Saman Alevi

Manchester’ın arka sokaklarında müzik yapmaya başlayan aylaklar takımı, nasıl oldu da sadece 5 yılda dünyanın en büyük grubu hâline geldi? “Supersonic” bu sorunun cevabını arıyor.

Oasis’in 1991’deki kuruluşundan 1996’daki efsanevi Knebworth konserlerine kadar geçen 5 yılı konu alan “Supersonic”, daha önce biyografi alanında önemli işlere imza atmış sinemacıların imzasını taşıyor. Kim onlar? İngiltere’nin ‘70’lerdeki punk rock ortamını konu alan “Sex & Drugs & Rock & Roll”u ve The Stone Roses konserine gitmeye çalışan gençlerin başından geçenleri anlatan “Spike Island”ı yönetmiş Mat Whitecross ile, efsanevi Formula 1 pilotu Ayrton Senna’nın hayatını konu alan “Senna” ve unutulmaz müzik yıldızı Amy Winehouse’un hayatını konu alan “Amy”yi yönetmiş Asif Kapadia. Bu iki araştırmacı yönetmen, güçlerini birleştirip Oasis’in daha önce gün yüzü görmemiş pek çok görsel materyaline (onlarca fotoğraf, saatlerce video) ulaşarak “Supersonic”i ortaya çıkarmış.

İtiraf edeyim, ilk üç albümlerini ara sıra dinlesem de hiçbir zaman Oasis hayranı olmadım. Grubun üzerindeki “hype”ı teğet geçer, Noel’in bilgeliğine şapka çıkarır, Liam’ın hâletiruhiyesini itici bulurum. Oasis bana göre, iyi işlense önemli bir değer ihtiva edebilecek bir hammadde, hepsi o.

Fakat…

“Supersonic” benden bir Oasis hayranı yaratmış olabilir.

Kardeş Kanı
2004 tarihli “Some Kind of Monster” hiçbir şey yapmadıysa bile müzik belgeselciliği konusunda çıtayı olabilecek en transparan seviyeye çekti. Etkisi öyle kuvvetliydi ki, o tarihten sonra gelen neredeyse tüm müzik belgeselleri hep daha açık, daha direkt, daha “her şeyin ortada olduğu” seviyeye doğru ilerledi. Kurt Cobain içerikli “About a Son”, “Soaked in Bleach” ve “Montage of Heck” belgeselleri böyleydi. “Amy” işi rahatsız edici boyutlara yükseltti. “Supersonic” de aynı kulvardan sesleniyor. Uzun süredir birbirleriyle görüşmeyen Liam ve Noel kardeşlerin anlatımlarına dayanıyor ama sadece seslerini duyuyoruz bu anlatımlar sırasında. O sırada belgesel, arşiv görüntüleriyle akıyor. Muhtemelen Liam da, Noel de birbirlerinin anlattıklarını ilk defa filmi izlediklerinde duymuşlardır.

Whitecross ve Kapadia ikilisinin “Supersonic”te en iyi yaptığı şeylerden biri, kronolojik anlatımı şahane kurgulamaları ve kullandıkları görsellerden adeta modern sanat tabloları yaratmaları. Belgesel boyunca bu kadar retro (ve teknik anlamda sorunlu) görüntülerin bu kadar sanatsal sunulabilmesi karşısında hayrete düştüm sık sık. Ve tabii detaylı anlatım… Sadece 5 yıllık bir dönemden bahsedildiği için, bu detaylar kafa karıştırmıyor, aksine sizi grupla daha da yakınlaştırıyor. O dönemleri Gallagher kardeşlerle birlikte yaşamış gibi oluyorsunuz. Grubun kuruluş dinamikleri, kadronun oluşma süreci, ilk şarkıları, ilk yurt dışı konserleri, ilk albüm kayıtları, ilk kavgaları, ilk skandalları… Hepsi ve daha fazlası “Supersonic”in bir buçuk saati aşkın süresinde sizi bekliyor.

İlk albümünün ilk şarkısı ‘Rock ‘n’ Roll Star’ olan bir grubun (daha doğrusu iki kardeşin) rockstar olmakla nasıl kafayı bozduğunun da çok net bir göstergesi bu belgesel. Aynı zamanda dönemin İngiltere müzik piyasası hakkında bazı perde arkası ipuçları da var Gallagher kardeşlerin satır aralarında. Ve tabii özel hayat… Gallagher ailesinin parçalanma süreci, o sıralarda ergenlik yıllarını yaşayan kardeşlerin bunu travmatik bir şekilde hissetmesi, bu durumun daha sonraki tüm adımlarına yansıması… Belgesel, işin “ailesel” kısmını çok doğrudan, çok sert bir açıyla anlatıyor.

Geçmişe Dönüp Zirveye Bakmak
Sadece 5 yıl içinde defalarca dağılmanın eşiğine gelen, gruba sonradan dâhil olanların neye uğradıklarını şaşırıp türbülansa girdiği, kardeşlerin hangisini dinleseniz ona hak vereceğiniz kavgalarla hamuru yoğrulan Oasis, 1996’da tarihin en büyük konserlerinden birini (daha doğrusu ikisini) verdi. Londra’ya 1 saat uzaklıktaki Knebworth’te, yani daha önce The Rolling Stones’ların, Deep Purple’ların, Led Zeppelin’lerin, Queen’lerin tarihe geçtikleri yerde çaldılar. Noel Gallagher’ın sahneye adım attıktan hemen sonra mikrofona yaklaşıp “This is history!” (“İşte tarih bu!”) diye bağırması boşuna değil. Knebworth’te iki gece çalan grup, toplamda 250 bin kişiye seslendi. Bilet almak için başvuran insan sayısı ise 2 milyon 600 bindi! Birkaç ay önce, holigan düzeyinde fanatikleri oldukları Manchester City’nin stadı Maine Road’da çalıp yeri göğü inlettiklerinde dünyanın en büyük grupları arasına girmişlerdi. Ama bu başka bir şeydi.

“Neden sadece 2 gece çaldık ki? Kimin salak fikriydi bu? Şu an hâlâ orada çalıyor olmalıydık.” diyor belgeselde Liam. Helikoptere biniş anları, havadan şehre bakışları, yavaş yavaş konserin yapıldığı araziye yaklaşmaları, 125 bin kişiye helikopterin penceresinden el sallamaları, o sırada Noel’in uzaklara dalışı… Tüyleri diken diken eden anlar… Üstelik “Supersonic”te bu anlardan birkaç tane daha var… Hepsini yazmayayım, sürprizi kaçmasın…

Tarihe Not Düşmek
“Supersonic” muhteşem görsel üslubu ve detaylı anlatımı ile müzik belgeselciliğinde önemli bir tavrı temsil ediyor. Rock tarihinin gelmiş geçmiş en iyi röportaj veren müzisyeni Noel Gallagher, söz konusu kendi grubu olunca da unutulmaz laflar etmeye devam ediyor. Üstelik tespitleri de muazzam. Bir tanesi şöyle: “Ben Knebworth konserlerimizi, internet öncesi dünyanın son büyük toplaşması olarak görüyorum. Pek çok şeyin anlamını yitirmediği dönemin son büyük kutlaması gibiydi.” Liam da şu açıdan hak veriyor; “Knebworth’e çıktığımızda bir şeylerin başlangıcı değil de bitişi gerçekleşiyor gibiydi. Tuhaftı. Sanki bir daha asla böyle bir şey olmayacağını biliyor gibiydik.” Noel’in günümüze dair haklı bir kaygısı da var; “20 yıl önce, berbat enstrümanları olan bir garaj grubu dünyanın en büyük grubu olabiliyordu. Bugün böyle bir şey imkânsız. Bence bunu düşünmemiz gerekiyor. Bu durum sizce 20 yıl sonrasıyla ilgili ne söylüyor?”

Liam ve Noel 2009’dan beri görüşmüyor. Bu sürede birbirlerine demediklerini bırakmadılar. Ama her ikisi de, astronomik bir para teklif edilirse, geri döneceklerini biliyorlar. Bunu defalarca açıkladılar. Hâlâ o parayı verecek bir sponsor çıkmış değil. Milyonlarca insan o anı bekliyor.

“Supersonic” pek çok açıdan birbirinin zıttı olan iki kardeşin bir araya geldiğinde ortaya çıkan enteresan büyüyü, Oasis’i, parçası olmak isteyeceğiniz bir ritimle sunuyor. Mercek altına aldığı 5 yıllık dönemde hem grubun medya savaşına hem de iç savaşına değiniyor. Bunu yaparken de “exclusive” görsellik avantajıyla benzer belgesellere tur bindiriyor. Üstelik bir araya gelmesi milyon dolarlara bağlı iki adamı, bir araya getirmeden, ama onları da dâhil ederek olağanüstü bir yükü kaldırıyor. Büyük iş, büyük başarı.

Belgeseli izledikten sonra, Oasis’e karşı tavrımda dramatik bir değişim olduğunu söyleyebilirim. Hâlâ büyük bir hayranları sayılmam ama saatlerce “Definitely Maybe” (1994) ve “(What’s the Story) Morning Glory?” (1995) dinledim. O iki albümdeki cevherleri biraz daha yakından keşfettim. Noel Gallagher’ı zaten severdim ama Liam’a eskisi kadar gıcık değilim. “Supersonic” sonrası; yarın herhangi bir yerde Oasis konseri açıklansa soluğu bilet satış sitesinde alacak biri olduğumu iddia edebilirim. Eğer hâlihazırda bir Oasis hayranıysanız, belgeselin size neler yapacağını varın siz tahmin edin!