deki kurgusu, Tupac’ın 1995 yılında hapisteyken verdiği röportaj üzerinden hayatını özetlemek üzerine kurulu. Bu kurguyu dikkat çekici seviyeye taşıyan en önemli unsur ise Tupac’ı canlandıran Demetrius Shipp Jr.’ın Tupac’a olan -üstelik pek de makyaj marifeti gerektirmeyen- aşırı benzerliği. Filmi bu benzerlik izleğinden takip ettiğimizde görsel açıdan gerçek bir biyografi havası yakalıyor olsak da, filmin Tupac hayranlarınca pek beğenilmemesini sağlayan unsurları yok saymaya elimiz varmıyor.

Konsantre Ama Yetersiz Bir Özet
Tupac mitinin günümüzde hâlâ ne kadar güçlü bir değer ifade ettiğini göz önüne alarak yola çıkıyor olmalıyız. Bu hem filmi kurgularken hem de bitmiş işi izleyip yorumlarken gereken bir enstrüman. Çünkü bu miti görmezden gelme gafletine düştüğümüzde, en basitinden, Tupac hakkında zaten var olan data okyanusuna hâkim olmama gibi bir ihtimal doğuyor. Nedir bu okyanus? Mesela rap’çinin diskografisi ve filmografisinin yanı sıra, hakkında çekilen belgeseller. Evet, “All Eyez on Me” -tabii ki- Tupac hakkında çekilen ilk film değil. Daha önce Tupac’ın hayatını anlatan tam 14 adet belgesel çekildi ve kendisi bu alanda bir rekorun sahibi bile olabilir. Bu belgesellerden bazıları bizzat Tupac’ın verdiği röportajlardan bölümler içermekte. “All Eyez on Me” böylesine “içerik” zengini bir figürü bu sefer farklı bir açıdan, bir film estetiğiyle yansıtıyor ekrana. Bu bağlamda ayırt edici olduğu yadsınamaz ama bu açı, filmi kurtarmaya yetmiyor. Çünkü çocukluğundan ölümüne kadar işlenen tüm detaylar, 140 dakikalık sürenin böylesi bir ikon için yetersiz olduğunu adeta bağırıyor.

“All Eyez on Me”, Tupac’ın annesi Afeni Shakur’un aktivist hayatını, sonrasında -gizli servis fişlemesi sebebiyle- nasıl işsiz kalıp fakirleştiğini ve nihayetinde bu yolun onu nasıl uyuşturuculara sürüklediğini özetleme konusunda başarılı sayılır. Tupac’ın asıl babasını tanımaması ve üvey babası Mutulu Shakur’un da örgüt işleri sebebiyle “saklı” yaşamını izleyiciye hissettirme konusunda da başarılı sayılır. Hatta Tupac’ın öldürüldüğü gün boyunca tam olarak neler yaşadığını aktarma konusunda da başarılı sayılır. Peki nerelerde tatmin etmiyor? Mesela Tupac’ın annesi ve kardeşi ile birlikte New York’tan Baltimore’a, oradan da Los Angeles’a taşınma zorunluluğu sırasında yaşadığı detayların çoğu, sürenin yetersizliğine kurban edilen ilk unsurlar olarak göze çarpıyor. Ardından, kariyer basamaklarını çıkarken yaşadığı kritik deneyimler filmin asıl önem verdiği kısımları içeriyor. Mesela Tupac’ın 1994 yılındaki meşhur soyulma (ve silahla 5 kez vurulma) olayı, cinsel saldırı suçuyla hapis yatması, Death Row patronu Suge Knight tarafından kefaleti ödenerek dışarı çıkarılması, ardından Suge Knight ile olan ilişkisi… “All Eyez on Me”yi izledikten sonra akılda kalanlar genellikle bunlar oluyor. Ve bu durum, Tupac’ın yeterince “incelenemediği” sonucuna bizi itiyor.

Bir biyografi filmi nasıl olmalıdır? Övücü? Yerici? Objektif? En sağlıklı olanı tabii ki sonuncusu. Bu açıdan “All Eyez on Me”nin sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz ama Tupac hayranlarının Amerikan rap’inde Doğu-Batı sürtüşmesini başlatmış olan “Tupac vs. Notorious B.I.G.” kültüne dair, Tupac’ın annesinden kazandığı devrimci bakış açısını hayatına nasıl yansıttığına dair, Leila Steinberg öğretisi altında okuduğu onlarca kitapla oluşturduğu entelektüel birikime dair, gençliğin -özellikle de uyuşturucu ve silahlanmayla ilgili- sorunları karşısındaki vizyoner tutumuna dair, “T.H.U.G. L.I.F.E” sloganıyla aslında kastettiği şeyin ne olduğuna dair, Tupac önderliğinde kurulan Outlawz grubuna dair, hapisten çıktıktan sonra durduramadığı -ölümünden sonraki albümlerin bu kadar fazla olmasına sebep olan- olağanüstü üretimine dair daha fazla detay beklediği ve bulamayınca da hayal kırıklığına uğradığı ortada.

Filmin en önemli unsurlarından biri de, bir “mesaj” eksikliği olarak göze çarpıyor. Tupac gibi “dolu” bir adamın “dopdolu” hayatından çıkarılacak onlarca mesaj varken film bu topa girmek yerine, olan biteni Tupac’ın ağzından anlatan bir ayna göreviyle yetinmeyi tercih ediyor. Yönetmenin bu tercihine saygı duymakla birlikte filmin yeni nesil rap dinleyicilerine bu mesaj ile büyük bir ilham verme fırsatını kaçırdığına üzülmemek elde değil. Üstelik son iki yıla damgasını vuran muhteşem müzik dizisi “The Get Down” ile hip hop kültürüne meraklı gençlerin sayısı artmışken, böylesine “ölümsüz” bir ikonu beyaz perdeye taşıyan yapımın bu konuda daha hassas ve hevesli olmasını beklerdim açıkçası. Yine de, Tupac hayranlarını tatmin etmeyen tüm bu bilgi eksikliklerine rağmen “All Eyez on Me” hip hop’a ilgi duyan herkesin izlemesi gereken bir yapım. Neden mi? Çünkü müziğin, yarattığı yıldızları sadece sahneye çıkarmakla yetinmediğini özümsemek, bir müzikseverin önüne çıkan ürünlere daha sağlıklı yaklaşmasına olanak sağlar. Bu film, en azından bu gerçeğin altını çiziyor.