#HAYIR

Sadece Türkiye’nin değil, Orta Doğu’nun önemli bir bölümünün dahi geleceğini derinden etkileme potansiyeline sahip, hayati bir seçimle karşı karşıyayız. Bir “tamam mı, devam mı” vahametinden bile bahsedilebilir…

Aslen bir Batılılaşma projesi olarak harekete geçen ama özünde emperyalizm karşıtı, güçlü bir ulus motivasyonu da barındıran olağanüstü bir süreç sonucunda 1923 yılında “adı konan” Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 küsur yıldır doğum sancısı bitmiyor. 700 küsur yıllık imparatorluğun ardından, o imparatorluğu oluşturan pek çok etmeni yerle bir eden bir anlayışla temelleri atılan Türkiye; demokratik yaşamın Anadolu topraklarında mümkün olabileceğini, Batı ve Doğu arasında kültürel ve siyasi bir denge tutturulabileceğini, oryantalizm ile modern bilimin bir arada var olabileceğini kanıtlamak gibi önemli ve çok ağır sorumluluklar ile başa çıkmaya çalışıyor 90 küsur yıldır. Peki tüm bu sorumluluklara gerek var mı? “Coğrafya kaderdir” bakış açısıyla ele alırsak, var. “Her toplum, hak ettiği şekilde yönetilir” düsturundan ele alırsak, yok. Türkiye’nin ilk günden beri sağlayamadığı ideal demokrasi ortamı, 21. Yüzyıl’da bile farklı düşüncelerin birbirlerine tahammül etmelerini engelliyor. Dahası, fikrî ve fiziki çatışma ortamı hiç dinmiyor. Üstelik ülke; çok partili sisteme geçtiğinden beri karşı karşıya olduğu en büyük, en kritik, en hayati soruyla yüzleşmek üzere… 16 Nisan 2017 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “temel soru” bekliyor. Fakat bu temel soruya geçmeden önce biraz demokrasi, bireycilik ve popülizm kavramlarından bahsetmek istiyorum.

Bireylerden oluşan toplumların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip oldukları yönetim biçimine demokrasi diyoruz. Çoğunluğun tahakkümü, azınlığın ayrıcalığı gibi ayrımcı ve uzlaşmayı zedeleyici dinamikler olmadan, düşünce özgürlüğü ve bağımsız adalet olgularıyla yan yana geldiği anda kusursuz işleyebilecek bir model bu. Ve tabii ilk kelimenin altını tekrar çizmekte fayda var: birey. Çağlar boyunca teokrasi, oligarşi, meşrutiyet, monarşi, otokrasi ve özerklik gibi pek çok yönetim şeklinden geçmiş, evrimin ve ilerlemenin sonucunda giderek ideal olana yaklaşmış Anadolu topraklarında, cumhuriyet ve demokrasi fikirleri hâlâ ayakları tam olarak yere basamayan kavramlar. Bu, 16 Nisan’da evet çıksa da böyle, hayır çıksa da. Cumhuriyet ve demokrasinin “kapıdaki düşman”lıktan, bir çağdaşlık yükümlülüğüne evrilme süreci Mustafa Kemal’in başrol oynadığı devrim sayesinde, biraz da “mecburen” oluyor (Buna “tepeden inme” diyen de vardır, “silah zoruyla” diyen de…) ve bu sebeple birey kavramı, Anadolu toplumunun hücrelerine yeterince sızmadan, yepyeni bir gün doğuyor. Ortada kolektif mücadeleyle kazanılmış bir toprak olsa da, bireyciliğin kabul görmesiyle benimsenmiş bir demokrasi kazanımından söz edemiyoruz. Tebaa ve ümmet geleneğiyle yetişmiş nesillere birey elbisesini giydirmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti, bu konuda pek çok yol kazasına da (bkz: Askeri darbeler) uğradı ve bu kazalarda çok kurban verdi. Hepsinin mezarında aynı şey yazıyor: Demokrasi şehidi. Ülkenin doğum sancısının bitemiyor olmasının en önemli sebeplerinden biri; demokrasi fikrini tam olarak benimseyememiş cumhuriyet nesillerinin, yönetim şekli olarak “farklı olanı susturma” refleksine sahip olması gösterilebilir. Bu farktan kasıt; yeri gelince etnik köken oluyor, yeri gelince dini inanış ya da siyasi bir fraksiyona yakınlık / bağlılık. Çoğunluğun tahakkümü Türkiye’nin resmi ideolojisi olunca, başa hangi fikir geçerse, eline “sopayı” o alıyor. Dolayısıyla ideal bir demokrasiden bahsetmek imkânsızlaşıyor ve kaçınılmaz olarak bir çatışma ortamı hâsıl oluyor. Uzun süre sağ ve sol olarak ayrılan iki temel siyasi düşünce, aslen temelinde Batılılaşma ve Doğululaşma hareketinin temsillerini barındırıyor. Peki birey kavramının bir doğal ihtiyaç olarak, adeta bir oksijen gibi solunmadığı bu coğrafyada, hangi demokrasiden bahsedebiliriz? Gelin birey kavramına biraz yakından bakalım…

Genel anlamıyla bireycilik, kişinin özgürlüğüne ağırlık veren ve kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür insanı ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesidir. Her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil, bireylerden oluştuğu düşüncesine dayanır. Bireyler, biri diğerinden ayrılamaz ve indirgenemez varlık özelliği taşırlar. Duygulanımları, hareketleri ve düşünceleri tamamen kendilerine aittir. Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal, ekonomik, toplumsal, dinsel düzenlemelere yönelik inanç anlamına da gelir. Davranış biçimi olarak özgüvene, gizliliğe ve başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Prensip olarak baskıcı otoriteye ve -özellikle devlet tarafından uygulanan- özgürlük kısıtlamalarına karşı çıkar. Ayrıca “ilerleme”ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma hakkı tanır. Yani bugün miting meydanlarında bağırılanın aksine, “bir olmayı” reddeder. Anarşi yanlısı aşırıların dışında, bireyciliği savunanların çoğu, devletin insan yaşamına mümkün olduğunca az karışması gerektiğine, sadece insanların birbirleri arasındaki fiziksel çatışmaları önlemek ve gönüllü olarak varılmış anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları koruma görevini üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti “zorunlu bir olumsuzluk” olarak görür ve “en iyi yönetim, en az yönetimdir” sloganını benimser. Şimdi… Tüm bu bireycilik tanımlarından sonra, Türkiye gibi düşünce özgürlüğünün adeta can çekiştiği bir ülkede, ideal demokrasiden bahsedilebilir mi? Birey olma hakkını kendinde görmeyen, bir tebaaya ait hissetmekten aldığı güçle “diğerine” karşı susturucu ve -imkânlar dâhilinde- yok edici davranış biçimi benimsemiş (ya da benimsetilmiş) “kalabalıklar” gerçekten bu çağın ideal manzarası olabilir mi?

19. Yüzyıl’dan itibaren güç kazanan ve günümüzde dünya üzerindeki en yaygın yönetim şekli olan demokrasi; geçerliliğinin ne kadar devam edeceği değil, hangi çeşidinin geçerli olacağının belli olmadığı bir sistem olarak tartışılıyor artık. Bugün liberal, komünist, sosyalist, muhafazakâr, anarşist ve faşist hareketler, kendi sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışıyorlar ve hepsi de bunu yaparken demokrasi çatısı altına sığınıyorlar. Bu sebeple demokrasinin çok sayıda farklı tanımı ortaya çıkmış durumda. Söz konusu Türkiye olduğunda bir temsilî demokrasi görüyoruz. Temsilî demokrasi, toplumun egemenlik hakkını doğrudan değil de seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı bir demokrasi uygulaması. (Doğrudan demokrasinin uygulandığı birkaç kanton dışında tüm modern demokrasilerde temsilî demokrasi yürürlüktedir zaten.) Temsilî demokraside halkın seçtiği temsilciler, meclis ya da genel anlamıyla parlamento olarak adlandırılan yerde, halk adına kararlar alırlar. Bu temsilcilere milletvekili ya da parlamenter denir. Milletvekilleri belirli sayıda ve belirli bir süre için seçilirler. Bu süre Türkiye’de 4 yıl. 16 Nisan’da bize sorulacak temel sorunun içinde, bu temsil yetkisini tek bir kişiye devretmek de var. Ama oraya geleceğiz. Şimdi popülizmden devam edelim…

Donald Trump gibi “karikatür” bir şahsiyetin ABD Başkanı olabilmesi ile Recep Tayyip Erdoğan gibi “irrasyonel” bir şahsiyetin padişahlık hayallerine yaklaşması arasındaki farklılığın temelinde aynı hareket var: popülizm. Bizde zaman zaman “halk yağcılığı” olarak da adlandırılan bu kavramı; toplumdaki seçkin bir tabaka tarafından halkın çıkarlarının bastırıldığını ve engellediğini varsayan, devlet organlarının bu seçkin tabakanın etkisinden çıkarılıp halkın yararına kullanılması gerektiğini söyleyen siyasi bir felsefe veya söylem biçimi olarak özetleyebiliriz. Dolayısıyla “popülist” bir kişi, konuşmalarını “sokaktaki adam”ın ekonomik ve sosyal gereksinimlerine yönelik olarak hazırlar. (Ne kadar tanıdık değil mi?) Popülist hareketlerin liderleri çoğunlukla “bazı mihrakların” gücüne karşı koyacaklarını, “yozlaşmış” seçkinleri temizleyeceklerini ve “önceliği halka“ vereceklerini söylerler. Popülizm genelde rejim karşıtı siyaset içerdiği gibi; özellikle sağ eğilimlerde milliyetçilik, jingoizm, ırkçılık veya köktendincilik ile birleşebilir. Popülistlerin çoğu ya ülkenin belli bir yöresine ya da toplumun belli bir sınıfına (emekçi sınıf, orta direk, veya köylüler/çiftçiler gibi) hitap eder. Kullandıkları söylem sıklıkla ikilik ve kutuplaşma yaratma üzerinedir ve bunu yaparken halkın çoğunluğunu temsil ettiklerini söylerler. 16 Nisan’daki temel sorunun içinde, popülizmin ta kendisi var.

Şimdi… 2017 ilk ayları itibarıyla önümüzdeki Türkiye manzarasına bakalım… 15 yıldır tek başına iktidar olan bir parti ve bu partinin birkaç yıldır cumhurbaşkanlığı makamında olan kurucusu… Ekonomik kalkınma iddiası ile birkaç yıl gemiyi yürütmüş ve fakat gelinen noktada adı bir türlü kon(a)mayan kriz ile yerle bir edilmiş Türk lirası… Toplumun farklı düşünen kesimleri arasında neredeyse tamamen yakılmış köprüler… Devletin tüm kurumlarına yayılmış; eğitim, sağlık ve adalet sistemlerini ele geçirmiş, liyakat usulüne dayanmayan, dini sömürü ile “işleyen” emek ve kadro adaletsizliği… Her ne koşulda olursa olsun iktidarın yanında yer alma “biatı” gösteren kurumların hem ticari hem kültürel alanlarda zehir gibi yaydığı yozlaşma… Bu ahlaksızlığın toplumun ücra noktalarına kadar sirayet eden bulaşıcılığı ve bu bulaşmadan rant devşiren din ticareti… Hem ticari hem sosyal anlamda gelişmelerine imkân sağlanmış dini gruplar, örgütler, tarikatlar… Korku imparatorluğu dinamikleri üzerine kurulmuş bir iç politika, “mahalle bıçkını” imajından fazlasını sergileyemeyen, kendini bilmezlikle hareket eden bir dış politika… Demagoji, dezenformasyon ve propaganda üzerine kurulmuş sığ bir medya ağı… Hapse atılan onlarca suçsuz gazeteci… Basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 151’inci sıraya yerleşebilmiş bir ülke… Kanıksanmış cehalet politikalarının sonucunda, kültürlü insana düşmanca yaklaşımın artması… Genel olarak bilime, sanata ve pozitif kültüre karşı saldırgan bir refleks… Bilinçli devlet politikaları ile tükenme noktasına getirilmiş işçi üretimli ihracat… Tarım ve hayvancılığı tekelleştirilmiş, çoraklaştırılmış köylü sınıfı… Yine bilinçli devlet politikası olarak 1980 Darbesi’nden itibaren bir “oy sibobu” olarak cepte tutulan, asla kökten ve barışçıl çözüm sunulmayan Kürt sorunu… Bu sorunun giderek büyümesini sağlayan -neredeyse- soykırım motivasyonlu ordu ve polis harekâtları… Ayan beyan yalan söylemekten çekinmeyen, çelişki ve hamasetten başka herhangi bir hitap geliştirememiş popülist bir iktidar… Bu iktidarın kılıcı altına kıstırılmış; özel yetkili mahkemelerle, KHK’larla, OHAL’le çürütülmüş bir yargı düzeni…

Bunlar elbette hızlı bir bakışta görülenler. Manzara bu kadarla sınırlı değil. “Dün her şey harikaydı, bugün böyle oldu.” diyecek hâlimiz de yok ama 15 yıldır bu iktidarın bilinçli ve / veya kasıt dışı sebep olduğu olumsuzluğun da haddi hesabı yok. Üstelik bu olumsuzlukların boyutu öyle yenilir yutulur cinsten değil. Temel tanımıyla “insanlık düşmanlığı”ndan bahsediyorum, detayına gerek yok.

17 Nisan sabahına “hayır” sonucu ile uyanırsak, elbette dün ve bugün arasında mucizevi bir fark olmayacak ama geleceğe dair daha güçlü bir umudumuz olacak. 21. Yüzyıl’da, 2017 yılında; “Padişahlık mı? Yoksa -kör topal da olsa- demokrasi mi?” sorusunun sorulması bile aslen insanlığa, gelişmeye, uygarlığa, sana ve bana yapılmış bir hakaret… “Hayır” cevabı, başa gelenin çekilmesi konusunda bize bir mücadele azmi, yarınlar için bir ivme verecek, aklımıza, kalbimize, ruhumuza enerji üfleyecek. Aksi durumda ise, yolun sonuna kadar pes etmek yok elbette. Her şeye rağmen bu ülkede kalmayı seçmiş, sağduyulu, aklıselim insanlar olarak tarihe karşı bir borcumuz var. Gericiliğe ve yaydığı karanlığa karşı, son nefesimize kadar mücadele edeceğiz. Herkes, hepimiz, en iyi bildiğimiz şeyleri yaparak bu mücadeleyi sürdürecek ve teslim olmayacağız. Sözümüz söz.

Tek adam rejimine, seçilmiş krallığa, anakronik Osmanlı rüyasına, parti devletine, mafya düzenine, meclisin tasfiyesine, denetimsiz iktidara, teslim alınmış yargıya, can çekişen ekonomiye, teröre, gücünü silahından alan tüm hareketlere, din sömürüsüne, ahlaksızlığın norm kabul edilmesine, ortak değerlerin tahribine, barış içinde yaşama motivasyonunu baltalayan tüm ayrımcılığa, kanıksanmış cehalete, sanat ve bilim düşmanı zihniyete, “milli irade” adı altındaki tahakküme, zaten parlak olmayan cumhuriyet tarihimizin tamamen monarşi karanlığına terk edilmek istenmesine hayır!

İnsanlık onuru için hayır.

Aydınlık yarınlar için hayır.

Umut için hayır.

Herkes ve her şey için hayır.