25 Kelime Ya Da Daha Az

Iggy Pop ve The Stooges’un ilk yıllarına odaklanan “Gimme Danger” belgeseli, günümüzün müzik belgeselciliği kalite çıtasına ulaşamıyor olsa da ele aldığı konunun altında ezilmemeyi başaran bir yapım olarak rock tarihine meraklı belleklerin dikkatini hak ediyor.

Metallica’nın yaklaşık 25 yıldır “yazılı içerik”lerinin (fan kulübü dergisi, turne günlükleri vs.) sorumlusu olan Steffan Chirazi, grubun online etkileşime ağırlık vermeye başladığı yeni web sitesiyle zincirlerinden boşalmış bir içerik makinesine dönüştü. MetClub dergisi So What!’ın online dünyada “vuruş sayısı” kısıtlamasına veda etmesiyle, Chirazi sayısız Metallica hayranının gözlük numaralarını yükseltmeye başladı. Sitede onun imzasını taşıyan içeriklerin hemen hepsi, bir çocuğun oyuncak dükkânı vitrinine bakması hissini yaratıyor milyonlarca Metallica hayranı için. Onlardan biri de benim. Bunu şu yüzden anlatıyorum… Geçtiğimiz mart ayında Metallica, son albümü “Hardwired… To Self-Destruct”ın stadyum turnesi açılışını Meksika Foro Sol’da verdiği 3 kapalı gişe konserle yaptı ve o konserlerde ön grup olarak Metallica’ya, punk rock’ın babası olarak nitelendirilen, tarihi şahsiyet Iggy Pop eşlik etti. Hatta Iggy’nin son gece grupla sahne alıp ‘TV Eye’ı seslendirdiği performans da Metallica’nın online platformlarından yayınlandı. İşte o “düet”in öncesinde, aynı günün akşam saatlerinde Metallica davulcusu Lars ile Iggy Pop’u aynı otelin toplantı odasında buluşturan, Lars’ın Metallica web sitesi için Iggy ile özel ve oldukça kapsamlı bir röportaj yapmasını sağlayan kişi Chirazi’ydi. Röportaj o kadar uzundu ki, günlük iş tempomdan arta kalan zamanlarda parça parça okuyarak tamamını bir haftada bitirebildim. Ve adeta ‘60’lardan ‘80’lere uzanan bir müzik belgeseli izlemiş, o dönemleri ele alan bir müzik kitabı okumuş kadar oldum. Lars’ın nokta atışı soruları ve açtığı konulara Iggy’nin yanıtları o kadar değerli, o kadar bilgilendirici ve yer yer o kadar şaşırtıcı ki, benim gibi rock‘n’roll tarihine meraklı biri için bulunmaz bir nimetti bu röportaj bir bakıma. Chirazi yine yapacağını yapmış, uzun yıllar akıllardan silinmeyecek bir içeriğe daha imzasını atmıştı. İşte bu röportajdaki birkaç anekdot sebebiyle, Iggy’nin The Stooges’lu yıllarına bakış atan 2016 tarihli “Gimme Danger” belgeselini izlemeye karar verdim. Belgesel bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterime girmişti girmesine ama Iggy Pop’un geçtiğimiz yıl Josh Homme ile kotardığı albümü o kadar sevmemiştim ki, söz konusu belgesele gerekli ilgiyi göstermemiştim. Saçma. Kabul ediyorum. Neyse ki Metallica kaynaklı bir içerik vesilesiyle de olsa, bu açığımı kapatmayı başardım.

Punk’tan Önceki Punk
Modern müzik tarihinin gördüğü en sıra dışı, en yıkıcı ve fakat en ilham verici akım olan punk, 1977 yılında “adı konmuş bir bomba”ydı. Ramones’un ilk albümü 1976 çıkışlıdır ama türe kimlik kazandıran işlerin İngiltere’den yükselmesi, dalganın karşı kıyılara yayılması ’77’de olmuştur. Tam 40 yıl önce… Tabii punk olgusu sadece “ses”ten ibaret değil. Bugün gitar müziğinin bilmem kaçıncı ölümüne tanıklık ediyoruz ama punk ruhunun ölmesi, ancak insanlığın yok olmasıyla gerçekleşebilecek bir şey. Punk, adı konmadan önce de vardı, sonsuza dek de olacak. Dönemin “Tanrısı” Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem.” ayarı çekmiş Diyojen, punk’ın ta kendisidir mesela. Ya da gezegenlerin yuvarlak olduğunu savunduğu için ölüme mahkum edilirken geri adım atmayan Galilei punk’lığın kitabını yazmıştır. Kısacası punk gerçeğin ve yalının adıdır. Bazılarına çirkin gelebilir, bazılarına ise fazla “doğru”. Tıpkı doğanın kendisi gibi…

İşte bu noktada “punk müziğin ağababası” olarak nitelendirilen Iggy Pop’un karakteri, hayata bakış açısı, müziği algılama ve sunuş biçimi, grubu The Stooges ile üretimi ve tabii ki olağandışı sahne performansı, punk’ın ‘77’den önceki ilk müzikal kıvılcımlarına işaret ediyor. Ve “Gimme Danger” tam da olması gerektiği gibi; Iggy’nin çocukluğundan, yani henüz James Osterberg olduğu yıllardan makarayı sarmaya başlıyor.

Kısa Ve Berbat Bir Kariyerin İlham Verici İz Düşümü
Kariyeri müzikle içli dışlı geçmiş Jim Jarmusch tarafından çekilen, adını bir The Stooges şarkısından alan ve ödül haznesinde “yaşayan biri hakkında çekilmiş en iyi belgesel” heykelciği bulunduran “Gimme Danger”; geneli Iggy Pop ile 2015-2016 yıllarında yapılmış özel söyleşilerden oluşan, The Stooges’ta çalmış ve hâlâ hayatta olan müzisyenlerin de anlatımlarıyla güçlendirilmiş, yer yer -pek de stilize olmayan ve bu sebeple bir uhde oluşturan- çizgi animasyonlarla zenginleştirilmiş, 1969-1973 arasında çıkan ilk üç The Stooges albümünün yapım aşamasına odaklanan, Iggy Pop’un solo kariyerine bulaşmayan bir belgesel. Başlangıç noktasını Iggy’nin doğumu olarak alması ve Michigan’da, bir karavanın içinde geçim sıkıntısıyla yoğrulan çocukluk detayları üzerinden Iggy’nin müzisyenliğe yönelimine önemli yer ayırması, belgeselin temelini oldukça sağlam atmasını sağlıyor. Öyle ki; bu temel, The Stooges üçüncü albümüyle fişi çekip dağıldıktan birkaç sene sonra patlama yapıp bir “akım” hâline gelen punk’ın müzikal şifresine dair çok önemli bir ipucu sunuyor. Belgeselin hemen başında, çocukken izlediği “Howdy Doody” adlı eğlence programına hayranlığından bahseden Iggy, programın sunucusu Buffalo Bob’un çocuklardan gelen mektuplara yer verdiği bir bölümden bahsediyor. Programa fazla sayıda mektup gelmesi üzerine Bob; “Mektuplarınızı 25 kelime ya da daha az yazın ki hepsini okuyacak zamanımız olsun.” diyor. İşte bu çözüm, müzik yapmaya davul çalarak başlayan Iggy’nin şarkı formundaki düsturu oluyor: 25 kelime ya da daha az. Punk şarkılarının genelde 3 dakikadan kısa olmasının sebebi olarak punk’çıların şiar edindiği “çünkü hiçbir mutluluk 3 dakikadan fazla sürmez” felsefesi, tam olarak Iggy’nin “25 kelime ya da daha az” anlayışındaki “vur-kaç” etkisine giden yolların taşlarını döşüyor. Punk rock’ın ortaya çıkışından bahsedeceksek, bundan daha “net” bir doğum sancısı göremiyorum.

Albümleri satmayan, basının adeta alay ettiği, müziklerinin pek çok insan tarafından “kuru gürültü” olarak nitelendirildiği The Stooges’un parasızlık ve geçimsizlik sebebiyle dağılması, onları vakti zamanında dinleyip sevmiş ve “anlamış” gençlerin birkaç yıl sonra punk fırtınasını yaratmasına engel olamamıştı. Ramones nasıl kuruldu sanıyordunuz? “Gimme Danger”daki bir anekdota göre; Forest Hills Lisesi’nde okuyan yüzlerce öğrenci arasından The Stooges seven sadece 4 kişi olması ve bu dörtlünün bu sebeple tanışmasıyla!

Saf, Beklenmedik Ve Sıra Dışı
“Iggy Pop” lakabını lisedeyken davul çaldığı The Iguanas adlı grupta alan James “Jim” Osterberg’in çocukluğunu geçirdiği küçücük karavanın içinde nasıl davul çalmaya heves ettiği, Jame Brown’ın “beyazların radyolarında” çalınmaya başlamasıyla nasıl müzisyenlik aşkının tavan yaptığı, TV’de izlediği Elvis Presley şovlarıyla nasıl yıllar sonraki sahne persona’sının ilhamını yakaladığı gibi detaylara “Gimmer Danger”ın sağlam temeli üzerine inşa edilen katlarda rastlıyoruz. The Stooges’un orijinal kadrosundan gitarist Ron Asheton’ın 2009’daki ölümü sebebiyle önemli bir “kaynağını” kaybetmiş olan yapım, neyse ki yine orijinal kadrodan davulcu Scott Asheton’ı (Ron’un kardeşi) 2014’te ölmeden önce yakalayıp konuşturmuş. (Basçı Dave Alexander’ın grubun dağıldığı 1974’ten bir yıl sonra hayata gözlerini yummuş olduğunu hatırlatalım.) İşte böylesine bir “kalan sağlar” kıtlığında, ilk ağızdan anlatım kısmında Iggy’den sonraki asıl cevher, 1970-1974 arasında (ve 2003-2016 arasındaki son dönemde) grupta gitaristlik yapan James Williamson oluyor. 1974’te The Stooges dağıldıktan sonra bambaşka bir kimliğe bürünen, Silikon Vadisi’nde yüksek mertebeli bir kariyer inşa eden, yırtık kotları ve bağcıksız botları çıkarıp takım elbise & kravat formatına geçen ve bu hâliyle yıllar yılı eski fan’larını şaşırtmayı başaran Williamson’ın anlatımı, belgeselin en değerli hazinelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Yönetmen Jim Jarmusch’un 69-73 arasını yıl yıl ayırması ve konuşmacılarla bu kronolojik bütünlük üzerinden ilerlemesi belgeseli akışkan bir hüviyete sokuyor ve tam da bu sebeple grubun ilk üç albümünün yapım aşaması kolay algılanabiliyor. Bu akışkanlık içerisinde akılda kalan detayların fazlalığı ise belgeselin artı hanesine ekleniyor. Mesela The Stooges’un ilk albümü için nihayet bir firma ile anlaşabilmesinde MC5 grubunun ne kadar büyük bir rolünün olduğu, Iggy’nin -daha sonra Mick Jagger’ın sahne performansına ilham verdiği söylenen- dansları için “baboon’ların kavga etmeden önceki zıplamaları” benzetmesi, rock tarihinde stage dive (sahneden seyircilerin üzerine atlama) yapan ilk insan olduğu vurgusu, Iggy’nin kuduz köpek gibi hareket ettiği konserlerde diğer elemanların neden heykel gibi sabit durdukları, The Stooges’un bir dönem beraber yaşadıkları hayat için Iggy’nin altı sağlam bir argümanla dolu olan komünizm benzetmesi, 2003 yılında Coachella’dan gelen reunion teklifiyle ilgili çarpıcı anekdotlar ve grubun yeniden dirilişi, “Gimme Danger”ın 1 saat 48 dakikalık süresi bittikten sonra akılda kalma ihtimali yüksek detaylar olarak dikkat çekiyor.

Belgeselin bir diğer önemli unsuru ise, görsel diliyle ilgili. Biliyorsunuz, devir YouTube devri ve cep telefonu olan herkes artık birer “vlogger”. Fakat insanların online dünyada herhangi bir içeriğe tahamülleri oldukça kısıtlı. Çünkü milyonlarca seçeneğe sahipler. Bir içeriğin, okuru / izleyiciyi kendine bağlaması zorken, bağlı tutabilmesi çok daha zor. Dolayısıyla günümüzde sayısı sonsuzluğa doğru ilerleyen vlogger’ların videolarını izletmek ve seyircinin ilgisini her daim yüksek tutmak için belledikleri bazı yöntemler var. Bunlardan en klasiği (ve muhtemelen en işe yarayanı) sık aralıklarla “algıya tokat atan” bir unsuru ekrana yerleştirmek. Bu bir ses efekti de olabilir, videoda bahsi geçen şeyle ilgili ekranda aniden beliren bir görsel de. İşte “Gimme Danger” da bu üslubu benimsemiş durumda. Seyircinin ilgisini yüksek tutmak için, belli başlı anekdotlarda, konuya espri ve renk katan çeşitli “temsili” görüntüler aralara yedirilmiş.

Tabii belgeselin artılarının yanı sıra eksilerine de değinmek lazım. Zira “Gimme Danger”ın, özellikle son 5 yılda çıtası oldukça yükselen müzik belgeselciliği kalitesinin altına kalmasına sebep olan birtakım eksikleri var. Mesela konuşmacıların kısıtlı tutulması önemli bir handikap gibi duruyor. Elbette Iggy’nin anlattıkları çok önemli ve “ana içeriği” oluşturan şeyler ama grup elemanları dışında, The Stooges hakkında konuşabilecek ve değerli anılar, bilgiler paylaşabilecek yüzlerce müzisyen, müzik yazarı, ünlü bulunabilirdi. Sonuçta aktif oldukları dönemde olmasa bile, dağılmalarından sonra sayısız insana ilham vermiş ve koskoca bir akımın ortaya çıkmasına sebep olmuş, tarihi gruplardan birinden bahsediyoruz. Jim Jarmusch henüz belgeselin başında The Stooges için “gelmiş geçmiş en iyi rock‘n’roll grubu” diyor fakat bu derece önem verdiği bir grubun belgeseli için konuşmacı sayısını çok kısıtlı tutuyor. Bu bana ciddi bir çelişki gibi geliyor.

Öte yandan, Iggy’nin bir dönem dünya müzik piyasasını sallayan David Bowie ilişkisine oldukça yüzeysel bir bakış atılması, belgeselin bir diğer “acaba”sı olarak karşımızda duruyor. Tamam, sonuçta Iggy’nin solo kariyerine bulaşmak istemeyen bir yapım var ortada ama vakti zamanında “Velvet Goldmine” gibi kült bir filmin ortaya çıkmasına bile sebep olmuş efsanevi Bowie & Pop ilişkisini sadece “Bowie’nin Pop’a solo kariyerinin başlangıcında prodüktörlük yapmak istemesi” çerçevesinden bakılması biraz garip kaçmış. Iggy belli ki, ölümünün ardından Bowie ile ilgili defterleri açmaya pek yanaşmamış.

Yine de “Gimme Danger”ı izlemek; müzik tarihine, özellikle de rock tarihine meraklı sinefiller ve müzikseverler için “ölmeden önce yapılması gereken” eylemlerden biri. Hele de son yıllarda Reed, Lemmy, Bowie, Prince ve Cohen gibi eşsiz müzik dehalarını kaybetmiş olmanın acısı hâlâ tazeyken ve sadece müziği değil, dünyayı değiştirmiş insanların artık bu diyardan göçme vakitleri gelip çatmışken, böylesine projelerin önemi daha da artıyor. Zira bu belgeselin Iggy Pop hayattayken çekilmiş olması büyük bir şans. Ne mutlu ki, gençliğinde parasızlıktan sokaklarda yaşamak zorunda kalmış olan o adam, bugün milyonların hayatını etkilediğini ve müzik tarihine adını kazıdığını yaşarken görebildi. Darısı, yaşayan ve hayatımızı değiştiren diğer tüm müzik efsanelerinin başına… Teşekkürler Jim Jarmusch…