Lekesiz Zihnin Ebedi Gün Işığı

30’larımın ilk yılları, hayatımın ilk büyük “geçmişle hesaplaşma”larına sahne oluyor. Bir süredir, içinde olduğum nostalji bulutuyla 20’li yaşlarıma turistik ziyaretlerde bulunuyorum. Bu ziyaretlerden birinde, 2006 yılında yazdığım “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” okumasına rastladım. Üzerindeki tozu alınca, bugün rafa çıkmasında bir sakınca kalmadı…

#ThrowBack trend’ine bir de böyle yaklaşmanın tuhaflığını sevdim ve size 11 yıl öncesinden cümleler getirdim…

Geçmiş De Bizi Silecek Mi?
Hatıralar olmasa ne anlamı olurdu hızla akmaya devam eden zamanın? Hatırladıkça, unutmadıkça “biz” olmuyor muyuz daha çok? Peki zamanın karşı konmazlığı içerisinde bizi şekillendiren ve yönlendiren şeylerin bazılarının, unutmak istediğimiz şeyler olduğunu düşündünüz mü hiç? Ben düşündüm. Sizin hiç kaybetmekten ölesiye korktuğunuz bir aşkınız oldu mu? Benim oldu. Şimdi… Her iki soruya da cevabınız “hayır” ise bu yazının devamını okumasanız, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”ı seyretmeseniz de olur. Bu film ve bu yazı, cevabı evet olanlara…

Hollywood’un son dönemlerdeki dikkat çekici senaristlerinden biri olan ve daha önce “Being John Malkovich”, “Adaptation”, “Confessions of a Dangerous Mind” adlı filmlerden tanıdığımız Charlie Kaufmann’ın senaryosunu yazdığı, çektiği video kliplerle (bkz. Bjork ve Chemical Brothers klipleri) adını duyduğumuz Michel Gondry’nin (That Is That Productions) ise yönetmen koltuğunda oturduğu (Bu ikili daha önce “Human Nature” adlı filmde de bir araya gelmişti hatırlarsanız.) ve 2004 içerisinde Focus Features tarafından yayınlanmış “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, “hayatlarımızın sinema dergisi” Empire’ın 2004 yılının en iyi filmi seçtiği, aynı yıl “en iyi orijinal senaryo” ile “en iyi kadın oyuncu” (Kate Winslet) dallarında Oscar kazanan bu eser, ülkemizde gösterime ancak 2006 yılın Mayıs ayında girebildi. (Hiç girmemiş olmasından iyidir değil mi?)

Adını Alexander Pope’un “Eloisa to Abelard” adlı şiirindeki bir mısradan alan filmin (Charlie Kaufmann, “Being John Malkovich”te birbirine mektup yazan sevgililerin olduğu kısa kukla oyununu da bu şiirin bir sahne uyarlaması olarak tasarlayıp yazmıştı.) sloganı ile konuya giriş yapalım: “You can erase someone from your mind, getting them out of your heart is another story.” (Birini aklından silebilirsin, kalbinden atmak ise başka bir hikâyedir.)

“How happy is the blameless vestal’s lot
The world forgetting, by the world forgot
Eternal sunshine of the spotless mind
Each pray’r acceppted, and each wish resign’d”

“Ne mutludur suçsuz bakirenin dostları
Unutulan dünyadan, dünya unuturken
Lekesiz zihnin ebedi gün ışığını
Her dua kabul olunmuş ve her istek bırakılmış”

Kahramanlarımız: Jim Carrey (Joel Barish), Kate Winslet (Clementine Kruczynski), Kirsten Dunst, Mark Ruffalo, Elijah Wood ve Tom Wilkinson.

Sıra dışı, ilginç ya da dikkat çekici bir yanı olmayan Joel’in, kardeşi ve onun eşiyle gittiği bir sahil partisinde, deniz kenarında uzun uzun izlediği, ardından yanına gelip konuşmaya başlamasıyla tanıştığı, renkli saçlı, uçuk kaçık hal ve tavırlara sahip olduğu hemen anlaşılabilen, sıcakkanlı Clementine’e âşık olması ile başlıyor bu “aşka övgü” hikâyesi.

Evet, sinema tarihinde “aşkı felsefik bir dille anlatan” yapıtlar arasındaki yerini almış bu filmde, hiç kuşkusuz ki bir gerçeklik sorgusunun (“Bellek silinebilir mi?”) yanı sıra, aşkın gücüne karşı büyük bir övgü de söz konusu. Fakat bunu yaparken sıkıcı romantizm budalalığına düşülmediğini de belirtmek gerek. Hollywood’daki kusursuz aşklar kime inandırıcı geliyor ki artık? Zaten aşk bir kusursuzluk oyunu değil ki. Hayat da öyle.

Joel ve Clementine ikilisi, birbirlerini bile şaşırtacak derecede mutlu bir çift oluveriyorlar 2 yıl boyunca. Fakat rutinleşmenin yarattığı sıkıcılık, karşılıklı olarak birbirini çok iyi tanımadan kaynaklanan “gizem” duygusunu kaybediş, “sahip olunanın” çekiciliğini yitirmesi ve her iki kişinin de birbirine antipatik gelmeye başlaması gibi sebeplerden dolayı ilişkileri sonlanıyor. Ve tabii ki ilişkiyi sonlandıran; kendi hâlinde sessiz sedasız bir hayat süren Joel değil, hayatın her anını dolu dolu yaşamak isteyen, her olanağı ve fırsatı değerlendirmek için sürekli zamanla yarışır bir halde olan “renkli kişilik” Clementine.

Buraya kadar her şey normal sayılır. Fakat olayın ve filmin “aslı” bu ilişkinin bitiş şeklinde. Clementine, Joel’i “hafızasından sildiriyor”! Joel’i ve Joel ile ilgili olan herhangi bir anıyı bir daha hatırlamamak üzere üstelik…

Sloganı “Don’t forget, with Lacuna you can forget!” (Unutmayın, Lacuna ile unutabilirsiniz!) olan Lacuna Inc. adlı bir şirketin “hafızada hatırlanmak istenmeyen anıları ve kişileri silme yöntemi” ile Joel’i unutan Clementine’in ve onun bu şekilde kendisini sildirdiğini fark eden Joel’in, Beck’in ‘Everybody’s Gotta Learn Sometimes’ yorumu eşliğinde aşka inanan herkesi rahatlıkla ağlatabilecek sahnesi ile filmin anlatılmaz yaşanır büyüsü de başlamış oluyor.

2004 yılındaki Sevgililer Günü’ne 3 gün kala -hâlâ birlikte olduklarını zannettiği- Clementine’in çalıştığı kütüphaneye gidip, erken alınmış bir Sevgililer Günü hediyesi ile aradaki buzları eritmek isteyen Joel, Clementine’in kendisini tanımaması üzerine karmakarışık bir şekilde kız kardeşinin evine döner. Onun bu hâline daha fazla dayanamayan eniştesi ise, Lacuna Inc.’ten gelen ve “sildirilen kişiye gösterilmemesi gereken” uyarı kâğıdını bir süre sonra Joel’e okutur.

Joel -doğal olarak- toparlanamamış bir şekilde bu olayı sorgular, Lacuna Inc. adlı şirkete gider, tüm olayı öğrenir. Ve…

İçinde bulunduğu yıkılmışlık, hayal kırıklığı, öfke gibi negatif duyguların etkisiyle, Clementine’in kendisine yaptığının aynısını yapmaya, yani Clementine’i hafızasından sildirmeye karar verir. İşte film hakkında bir şeyler anlatmak için ifadelerin yer yer yetersiz kalabileceği anlar da tam bu noktada başlar.

Joel’in hafızasından anılar teker teker silinirken, karar verdiği bu “sildirme” operasyonu için duyduğu can acıtıcı pişmanlık, aşkın gücüne inanan hemen herkesi sarsacak nitelikte. Bugüne kadar filme dair yapılan övgülerin de yüzde 90’ı işte filmin bu kısmıyla, yani Joel’in hafızaları teker teker silinirken, beyninde dolaştığımız dakikalar ile ilgili zaten.

Flashback ve flash forward’larla dolu ve ilk başta izleyiciye karmaşık gelebilen kurguyu adım adım çözerken içimizden geçenleri anlamlandırmak ise pek zor olmasa gerek… Bazılarımız Joel oluyoruz anında, bazılarımız Clementine. Fakat kendini Clementine yerine koyanların bile Joel için gözyaşı dökebileceği sahnelerden söz ediyoruz…

Bir merak uyanıyor ansızın daha sonra… Acaba diyorsunuz… “Acaba Clementine de hafızası silinirken, Joel gibi kendi benliği içerisinde acı çekip, pişmanlık duydu mu? Acaba Clementine de hafızası içerisinde oradan oraya koşturdu mu Joel ile birlikte yaşadığı güzel zamanların anılarını kurtarmak için?” Derken aklınıza “silinebilir tükenmez kalemler” geliyor. “Bir gün silmek isteyeceksek neden tükenmez kalemle yazıyoruz ki?” diye haykırmak istiyorsunuz karşı konmaz bir hüzün dalgalanmasıyla. O sırada Joel da donmuş Charles Nehri’nin ortasında haykırıyor zaten: “Hayır, bunu silmeyin! Bari bu kalsın, bunu silmek istemiyorum, hayır!!!”

Aklınızdan geçenler bununla da sınırla kalmıyor elbette. Bunun bir korku filmi olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Yalnız kalma, yalnız olma korkusu insanın en büyük korkularından birisidir ya hani…

Sonra bazı sorulara cevap arayışları başlıyor kalbinizde.

Birlikte olduğumuz insanı “fazlasıyla” tanıdığımızda, onun her hareketini öngörebilmeye başladığımızda aşkın heyecanı kayboluyor mu? Biten aşk değil de insanların birbirlerine olan tahammülleri mi? Güzel şeyleri öldürmeyi neden bu kadar istiyoruz? Ufak ayrıntıları bir kenara atmayı başaracak olsak ve şartlanmalardan kurtulsak, içimizde hâlâ o insana olan aşkın aynı şiddette kaldığını görebilir miyiz? Daha önce âşık olup, ilişkimiz hüsranla bitse bile; aynı kişiyle tekrar karşılaştığımızda neler hissederiz? İnsan ne kadar acı çekerse çeksin anılarını sildirdikten sonra (böyle bir şey gerçekten mümkün olabilseydi eğer) kendisi olabilir mi bir daha? Teknoloji elverse, aynı şeyleri tekrar yaşamayı seçer miyiz? İntihar etme kararı alan ama bir şekilde tekrar hayata dönen biri yine intihar edeceğini bile bile aynı yolları seçer mi? Gerçekten unutulabilir mi bir ilişkiye ya da bir kişiye dair her şey? Aklınızdan bu soruların olası ve yer yer ürpertici cevapları akarken, filmin yarattığı sarsıntı direkt gözyaşlarınıza oynuyor.

Filme dair söylenmiş, gerçeklik payı tartışılmaz yargılardan biri “Unutmak unutulanı yıksa da, unutanı da eksilten bir şeydir.” Üzerine ekleyecek fazla bir şey var mı sizce? “Unutarak kaçamayız, kaçarsak bile saklanamayız.” ise filmin başı, hikâyenin sonuyla ilgili yapılabilecek en anlamlı tespitlerden biri. Zira daha bir gece önce çok sevdiği sevgilisini hafızasından sildiren biri; ertesi sabah durduk yere, -aklına eseni yapmayan biri olmasına rağmen- aniden Montauk’a (“Meet me in Montauk”) gider ve orada kiminle karşılaşır dersiniz?

Ahmet Altan, “İçimizde Bir Yer” adlı kitabında filmin aşk temalı konusu dâhilinde hatırlanabilecek çok çarpıcı bir varsayımdan bahsediyor: “Bana öyle geliyor ki sanki hepimiz, içimizde bir başkası için ayrılmış bir yerle doğuyoruz. Bir parçası kayıp bulmaca gibi… Hayatımızın önemli bölümünü garip bir eksiklik duygusu ile geçirmemiz, bazı sabahlar anlaşılmaz sıkıntılarla uyanmamız, bazen isimsiz umutlarla neşelenmemiz, sanırım o boşluğun içimizde yarattığı girdaptan kaynaklanıyor. Karşılaştığımız her kadına ve erkeğe, belki de hiç farkında olmadan, girinti çıkıntıları o boşluğun kesiklerine uyacak diye mi bakıyoruz? Tam olarak neyi ya da kimi aradığımızı bilmiyoruz. Bize öğretilen bilgilerden yola çıkarak aradığımız insanla ilgili birçok olumlu özellik sıralıyoruz ama söylediklerimiz gerçeğe çok uymuyor. Sonra birden birisi hayatımıza giriveriyor. O’nun sahip olduğu bir şey, belki kokusu, belki dokunuşu, belki gülüşü, belki zekâsı, belki hayata bakış tarzı, belki zevki, belki aldırmazlığı, belki ihtirası, belki de kötülüğü, içimizdeki boşluğun bütün girinti çıkıntılarını dolduruyor. O insandan daha güzelini, daha yakışıklısını, daha zekisini, daha güçlüsünü, daha güvenilirini bulsak da sonunda gene bizim aradığımız sorunu ve mutluluğu bize yaşatacak olana dönüyoruz…”

Sonuç itibarıyla “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, Michel Gondry ve Charlie Kaufmann’ın iyi birer sinemacıdan, gerçek birer dahiye evrilmelerini sağlayan “acımasız” bir eser olarak dikkat çekiyor. Gondry, oldukça düşük bir bütçe ile son derece başarılı görsel efektleri ve etkileyici kamera numaralarıyla ön plana çıkarken; Kaufmann, Philip K. Dick’ten esinlendiği üslubunu olağanüstü boyutlara taşıyor.

“The Truman Show” dışındaki tüm filmlerinde şekilden şekle girerek, inanılmaz mimik hareketleriyle milyonlara kahkaha attıran efsane oyuncu Jim Carrey’nin birçoklarına göre kariyerinin en iyi performansını sergilediği ve “bu sefer ağlattığı” “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”ı izledikten sonra, eğer sevdiğiniz insan yanınızda ise aşkınıza başka bir gözle bakıp birlikte geçirdiğiniz zamanları farklı bir açıyla değerlendirmeye başlamanız ve sevdiğiniz insana sıkı sıkıya sarılmanız ihtimal dâhilinde. Eğer “o” artık yanınızda değilse ve hatta nerede olduğunu, ne yaptığını dahi bilmiyorsanız, “Unuttuğumu sandığım ne çok anım varmış meğer. İyi ki de unutmamışım!” diyeceksiniz. Zaten şöyle süründüren cinsten bir aşk acısı çektiyseniz, ne onunla ne onsuz sendromu yaşadıysanız, her düşündüğünüzde kalbinizi sızlatan bir sevgili varsa anılarda; aşkın bilim kurgusu olan bu filmi sevmemek, karakterleri hissetmemek imkânsız gibi. Gözyaşlarınıza hakim olmanız da…

Joel: Seninle ilgili sevmediğim bir şey göremiyorum.
Clementine: Ama göreceksin! Göreceksin! Bir şeyler düşüneceksin, biliyorsun. Ve ben de senden sıkılacağım, kapana kısılmış hissedeceğim. Çünkü bana olur bu.
Joel: Tamam.
Clementine: Tamam.

-son-

“Rüzgâr dedi ki güzel şeyler biter
kalbim dedi ki unutmasın yeter”