Hayatı Seç

‘90’ların sarsıcı romanı ve kült filmi “Trainspotting”, birçoğumuzun hafızasında özel bir yere kilitli. 21 yıl sonra gelen devam filmi “T2” ise sadece o yerin kilidini açmakla kalmadı, bir yangının külünü yeniden yakıp geçti.

Olan biten her şeyin ardından geriye sadece anılar ve hikâyeler kalacak. 30’larınızda bazı şeyleri daha iyi anlıyorsunuz. Hayatın sizi sürüklediği ihtimalleri ya da kararlarınızın olası sonuçlarını geçmişe oranla daha net görmeye başladığınızda 30’larınızla tanışıyorsunuz. Sonrası zaten görüş açınızın değil, enerjinizin konusu. Tabii bir de, pek çok şeyin daha önce hiç olmadığı kadar süratle anlamını yitirdiği ya da en hafif tabirle bambaşka bir anlam kazandığı çağa denk geldiğimiz gerçeği var. Dün elimizde olan şeyin bugün var olup olmadığından bile emin değiliz. Teknoloji ayrı, tarih ayrı sınıyor bizi. “Boşlukta savrulma” diyor buna psikologlar ama biz aslında sosyolojinin konusuyuz. Hayallerimiz, düşünce dünyamızın temelinden sarsılıyor ve her sabah uyanırken çelmelere karşı geliştirdiğimiz reflekslerimizi yanımıza alıp almadığımızı kontrol ediyoruz. Bitmeyen bir savunma ve atak arasında sıkışıyor ideallerimiz ama soran olursa “Tatile ihtiyacım var.” diyoruz.

“Trend”ler bizi “kaçış”a itiyor. Çünkü düşünmezsek mutlu oluyor, kaçarsak kurtuluyoruz. Sadece mutlu olmak da yetmiyor, tatmin olmak istiyoruz. Sanal ve gerçek ekranlar bize her gün bunları haykırıyor. Akıllı telefonlarımızla peş peşe çektiğimiz selfie’ler arasından en iyisini Instagram’a yüklerken aklımızdan sadece bu geçiyor: Tatmin olmak. Çünkü tarih, ilkel insana daha büyük bir “sebep” sunamadı hâlâ. Hayat sadece tatmin olunuyorsa yaşamaya değiyor hâlâ.

Dertlerimizi yok etmenin yollarını ararken gelenekler geliyor hep ilk sırada. Ne kadar kolay, o kadar iyi. Kaçmaktan yorulduğumuzda karanlığımızla baş başa kalıyoruz. O anda bize elini uzatan ya sanat oluyor ya da aşk. İkisinin birden olmadığı senaryoda gözlerimizi açtığımızda hastane odasının beyaz duvarlarına bakıyoruz. Daha kötü senaryoda ise biraz vicdan sahibi birinin önümüze attığı birkaç bozukluğun sesiyle uyanıyoruz bir bankta. Ya da bir tabutun içindeyken, bakterilerimiz karışıyor toprağa. Karanlığın içinde sarılarak nefes almaya çalıştığımız şeyin adı sanat. Aşk, başka gerçekliğin konusu. Çemberimizi korumaya, imkân bulursak genişletmeye bakıyoruz. Çünkü o çemberin içi, huzur bulduğumuz tek yer. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz ve tecrübelerimizden oluşan içsel dünyamızın kapılarını, daha fazla incinmemek adına duygularımıza kapatıyoruz ve fakat tam da o duygular olmadan “boşlukta savrulmaktan” kurtulamıyoruz.

Temaslarımızın bize yetmediği noktada sanatın karşılık beklemeden içimize saçtığı umut kırıntılarıyla karnımızı doyuruyor, ertesi güne yetecek kadar motivasyonla yatağa giriyoruz. Peki ilham bize hep ideali mi anlatıyor? Hayır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında temeli atılan yeni dünya düzeninin kültür DNA’sında hiçbir duygu, sanatın elinden kaçamıyor. Sanayi devriminin toplumlara aşıladığı “anı yaşa” güdüsü, her şeyin insan için olduğu illüzyonunu yayıyor. Bilim buna karşı çıkıyor ama kapitalizmin umurunda değil. Sanat sizi mutluk etmek zorunda değil. Tıpkı hayat gibi.

Dönüp ‘90’lara bakmak bugün artık daha verimli. Sonuçlarını adım adım görmek daha kolay çünkü. Sanatın sınırlarını genişletip hayatta ya da hayalde var olan her şeyin insana sunulabileceği çizgisine ulaştığımızda, hem gerçeklik hem de kurgunun görkemli boyutları karşısında yaratıcılık olabildiğince parlıyor. İşte o parlaklığın peşine düşmeli, kendi karanlığımız içinde. Ve işte o parlaklığın ilk kıvılcımları, ‘90’ların alternatif akımlarıyla ulaştı bize.

Ağır Bir Romandan, Tokat Gibi Bir Filme
Gençlik, uyuşturucu ve bu ikisinin hayata dâhil ettiği pek çok şeyin çarpıcı sonucu “Trainspotting”in gösterime girmesinden tam 21 yıl sonra gelen devam filmi “T2”; sadece bir film değil, hayata karşı acımasız bir ayna gibi. İlk olarak şubat ayında 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ndeki özel gösterimlerinden birinde yakaladığım, ardından vizyona girdiği 5 Mayıs günü bir kez daha sinema salonunda izlediğim filmin bende bıraktığı iz çok büyük. Ama önce hikâyenin aslına, “Trainspotting”e dönmem gerekli.

‘90’lardaki G7 gençliğinin kulağına fısıldanan “özgürlüğü keşfet” sloganı, 68 kuşağının “gelecek, hemen şimdi” mottosuna benziyordu ama tüketim çağı, özgürlüğün ne kadar genişletilebileceğini henüz kestiremiyordu. Baby boomers nesli, Soğuk Savaş’ın yadsınamaz etkisi ve distopya kitaplarından ödünç kâbuslarının adım adım gerçekleşeceği kaygısıyla gençleri devletler karşısında kendi hallerine terk etmek istemiyordu fakat gençler bu kaygının sebebiyle ilgilenmediler. Onlar zevk ve eğlencenin peşindeydiler. Sadece “anı yaşamak” istediler.

1977’de Londra’nın sidik kokan barlarında kopmaya başlayan punk fırtınasının ortasında 19 yaşına basan İskoç yazar Irvine Welsh; tam da bu “anı yaşamak” mottosundan süzdüğü ve üniversite bitirme tezinden vakit buldukça kütüphane masalarında yazdığı “Trainspotting” romanında aslen, “gelişmiş” toplumların camla kaplı parlak gökdelenlerinin arkasındaki toplu konutların çöp dolu bahçelerinde çürüyen hayallerle ilgileniyordu. 1993’te yayımladığı kitabında bahsettiği gençlerin günlük hayatlarını çok iyi biliyordu çünkü o da ‘80’lerde o gençlerden biriydi. Uyuşturucu sayesinde hayatla ilgili tüm sorunlarını unutabiliyor ve tekrar hatırlamaya başladığında eli diğer zulaya uzanıyordu. Sanat eseri, gerçeği olabildiğince yalın anlattığı noktada hem çok vurucu hem de çok ağır oluyor; Welsh’in bu ilk romanında “Cool Britannia” esintileri yoktu, The Clash romantizmi ile Sex Pistols tekinsizliği dans ediyordu.

“Trainspotting” dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsüydü. Kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu hayatların baştan kabulü… Şimdi ve her zaman, “bir iş, bir eş, bir yuva” idealiyle doymaktansa hayatın gerçekleriyle aç kalmayı seçenlerin, daha doğrusu bu seçimden başka şansı olmayanların gün sonu özetiydi. Yaşamlarını kariyer ya da ilişkileriyle anlamlandırmaya çalışanlara inat, başka şeylerin üzerine şeytan arabalarıyla gidenlerin çarpıcı ve hazmı zor hikâyesiydi.

Üstelik sadece “uyuşturucu ve gençlik” eksenine sığan bir roman da değildi. ‘90’lar Britanya’sında, kraliyetin arka bahçesi İskoçya’da, yüzyıllardır süren sömürü politikalarıyla muhafazakârlaştırılan toplumdaki gençliğin kimliksizlik ve değer bunalımı sebebiyle işsizlik ve uyuşturucu batağı içinde nasıl birer suç makinesi hâline geldiği, kitabın sosyal çıkarımlarından biriydi. Karakterlerin kendi ağızlarından anlatılan maceralarının altında, dünyanın her yerinde olduğu gibi sömürülen halkların din, dil, ten rengi, sınıf, hatta futbol gibi kavgaların içine nasıl çekildiği işleniyordu. Kitabı okuduktan sonra “Vay be, İskoçya uyuşturucudan çıldırmış!” diyordunuz ama “Trainspotting” aslen “İskoçya çıldırmamak için uyuşturucu kullanıyor!” diyordu. Welsh’in sömürü politikalarına ve İskoçya’nın eğitim, ekonomi gibi hayati konularda İngiltere’nin “insafına” bırakılmasına karşı olan büyük nefreti, karakterlerin ağzından okura yansıtılıyordu.

Suç örgütlerinin kapsama alanına terk edilmiş, hayatları bir paçavra gibi alınıp satılan, her günü bir kumar gibi yaşayan, güvenli olmayan yollardan uyuşturucu kullanımına bağlı, başta AIDS olmak üzere türlü hastalıkların pençesinde kıvranan İskoç gençliğinin, sağcı lider Margaret Thatcher başkanlığındaki İngiltere’ye karşı bir isyanı olan “Trainspotting”, aynı zamanda bir kapitalizm eleştirisi ve bağımsızlık özlemiydi. Kitapta Tommy’nin Mark’a “İskoç olmaktan gurur duymuyor musun?” sorusunun ardından Mark’ın “İskoç olmak boktan bir şey! Biz en altın da altıyız. Siktiğimin dünyasının pislikleriyiz. Boktan medeniyetteki en zavallı, acınası, aşağılık, boktan insanlarız. Bazıları İngilizlerden nefret eder, ben etmiyorum. Onlar sadece züppe serseriler. Öte yandan biz, o züppeler tarafından sömürgeleştirildik! Bizi sömürecek düzgün bir kültür bile bulamadık! Bitkin göt oğlanları tarafından yönetiliyoruz. Bu çok boktan bir durum Tommy! Ve dünyadaki tüm temiz hava bile bu siktiğimin gerçeğini değiştirmez.” cevabı, Welsh’in İngiltere hakkında o dönemki hislerini özetliyordu.

‘90’lar Britanya’sı dendiğinde aklımıza punk’ın “ikinci yeni”si olan Brit rock, elektronik müziğin altın günlerini doğuran Ministry of Sound, İrlanda kültürünün ana akımla ilk flörtü, Euro 96, Londra dinamizminin keşfi, Manchester’ın Liverpool’a kafa tutuşu, NME, BBC Radio 1 ve Spice Girls kadar “Trainspotting” de geliyorsa boşuna değil. Sadece kitap hâlindeyken bile İskoçya’nın dışına taşıp tüm Britanya’da X kuşağının elden ele dolaştırdığı bir eser olarak etkisini parlamentoya kadar yayan bir hikâyeden söz ediyoruz.

Gelgelelim, beyaz perdeye uyarlanması da uzun sürmüyor bu hikâyenin. 1993’te yayımlanan kitabın sinema adaptasyonu için çalışmalara 2 yıl içinde başlanıyor. Tabii o iki yılda eserin bir tiyatro oyunu olarak şehir şehir Britanya’yı turlamış olması da önemli bir anekdot. Özgürlükçü sanat, ‘90’larla birlikte ilk defa bu kadar çok “kilitsiz kapı” bulmuştu kendine, böyle “tehlikeli” bir eseri daha geniş kitlelere yayma fırsatı kaçar mıydı hiç?

‘80’li yılların başında Kuzey İrlanda’da BBC’nin prodüktörü olarak imza attığı “Mr. Wroe’s Virgins” dizisiyle Britanya çapında sinema / TV çevrelerinin dikkatini çeken, ‘80’li yılların geri kalanını genelde tiyatro prodüksiyonlarıyla geçiren, 1994’te ilk uzun metraj filmi “Shallow Grave” ile sinema kariyerine adım atan İngiliz yönetmen Danny Boyle, Welsh’in romanını okuduktan sonra ‘70’lerden beri aklında olan “kaybeden” hikâyesinin nihayet yazılmış olduğunu görüyor ve hemen Welsh’e ulaşıp “Trainspotting”i filmleştirmek istediğini söylüyor.

Kitapla aynı adı taşıyan film, 23 Şubat 1996’da İngiltere’de gösterime giriyor. Edinburgh’da yaşayan bir grup eroin bağımlısı genç ve onların “savruk” hayatlarından bir pasajı anlatan “Trainspotting”i bir beyaz perde başarısı hâline getiren oyuncular; Ewan McGregor (Mark “Rent Boy” Renton rolünde), Ewen Bremner (Daniel “Spud” Murphy rolünde), Jonny Lee Miller (Simon “Sick Boy” Williamson rolünde), Kevin McKidd (Thomas “Tommy” MacKenzie rolünde), Robert Carlyle (Francis “Franco” Begbie rolünde) ve Kelly Macdonald (Diane rolünde). Irvine Welsh’in kontrolünde Johne Hodge tarafından uyarlanan senaryo, yenilikçi kurgu yapısıyla sizi ekrana kilitlerken, oyunculuklar ve müzik kullanımı -özellikle de o yıllara kadarki bağımsız sinema anlayışı düşünüldüğünde- kıyas kabul etmez bir etkileyicilik taşıyor.

Bizzat ve yoğun miktarda uyuşturucu kullanımını konu edinmesine rağmen, ‘80’ler İngiltere’sindeki uyuşturucu karşıtı kampanyanın sloganı olan “Hayatı Seç”i filmin sloganı hâline getirip Batı dünyasının gençlere pompaladığı materyalizmin tam karşıtı bir düsturla işleyen anlayış, filmin Hollywood’da da yankı bulmasını sağlıyor. Aynı yılın yaz aylarında ABD’de gösterime giren “Trainspotting”, 1996 ABD Başkanlık Seçimleri’nde senatör Bob Dole’un seçim kampanyalarına bile konu oluyor. Dole -filmi izlemediğini kabul etmesine rağmen- ahlaki bozukluk yayarak uyuşturucu kullanımını teşvik ettiğini vurguladığı “Trainspotting”in amacına ulaşamayacağını ve kendi yönetimindeki Amerika’da gençlerin bu filmdekilere benzemeyeceğini vadediyor.

“Trainspotting”in Popüler Kültüre Etkisi
“Kaybeden” hikâyelerinin ‘70’lerden beri alternatif akımlarla yer üstüne çıkmasına alışkın olan Batı, “Trainspotting”in film versiyonu ile “kaybedenler”in sadece geçmişte değil, günün dünyasında, popüler kültürün ilgi alanına -kasıtlı olarak- girmeyen yeraltında var olma savaşı verdiklerini fark etmiş ve biraz da bu sayede film, kitaptan daha çarpıcı bir toplumsal etkiye sebep olmuştu.

Bağımsız sinemanın, uyarlama bir senaryo ile bu kadar büyük bir yankı uyandırması, “Trainspotting”i bir milat niteliğine taşıyan unsurlar arasındaydı. Peki “Trainspotting” aslen ne demekti? Gerçek ve argo olmak üzere iki anlama sahip bir kelime, elimizdeki. Gerçek anlamı; tren raylarını gözlemleyip gelip geçen trenleri takip ederek kaydetmek demek. Bağımlılık derecesinde tutkunları olan, en ilginç İngiliz hobilerinden biri. ‘70’li yıllarda tren meraklılarının ellerinde defterle platformlarda bekleyerek, gün boyunca gelip geçen trenlerin tiplerini ve seri numaralarını kayıt altına almalarıyla başlayan bu hobinin, o yıllarda dakikliği ile meşhur trenlerin vaktinde gelip gelmediklerini kontrol etmek için başladığı düşünülüyor. Terimin argo kullanımı ise eroin ya da benzeri kimyasalı vücuda şırınga ile enjekte etmek anlamına geliyor. Böyle denmesinin sebebi, enjeksiyon işleminin kolda uygulandığı bölgede siyah ve tren raylarına benzeyen çizgisel yollar (track) oluşturması. Uzun dönemli ve tecrübeli kullanıcılar, kollarında birden fazla enjeksiyon noktasına sahiplerdir ve enjeksiyon için en uygun damarı tespit (spot) edebilirler. En uygun damar, en az çizgisel yola (track) sahip olandır çünkü enjeksiyon sırasında daha az acı verir ve enfeksiyon ihtimali daha düşüktür. Ayrıca enjeksiyon (vurma) işlemi bir trenin veya lokomotifin yarattığı etkiye benzetilebilir. Irvine Welsh’in bu terimi kitabına isim olarak seçmesi ise, bütün gün tren bilgilerini en ince detayına kadar kaydeden tren bağımlıları ile uygun damarı bulmaya çalışan uyuşturucu bağımlılarını birbirine benzetmesinden kaynaklanıyor. Kitapta bu kelimenin yalnızca bir defa geçmesi de ilginçtir. Altıncı bölümde Mark, Noel için Leith’e döner ve Begbie ile buluşur. İkili, tuvaleti kullanmak için gittikleri terk edilmiş Leith Tren İstasyonu’nda yaşlı bir sarhoşla karşılaşır. Sarhoş adam şakayla karışık, kinaye yaparcasına ikiliye “trainspotting” yapıp yapmadıklarını sorar. (Yani “Tren numaraları kaydediyor musunuz?” diye sorarken üstü kapalı olarak “Eroin vuruyor musunuz?” der.) Bizimkiler panik içinde yürümeye devam ederken, Mark sarhoş adamın Begbie’nin babası olduğunu anlar. Daha sonra Begbie sinirden masum bir adamı durduk yere döver.

“Trainspotting”, gösterime girdikten sonra hem kendi fanatiklerini hem de düşmanlarını yarattı. Olumsuzu, üstelik de tüm yalınlığı ve çıplaklığıyla gösterme cesaretiyle sunup olumluya teşvik etme anlamı çıkaranlar kadar, filmin (ve tabii kitabın) büsbütün uyuşturucu güzellemesi olduğunu savunanlar da vardı. Hem Welsh hem de Boyle yıllarca bu eleştirilere kendi üsluplarınca cevap verip işi sanatın işlevine taşımaya çalıştılar. Sanatın işlevi nedir? İkisine göre de olumsuza teşvik etmek değildi. Konu aslında burada kapanıyordu ama muhafazakâr bakış açısı, bu gündemi uzun süre terk etmedi, filmin bazı ülkelerde sansürlenmesi, hatta yasaklanması dahi gündeme geldi.

Film aslen uyuşturucu odağından farklı bir noktaya çekilebilecek kadar derin bir alt metne de sahipti. Kitaptaki kadar yoğun işlenmiş olmasa da; ‘90’lı yıllar İskoçya’sının buhranlı dönemleri ve İngiltere’ye bağımlı ülkede gençliğin işsizlik pençesinde kıvranması, filmin dikkat çektiği arka planlardan biriydi. Aileleriyle kuşak çatışması yaşayan gençlerin uyuşturucuyu bir çaresizlik ve isyan biçimi olarak seçmesinin altındaki sebepleri de düşünmeye itiyordu. “Lanet olası C vitamini illegal olsa onu bile kullanırdık.” repliği, filmi sadece uyuşturucu içeren bir eser olarak görenlere en iyi yanıttı. Hikâyelerini kendi ağızlarından anlatan karakterler, bir katille konuşmak sizi ne kadar cinayete sürüklerse, en fazla o kadar uyuşturucuya sürüklüyordu. Tabii bir de; o zamana kadarki çoğu “uyuşturucu bağımlılığı hikâyesi” kendi karakterlerini arabesk kimliklere büründürüp kararı seyirciden çok önce verirken; Welsh, Hodge ve Boyle üçlüsünün uzun metrajında kara mizah, güçlü bir dram alt metni ile sevişiyordu. Uyarlama senaryoların genelde başarısız olduğu ‘90’lar sinema dünyasında “Trainspotting”in sivrilmesini sağlayan en bariz sebeplerden biri işte buydu. Film; kitabın ana unsurları arasında yer alan arkadaşlık, ihanet ve kaybediş temalarını kusursuz bir sürükleyicilik ile işleyerek senaryo açısından da ders veriyordu. Üstelik hiç de öyle bir iddiayla çekilmiş olmamasına rağmen…

“Trainspotting”, bir ‘70’ler başyapıtı olan “A Clockwork Orange”ın ‘90’lara uyarlanmış hâli veya onun devamı olarak da nitelendirilebilirdi. Sonuçta, biraz da Alex Delarge’ın temsil ettiği 68 kuşağının anarşizm ve devrim hayallerinin suya düşmesiyle Mark ve Simon gibi gençlerin dönemi başlamıştı. Bu gençler, önceki kuşakların acılarından öyle uzaklara kaçmak istediler ki, içine düştükleri duyarsızlık boşluğunu pasif agresif bir isyan ve uyuşturucuyla doldurmaya çalıştılar.

“Trainspotting”, beyaz perde macerasından sonra kendi yıldızlarını da yarattı. Welsh ve Boyle’un yanı sıra başrollerden Ewan McGregor da film sonrasında büyük bir kariyere sahip oldu. Welsh; ‘90’larda peş peşe yayımladığı romanlarla postmodernizmin dibine vurdu, hayatın karanlık taraflarını “kaybeden” karakterler üzerinden taramalı tüfek hızındaki yoğun İskoç aksanlı diyaloglarla aktarmaya devam etti ve in-yer-face akımının en tuhaf yazarlarından biri oldu. 2001 yılında çıkardığı “Glue”, onu Nick Hornby ile birlikte Birleşik Krallık’ın en popüler yeraltı edebiyatı figürü yaptı. 2002’de “Trainspotting”in devamı olan “Porno”yu yazdı ve o zamana kadarki en çok satan eserine imza attı. Boyle’un hikâyesinde ise tekrar McGregor ile çalıştığı “A Life Less Ordinary” (1997), Leonardo DiCaprio’nun gelmiş geçmiş en iyi performanslarından birini sergilediği “The Beach” (2000), kıyamet sonrasında geçen korku filmleri türünde artık bir klasik olarak adlandırılan “28 Days Later” (2002) ve onun devamı “28 Weeks Later” (2007), tam 8 Oscar kazanan efsane drama “Slumdog Millionaire” (2008), 6 Oscar adaylığıyla büyük ses getiren “127 Hours” (2010) ve kariyerinin -şimdilik- son büyük işi “Steve Jobs” (2015) var. Ewan McGregor ise bugün artık bir Hollywood yıldızı. Sadece “Star Wars” serisinin ana rollerinden biri olan Obi-Wan Kenobi karakteri ile adını efsaneler arasına yazdırmakla kalmadı, üstüne “Moulin Rouge!” (2001), “Black Hawk Down” (2002), “Big Fish” (2003) ve “Perfect Sense” (2011) gibi türünün başarılı örneklerinde yer aldı. Yine de, bu üç isim de, kariyerleri boyunca ne yaparlarsa yapsınlar, onları dünyayla tanıştıran “Trainspotting”in gölgesi her adımlarında yanlarındaydı. Bu gölge onlara bazen iyi, bazen kötü yansıdı.

“Trainspotting”in bir başka toplumsal etkisi de moda alanında olmuştu. Sanat yönetmenliği ile dönemin bağımsız sinemasına şok yaşatan film; dar Adidas eşofmanlar, beyaz Stan Smith’ler, skinny jean’ler ve Converse ayakkabıları asi gençliğin dress code’u hâline getirmişti. Özellikle Britanya’da ‘90’ların ortalarından 2000’lerin ilk yıllarına kadar sokaklarda yüzlerce Rent Boy’a, yüzlerce Sick Boy’a, yüzlerce Tommy’ye ve hatta yüzlerce Diane’e rastlamak mümkündü. Çerçeveyi yerele indirirsek, bundan 10 yıl öncesine kadar İstiklal Caddesi’ndeki her iki cafe’den birinin duvarında “Trainspotting” afişi bulundurulması, adeta kanuni bir mecburiyetti.

“T2” Ve 21 Yıl Sonra Gelen İkinci Tokat
“Üzgünüm, çabalıyorum ama olmuyor, hiçbir şey hissetmiyorum. Bu sadece nostalji! Bu yüzden buradasın! Kendi gençliğini ziyaret eden bir turistsin sen. Gençtik, kötü şeyler oldu, hepsi bu.” Simon; Tommy’yi anmak için bulundukları Highlands’ta Mark’a böyle diyor “T2”de. 21 yıl sonra yeniden hayatımıza giren, aynı kadro ile çekilen (detayların belki de en önemlisi), aynı devam kitabından (“Porno”) uyarlanan ve aynı yönetmenin elinden çıkan “T2”, sadece aradan geçen sürenin uzunluğu sebebiyle bile etkileyici bir geri dönüş hissi uyandırırken, üstüne ilk filmin kült mertebesini zedeleme tehlikesinin yanından bile geçmemesiyle biz ‘90’lar kuşağı gençlerini mahvetti. Evet, 20 yılın (gösterime giriş tarihi olarak 21 yılın) o ağır etkisi filmi bir nostalji atmosferine itiyor ve elbette sadece bu duyguya oynayan (fan service) sahneler bol miktarda ama “T2” bağımsız olarak, karakterlerin gelişimi ve değişimini zamanın ruhuyla kusursuz derecede iyi harmanlamasıyla da büyük değer taşıyor. İlk filmin anahtar sahnelerinden “Hayatı seç…” tiradının günümüz dünyasına adapte edilmiş versiyonu mesela, filmi “sadece nostalji” çerçevesinden çıkaran temel detaylardan biri olarak dikkat çekiyor. Bu detaylara Begbie’nin ailesi ile ilişkisi, Mark’ın Edinburgh’a geri dönüş sebebi, Simon’ın “asıl” gelir kaynağı ve Spud’ın gizli yeteneğini keşfetmesini de ekleyebiliriz.

Aradan geçen yıllarda Boyle’un tekniğini ne kadar geliştirdiğini göstermesi açısından da “T2”nin yadsınamaz bir “görsel” etkisi olduğundan bahsedebiliriz. İlk filme anlık flashback’ler, Spud’ın intihar sahnesindeki çatıdan atlama metaforu, Mark’ın babasıyla yemek masasında oturduğu sahnede boş sandalyeye düşen gölge, Mark & Simon ikilisinin “kankalıklarını” yeniden keşfettikleri bölümler ve kapanış sekansındaki “kentsel dönüşüm” göndermeli yıkım efektleri, “görsel etki” açısından hemen hafızalara kazınan detaylar. Flashback demişken; Mark’ın onu Begbie’den kurtaran arabadan atladıktan sonra şoföre bakıp gülmesi ile ilk filmde ona çarpan arabanın şoförüne bakıp gülmesi arasında, evet, neredeyse fark yok. Aynı bakış, aynı gülüş. Kabul; bizim gibi ‘90’larda filmden yedikleri tokadın izi hâlâ yanaklarında duranlar için “T2”nin uyandırdığı hislerin tarifi çok da mümkün değil…

Belki biz de aslen nostalji duygusu için koştuk sinema salonlarına. Ne de olsa yılların acımasızlığını hissetmeye başladığımız yaşlardaydık artık ve pek çok açıdan dünyayı keşfetmeye başladığımız döneme denk gelen ilk film, bize tarifi zor ipuçları vermişti o keşiflere karşı. Bu sefer o ipuçlarını bulamayacağımızı, artık bambaşka bir dünyada olduğumuzu biliyorduk ama yıllar sonra mezunlar buluşmasına gidenlerin aklındaki türlü meraklara benzer soru işaretleriyle oturmuştuk koltuklarımıza. Yalan yok, biraz da bu sefer kendimizi hangi dramın ortasında bulacağımızı merak ediyorduk.

Yukarıda değindiğim gibi; aslında hiç öyle bir iddia ile yola çıkmamasına karşın, son tahlilde ‘90’ları “tanımlayan” filmlerden biri olarak popüler kültürde ve toplumsal hafızada kendine yer bulan “Trainspotting”in, konsept ve konjonktür gereği 2010’lara aynı şekilde damga vuramayacağı ve ne kadar iyi olursa olsun ilk filmin konuşlandığı o dokunulmaz mevkinin gölgesinde kalacağı ön kabulüyle izledik “T2”yi ve sanırım en çok da bu yüzden asıl tadına varabildik.

30’larımda, kendi geçmişime turistik ziyaretlerde bulunmaya başladığım dönemdeyim artık ben de. “T2”nin bana kattığı en yoğun hislerden biri; insanın zamanla hayata bakışı değişse de hayat içindeki rolünün aşağı yukarı aynı kalmasıyla ilgili. Bu, sanılandan çok daha derin bir okyanus.

Tüm kalıpları ve olasılıkları paket hâlinde sunulan “hayat” kurgusuna ait olmak istemeyen, daha başka gerçeklerin peşine düşmüş “kaybedenlerin” öyküsü; 21 yıl sonra bizim Facebook, Instagram, Twitter, Snapchat, alışveriş, mesailer, tatiller gibi bir sürü uyuşturucuyla unutmaya çalıştığımız ve buna “hayata dâhil olmak” diyerek geçiştirdiğimiz yüzeysel maskemizin altında yatan öfkemizi gıdıklamaya gelmiş.

Hoş gelmiş, cefa getirmiş…