Sert Gitar Müziğinin Doğumuna Kısa Bakış

Erdem Tatar ile birlikte yazdığımız ve 2014 Temmuz’unda Esen Kitap tarafından yayımlanan “Metallica: Mahşerin Dört Atlısı” kitabında grubun biyografisine başlamadan önce heavy metal’in doğumuna ve thrash metal’in ilk dönemlerine ışık tutmaya çalışmıştım. Bu yazının, online dünyada da yer almasını istedim zira sert gitar müziğinin tarihi ile alakalı internette Türkçe kaynak sıkıntısı devam ediyor. Bu yazının, ihtiyaç anında birkaç “tık” uzakta olmasının faydalı olabileceğini düşündüm.

Müziğe tutkuyla bağlı olan tüm kalplere saygılarımla…

Heavy Metal’in Doğumu
Kimya ve metalürji alanında yüzlerce yıldır var olan heavy metal teriminin ‘60’lı yılların sonlarında motosikletli çeteler için kullanılmaya başlandığı biliniyor. Fakat terimin müzikal etimolojide ilk kez nerede, ne zaman ve kim için kullanıldığına dair kesin bir yargıya varmak pek mümkün olmadı bugüne dek. Modern popüler kültürdeki en erken kullanımı, karşıt kültür yazarı William S. Burroughs’un “The Soft Machine” adlı romanında görülmekte. 1962 yılında yayımlanan bu romanda, Uranian Willy adlı karakterden “heavy metal çocuk” diye bahsediliyor. Burroughs, iki yıl sonra yayımlanan “Nova Express” adlı romanında ise heavy metal teriminden uyuşturucu konusunda mecaz yapmak için yararlanıyor.

Rock ve metal tarihi üzerine kitaplar yazmış İsviçreli yazar Ian Christe’ın bakış açısı ise terimin yayılmasını ele alıyor. Christe, heavy metal teriminin 1960’ların hippi konuşmasındaki kökeni üzerinde duruyor. Hippiler arasında “heavy” terimi “güçlü” veya “şiddetli” anlamına gelirken, “metal” ağır bir ruh hâlini betimliyor.

Terimin kökenlerinden bahsederken, Londra’da Michael English ve Nigel Waymouth adlı iki grafik tasarımcının oluşturduğu Hapshash and the Coloured Coat* adlı sanatsal iş birlikleri topluluğuna da dikkat çekmek gerek. Zira dönemin saykodelik akımının imajında önemli katkıları olan bu sanatsever ikili sadece poster afişleri tasarlamakla kalmıyor, 1967 yılında bir de albüm yayımlıyor. “Featuring the Human Host and the Heavy Metal Kids” adını taşıyan bu albüm sayesinde heavy metal terimi ilk kez bir müzik kaydında kullanılmış oluyor. San Diego’lu grup Iron Butterfly’ın 1968 tarihli ilk albümünün adının “Heavy” olması ise, birçok müzik tarihçisine göre, bu kelimenin sert müzikleri tanımlamak için kullanılmasında önemli rol oynuyor. Heavy metal kelimelerinin bir şarkıda ilk defa kullanılması ise Los Angeles’lı grup Steppenwolf’un kendi adını taşıyan 1968 tarihli ilk albümündeki 5. şarkı sayesinde gerçekleşiyor. Bugün hâlâ bir rock klasiği olarak nitelendirilen ‘Born to Be Wild’ adlı bu şarkıda geçen “I like smoke and lightning / Heavy metal thunder / Racin’ with the wind / And the feelin’ that I’m under.” (“Dumanı ve yıldırımları severim / Heavy metal gürlemesini / Rüzgârla yarışmayı / Ve hissettirdiği hazzı.”) dizesi bu tarihi “ilk”e sebep oluyor.

Jimi Hendrix Experience’ın eski menajeri Chas Chandler, heavy metal teriminin bir müzik türünün karşılığı olarak ilk kez, Amerikan televizyon kanalı PBS’in “Rock and Roll” adlı programında Jimi Hendrix ile yapılan röportajda kullanıldığını iddia ediyor. Elimizdeki ilk yazılı kanıt ise Rolling Stone’dan. Derginin 11 Mayıs 1968 tarihli nüshasındaki Barry Gifford imzalı albüm kritiğinde heavy metal terimi geçiyor. Gifford, Chicago’lu grup The Electric Flag’in 1968 tarihli ilk albümü “A Long Time Comin’” için yazdığı kritikte bu terimi kullanıyor.

Distortion Tonunun Kökenleri
Gelelim heavy metal’in müzikal özelliklerine… Rock, country ve blues üçlüsünün, heavy metal’in ataları olduğunu kabul edebiliriz. Ve türün enstrümantal anlamda en önemli unsurunun da gitar sesi olduğunu öne sürebiliriz. İşte bu gitar sesinin oluşmasına sebep olan gitar çalış şeklinin ilk örneklerine 1950’li yıllarda rastlanıyor. Memphis’teki elektro blues gitaristleri Joe Hill Louis, Willie Johnson ve Pat Hare gibi isimlerin gitar çalış tarzlarının ve elde ettikleri sound’un, bugün adına distortion denen gitar tonunun ilk örnekleri olduğu kabul ediliyor. Gitar dehaları Chuck Berry ve Jimi Hendrix ise sadece çalış stilleriyle değil, sahne performanslarıyla da ‘60’lı yılların sonunda yakılacak ilk heavy metal kıvılcımlarına sebep olan isimlerin başında geliyor. 1963 yılında Londra’da kurulan The Kinks adlı grubun 1964’te çıkan üçüncü single’ı ‘You Really Got Me’nin de heavy metal tarihi açısından önemi büyük. Zira listelere zirveden giren bu hitte kullanılan gitar tonları, yıllar sonra rock gitaristlerinin yolunun distortion tonuna varmasına büyük katkı sağlıyor.

Kral Elvis’in Amerika’da, The Beatles’ın ise Avrupa’da toplumların müzik algılarına vurdukları büyük damga ise belki de devrimin en büyük itici gücü oluyor. Zira her iki ismin de yaydığı karşı konulmaz ilham, özellikle ‘60’ların sonunda birçok gencin eline gitar almasına ve bir grup kurmasına neden oluyor.

Devrimi Başlatan Gruplar
Heavy metal; geleneksel olarak yüksek distortion sesinin, vurgulu bas partisyonlarının, güçlü davul ritimlerinin ve yüksek oktavlı vokallerin bir arada olduğu bir sound yapısını ihtiva eder. Klasik heavy metal grupları bir ya da iki gitarist, bir vokalist, bir basçı ve bir davulcudan oluşur. Hem gitar çalıp hem vokal yapan frontman’lerin olduğu gruplara veya sound’larını zenginleştirmek için klavyeciye yer veren gruplara da bolca rastlanır.

Tür; konusunu genelde savaşlardan, tarihsel olaylardan, fantastik hikâyelerden, modern hayatın bireyler ya da toplumlar üzerindeki olumsuz etkilerinden veya aşktan alır. Zaman içinde çok daha spesifik meselelere eğilen sayısız grubun doğumuna sebep olsa da, geleneksel şarkı sözü konuları bunlardır.

Rock ve metal müzikle ilgili tarihsel bilgi içeren kaynakların neredeyse tamamında; heavy metal’i İngiltere’nin sanayi şehirlerinden Birmingham’da 1968 yılında kurulan Black Sabbath’ın yarattığı tezi öne sürülür. Grubun gitaristi Tony Iommi’nin kullandığı tritone’un** heavy metal’in sound yapısının oluşmasındaki kilit olduğu kabul edilir.

Tabii ‘60’lardaki The Yardbirds, The Rolling Stones, The Who, Pink Floyd, The Doors, Cream, The Animals, Grateful Dead, The Velvet Underground, MC5, Blue Cheer, The Moody Blues, Iron Butterfly ve Steppenwolf gibi gruplar ve yine aynı dönemin gitaristleri Jeff Beck ile Eric Clapton’ın gittikleri yol sayesinde açılmıştır Black Sabbath’ın kapısı. Ozzy Osbourne her ne kadar her şeyi The Beatles’ın başlattığını söylese de tıpkı dönemdaşları Led Zeppelin ve Deep Purple gibi onlar da ‘60’lı yılların ortalarından itibaren paragrafın başında saydığımız isimlerin oluşturdukları atmosfer sayesinde nefes almaya başlamışlardır.

‘70’ler
Black Sabbath, Led Zeppelin, Deep Purple, Queen, UFO ve Judas Priest… Bu 6 İngiliz grup, blues etkileşimli sert rock müziklerini ‘70’lerin en büyük müzik akımı hâline getirmeye başlamışken; İrlanda’dan Thin Lizzy, Almanya’dan Scorpions, Avustralya’dan AC/DC, Kanada’dan Rush, ABD’den ise Aerosmith, Alice Cooper, Lynyrd Skynyrd, Journey, Van Halen ve Kiss bu harekete dâhil olup ortaya yepyeni bir rock anlayışı çıkardılar. Adına hard rock denen bu tür, müzikal anlamda o güne kadarki en sert örnekleri sunuyor, insanlar amplifikatörlere bağlı distortion tonlu gitarlardan çıkan bu yeni seslere alışıyorlardı. Artık rock müzikte minimalliğe, basitliğe yer yoktu. Her şey görkemli, her şey gösterişli, her şey büyük, devasa olmalıydı. Gitar sololarından davul partisyonlarına, sahne dekorlarından albüm kapaklarına, vokalistlerin seslerinden grupların kıyafetlerine kadar her şey, bu anlayışın ürünüydü.

Punk Etkisi
Bu nesil, içten içe hippi ruhu taşısa da çiçek çocukların “barış ütopyası”nı fazla hayalci buluyor, geleceğin daha karanlık olduğunu düşünüyordu. Karanlık gelecek demişken, tam da “gelecek yok” temasıyla ortaya çıkan yeni bir akım filizleniyordu İngiltere’nin salaş barlarında, 1970’li yılların sonlarında. Punk adı verilen ve bizzat sokaktan doğan bu akım, heavy metal’in gösterişli tarzından ve enstrüman hâkimiyetine dayanan virtüözite tavrından hoşlanmıyor, buna karşı olarak “Mutluluk 3 dakikadan fazla sürmez.” mottosuyla kısa ve hızlı şarkılarla yayılıyordu. Hemen karşı kıtada da yankı bulan bu akım, toplumsal değerleri sorgulayan ve birçoğuyla alay eden anarşist bir tavır barındırıyordu. Sex Pistols, The Clash, The Damned, The Ramones, Misfits, Siouxsie and the Banshees, The Exploited, Television, Black Flag, Bad Brains, The Adicts, Dead Kennedys ve Discharge gibi gruplar sayesinde punk, o güne dek dünyanın gördüğü en hızlı ve en sert müziğe sebep oluyordu.

İngiltere’de Motörhead, punk ve heavy metal’i harmanlayan tarzıyla yeni bir kanal yaratırken, ‘70’lerin sonunda İngiliz gruplar Iron Maiden, Saxon ve Diamond Head ile Alman grup Accept; heavy metal’in blues temeline de, punk etkisine de ihtiyacı olmadığını, başlı başına ayrı bir sound ve tavır oluşturabileceğini kanıtlıyordu.

‘80’ler
Dünyanın hızla sanayileştiği ve refah seviyesi ortalamanın üstünde olan toplumların büyük bir açlıkla modernleşme telaşına kapıldığı ‘80’li yıllarda, gitar ağırlıklı müzik de birçok evrime tanıklık etti. New Wave of British Heavy Metal akımı, adı üstünde, heavy metal’e yeni bir kimlik kazandırıyorken karşı kıta Amerika, sessiz kalmıyordu…

Bir akım hâline gelebilmiş müzik tarzlarının en büyük özelliklerinden biri, takipçisi olan nesillerin hayatlarına direkt etkileridir. Her yeni müzik tarzı, “akım” olabilecek kadar büyüdüğünde, içinde olduğu dönemin sosyal ve kültürel dinamiklerini karakterine taşır. Zaten bir müzik türünün akım hâline gelebilmesi için büyük kitlelerin dilini anlayıp o dilden konuşması gerekir. Aksi hâlde yeraltına hapsolur ve bir akımdan ziyade en fazla “sahne” olarak kalır.

Punk İle Heavy Metal’in Nikâhsız Çocuğu: Thrash Metal
Thrash metal’in Amerika’da ‘80’lerin başındaki patlaması da bu akımı sahiplenen gençlerin dilinden anlamasıyla mümkün olabildi. Makyajlı, gösterişli, frapan gruplardan sıkılan yeni kuşak, bu açıdan biraz “delikanlılık” peşindeydi. ‘60’larda ve ‘70’lerde mutlu barış şarkıları söyleyen hippileri samimi bulmuyorlardı, çünkü babaları ya da abileri Vietnam Savaşı’nda ya ölmüş ya da savaştan hasarlı dönmüşlerdi. Acıları hâlâ çok tazeydi ve barış onlar için uzak bir hayalden başka bir şey değildi. Toplumun yüzüne çarpılacak daha “gerçek”, daha “rahatsız edici” şeylerin peşindeydiler. Aşırı dindar ailelerinin katı kuralları yüzünden özgür düşünebilmeye aç bir neslin üyesiydiler.

Bu sırada heavy metal; zenginleşmiş, göbeklenmiş, saçları ağarmaya başlamış ve hayranlarının ulaşamayacağı galaksilerde yaşamaya başlamış yıldızlarıyla yeryüzünden kopmaya başlamıştı. Şarkı sözlerindeki ejderhalar, büyücüler ve fantastik karakterler sokağın dilinden konuşmuyorlardı. Bir alternatif, daha doğrusu yeni kuşağa bir antitez gerekiyordu. Punk, söylem olarak bu antitez ihtiyacını karşılıyordu ama müzikal niteliği bir kesimi doyurmuyordu. İşte o kesim; yani heavy metal’in seyirciyle arasına mesafe koyan kokainman yıldızlarıyla ortak noktaları bulunmadığını fark eden 13-20 yaş arası kaykaycılar, çeteciler, sınıfın arka sıralarında oturan banliyö ve kenar mahalle sakinleri, kısacası kaybedecek az şeyi ve hayata karşı birikmiş nefreti olan gençler, heavy metal’in gözünü gerçek dünyaya ve gelecek endişesine çevirerek garajlarında yepyeni bir mecra yarattılar. Bu mecranın adı thrash metal’di.

Heavy metal’in ritmik yapısı ve lead gitar sürüşleri ile toplumun yerleşik tüm kurum ve geleneklerine saydıran punk’ın sürati harmanlanmış, sert müzik için taze bir tını yakalanmıştı.

Ebeveynleri İngiliz, Ana Vatanı Amerika
Heavy metal’in kaybetmekte olduğu “yeraltı” kimliğini yeniden dirilten thrash metal, zaten genel olarak metal’den hazzetmeyen çevrelere ek olarak, yaşları ilerlemiş metal’cilerin dahi “kuru gürültü” diye niteledikleri bir tür olarak pek kabul görmedi ilk başlarda. Yine de metal’in geleceği için bereketli topraklara açılan bir kapı olmayı başardı. ‘80’lerden sonra gitar temelli neredeyse tüm müzikleri etkilemiş olan İngiliz gruplar Black Sabbath, Judas Priest, Iron Maiden ve Motörhead’in vaftiz babalığı ile Amerika’da doğan thrash metal; kendisinden sonra death metal, grindcore, black metal, endüstriyel metal, nu-metal ve metalcore gibi akımlara zemin yarattı.

İlk Thrash Metal Örnekleri
Dünyanın gidişatının iyi olmadığını vurgulayan sivri dilli şarkı sözleri, çevreci bir kaygı, savaş karşıtı bir duruş ve din aleyhtarı hareket ile heavy metal’in sadece ejderhalarla, kılıçlarla, cadılarla, büyücülerle, aşkla veya seksle ilgili olmadığını savunan thrash metal’in ana vatanı Kuzey Amerika olarak kabul edilir fakat kıtanın tam olarak neresinden çıktığına dair elimizde kesin bir kanıt bulunmuyor. Kanadalı grup Exciter’ın ilk demo albümü “World War III” 1980’de çıkmış olsa da, Kaliforniyalı Exodus’un 1982’deki demo albümü ile Metallica’nın aynı yıl yayımlanan “Metal Massacre” adlı toplama albümde yer alan ‘Hit the Lights’ şarkısı ilk örnekler olarak kabul görür genelde. İngiliz grup Venom’un 1981’de çıkan “Welcome to Hell” albümündeki bazı şarkıların ilk thrash metal örnekleri olarak kabul edilebileceğini savunanların yanı sıra, New York çıkışlı Overkill’in 1983’te çıkardığı “Power in Black” demosundaki ‘Death Rider’ şarkısının 1981’de yazıldığını, dolayısıyla o şarkının ilk thrash metal şarkısı olduğunu öne sürenler de vardır. Sonuç itibariyle, yasal olarak yayımlanan ilk thrash metal şarkısı ‘Hit the Lights’, ilk thrash metal albümü de Metallica’nın 25 Temmuz 1983 tarihinde yayımlanan ilk albümü “Kill’em All”dur. Ve bir bakıma, Metallica’nın diğer tüm thrash metal grupları arasında ayrıcalıklı bir konumu olmasının ilk sebebi budur.

Thrash metal’in tüm dünyaya bir zehir gibi yayılmasında Metallica’nın yanı sıra Exodus, Megadeth, Slayer, Anthrax, Dark Angel, Overkill, Testament, Death Angel, Forbidden, Metal Church, Nuclear Assault ve Pantera da önemli rol oynamıştır. Almanya’dan Kreator, Destruction, Sodom ve Tankard dörtlüsü türün bayraktarları olurken, türün adını bulmuş olmalarına rağmen*** İngilizler thrash metal’de pek üretici olmamışlardır. Brezilya bile Sepultura gibi dünyaca ünlü bir grup çıkarabilmişken, İngilizler sadece Xentrix, Onslaught ve Sabbat’ın dönemsel parlamalarıyla anılmışlardır. Komşusu Amerika adeta thrash metal cennetiyken Kanada’nın Annihilator dışında türe pek katkı yapmamış olması da enteresandır.

Sonuç itibariyle heavy metal’in doğumu ve thrash metal’in ortaya çıkış süreci özetle böyledir. Her iki türün de ‘80’lerden itibaren aldıkları ivme ve gelişimleri elbette başka bir araştırmanın konusunu oluşturacak kadar detaylı. Biz şimdilik hikâyeyi burada noktalayalım…

* = Hapshash and the Coloured Coat oluşumu, ‘60’lı yıllarda filizlenen saykodelik rock akımının imajında önemli bir rol üstlenmiştir. Akımın önde gelen isimlerine yaptıkları albüm kapakları ve konser afişleri, türün adeta imzalarından biri hâline gelen görsel stilini belirlemiştir.

** = Tritone, müzik teorisinde üç bitişik tam notadan oluşan ses aralıklarına verilen isimdir. Orta Çağ’da kilise tarafından “şeytan aralığı” olarak benimsenmiş ve kullanımı yasaklanmıştır.

** = Thrash metal tanımı ilk kez, İngiliz dergisi Kerrang! yazarlarından Malcolm Dome’un bir Anthrax şarkısı olan ‘Metal Thrashing Mad’i anlattığı yazıda geçiyor. Ayrıca türün en hızlı gruplarının müziğine speed metal de denmektedir.