ABD Başkanlık Seçiminin Düşündürdükleri

Bunu sadece Donald Trump’ın kişisel bir zaferi olarak ele alamayız. 21. Yüzyıl Amerika’sının yaşadığımız çağa yansıttığı, istesek de istemesek de hepimizi ilgilendiren bir manzara var. Ve maalesef pek iç açıcı sayılmaz.

Time dergisinin 18 Ocak 2016 tarihli sayısında kapak konusu Donald Trump’tı. Başlıkta ise “Trump Nasıl Kazandı?” yazıyordu. Seçime henüz 10 ay vardı. Spot cümlesi ışığı biraz daha kısıyordu: “Artık sadece biraz oya ihtiyacı var.” 8 Kasım’da Amerika Birleşik Devletleri 58. başkanını seçti. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Donald Trump, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’dan toplamda daha az oy almasına rağmen, seçim sisteminin dinamiklerine göre ABD’nin yeni başkanı oldu. Bu sonucun birçok alanda sayısız yansıması olacak elbette.

Burada size teknik bilgiler vererek seçimin detaylarını anlatacak değilim, o benim işim değil. Ama “Amerika’dan bana ne?” algısıyla derdim var. Ekonomisi %70 oranında dış pazara ve özellikle de dolara bağlı bir ülkenin vatandaşları olarak aldığımız nefesin bile ilgili olduğu bir konu bu. Yaklaşık 15 trilyon dolarlık bir ekonominin (dünya ekonomisinin %30’u) başına geçecek insanın -istesek de istemesek de- attığımız her adımda etkisi var. Farkında olalım, ya da olmayalım.

Makarayı biraz geriye sardığımızda, 21. Yüzyıl Amerika’sının yeni milenyuma korku politikalarıyla girdiğini görüyoruz. Junior Bush’un başa geçmesinin arkasında yatan Arap sermayesi desteği (bkz: ticari hayatındaki iflaslarda bile kredi desteksiz ayakta kalması ve babasıyla birlikte atıldığı ticari hamlelerdeki dış sermaye ortakları) Amerikan başkanlık seçimlerinde değişmez bir kuralın altını çiziyordu: Kim daha çok para harcarsa, o kazanır. Üzerine bastıkları topraktan sınırsız para fışkıran “coğrafi şanslı” Arapların bu desteği elbette bazı vaatler karşılığında verdikleri, 2016 dünyasında bir sır değil artık. Yakın tarihte II. Dünya Savaşı, soğuk savaş dönemi ve Sovyetlerin dağılmasından sonra küresel anlamda en büyük kırılmayı 11 Eylül olayları yarattı. Arapların “Amerika’yı kullanıp” üzerine kondukları petrol rezervleri ve dağıtım kanallarına baktığımızda, 11 Eylül sonrasında Bush’un hedefini neden El Kaide’den Irak’a (Suudilerle düşman olan Saddam’a) çevirdiğini daha iyi anlıyoruz. Daha doğrusu bu kirli pazarlıkları tane tane anlatan kitaplar ve yayınlara artık daha kolay ulaşıyoruz.

Ve tabii 11 Eylül kâbusu sonrasında Amerika’nın 2000’lerde “korku” konseptinden bol bol beslenmesi kaçınılmazdı. Siyasi dil bunu iyi kullandı. Cumhuriyetçi aday Bush’un ikinci dönemde yeniden seçilmesinin ardında bu teori yatıyordu: Korkuyu yönetmek. Amerikan halkı, II. Dünya Savaşı’ndan itibaren hep korkuyla yönetildi. Bu korku zaman zaman şekil ve üslup değiştirdi ama toplumun DNA’sına bir şekilde hep nüfuz edildi. Korkunun temelinde bir ayrımcılık fikri vardı: “Biz ve onlar.” Felsefenin en eski konseptlerinden biri. Amerika, dünyayı işte bu konseptle ele aldı, toplumunu bu konsepte bağımlı kıldı. Aslında bir bakıma, tüm Amerika fikri bu konseptin üzerine kuruldu. Peki kimdi bu “onlar”? 19. Yüzyıl’da kıta içine dönük bir cevabı vardı bunun, 20. Yüzyıl’da ise II. Dünya Savaşı her şeyi değiştirdi, cevabı sabitledi: Doğu. Bu cevabın içini; komünizm korkusunun sebebi Rusya ile de doldurabilirsiniz, benzer korkuyu yaratan totaliter rejim örneği Çin ile de. Bu cevaba daha sonra Orta Doğu’nun çıkmaz sokağı andıran siyasi ortamı da dâhil oldu, “Sana muhtaç değilim.” deme “cüretinde” bulunan Küba da. Doğu kötü, Doğu karmaşık, Doğu komünist, Doğu saldırgan, Doğu tehlikeli, Doğu tek tip, Doğu özgürlük düşmanı, Doğu şu, Doğu bu… Cesur yeni Batı Dünyası fikri, işte bu temeller üzerine kuruldu.

Bush’un ilk dönemindeki savaş politikaları, ikinci döneminde inandırıcılığını yitirmeye başlayınca bir kahramana ihtiyaç duyan toplumun “uzlaşmacı” kesimi, azınlıklar, aydınlar, ilericiler, sanatçılar ve yenilikçiler umut istediler. Kendi medyası tarafından tarihin en kötü başkanı olarak nitelendirilen, itibarsız Bush’tan sonra, “Amerika felsefesi”ni onaracak bir umuda ihtiyaç duydular. Konseptin içini en iyi dolduran, siyahi bir adaydı: Barack Obama. Kampanya sloganını “umut” kelimesi üzerine kurdu Amerika’nın ilk siyahi başkanı. 8 yılda bu sloganın içini ne kadar doldurduğu tartışılır, ama koltukta bir kasaba cahilinin oturmadığını bilmek bile pek çok açıdan iyileştiriciydi. Ve zaten Obama; ekonomi ile sosyal politikalar başta olmak üzere pek çok alanda atılımdan ziyade iyileştirici adımlar izledi. Amerikan Başkanı imajının Hollywood kültürüyle barışını imzaladı; bilimi, sanatı ve hoşgörüyü açık bir dille destekledi. Bu ılımlı ve sakin imajın sağladığı sistematik güç, küresel çapta kapitalizmin sorgulanmasını sağlayan devasa Wall Street krizinden sonra bile Obama’nın koltuğunu korudu. Az şey değildi. Buradan aldığı rüzgârla dış işlerinde Küba, Rusya, Çin ve İran açılımlarına cesaret etti. Bu da az şey değildi. Hiçbir şey yapmamış olsa bile, Amerika’nın redneck kültüründen yetişmiş bir siyasi hadsize muhtaç olmadığını kanıtladı. Hiç, ama hiç az şey değildi.

Amerikan demokrasisi sizi o koltukta en fazla 8 yıl tutuyor. “Umut”un ardından ne geleceği son 2 yılın konusuydu. 8 Kasım 2016’da Amerikan halkı, kendini nefretin kollarına bıraktı. Yani korkunun ardından umut, umudun ardından da nefret geldi. Ve hayır, bunun kazanan tarafla bir alakası yoktu. Hillary Clinton da kazansaydı, yine nefret kazanmış olacaktı. Çünkü yaklaşık 2 yıllık “seçim yarışı” en çok nefreti çoğalttı. Araştırmalar böyle söylüyor; her iki partinin de seçmeni %50 oranla diğer parti ve seçmeninden nefret ediyor.

Önce kaybeden tarafa bakalım. (Burada bir “taraf”çılık yarışı yapmayacağım. Ama kazananı daha çok inceleyeceğim için, kaybedeni aradan çıkarmak isterim.) Bernie Sanders’ın son ikiye kalması, Demokrat Parti geleneğinin 21. Yüzyıl’da vardığı sınırları belli etmesi açısından iyi bir veri. Ortalama Amerikan vatandaşının “Komünist bu!” diye yaftalayacağı biri, neredeyse Amerikan başkan adayı oluyordu. Demokrat geleneğin gelişimi sürüyor. Buradan, Demokrat Parti’nin sola yaklaşımı bağlamında olumlu bir sonuç bile çıkarabiliriz. Peki Hillary Clinton? Trump fanatiklerini bir kenara bırakırsak; Avrupalı ve Orta Doğulu bakış açısıyla “IŞİD’in müsebbibi”, “ABD dış politikasının kanlı yüzü” gibi tanımlamalarla anılıyordu. Seçilmesinin, bizim buralar için çarşının daha da karışacağı anlamına geldiği savunuluyordu. Dış politika ajandasının kabarık olduğu söyleniyor, Orta Doğu’da saldırgan Amerikan hamlelerinin tezahüründen bahsediliyordu. Peki avantajları neydi? İlk kez 2000 yılında başkanlık fikrini kafasına koyup Reform Partisi adayları arasında yer alan Trump gibi reality TV ürünü zengin ve görgüsüz bir iş adamına karşı politik deneyiminin ezici oranda fazla olması, saldırgan ve öfkeli Trump üslubuna karşı kibarlık ve metaneti tercih etmesi, siyasi algıda daha ciddiye alınır bir birikime sahip olması, dışlayıcı değil kapsayıcı üslubu, Obama’nın entelektüel bir titizlikle koruduğu “sakin güç” anlayışının izinden gitmesi ve ABD’nin en büyük kültürel gücü olan entertainment figürlerinin neredeyse %90’ını arkasına alması. Medya desteği? Orası biraz muamma. İçerik anlamında ana akım medya, tarihin hiçbir döneminde bir adayı bu kadar destekleyip diğer adayı bu kadar yerin dibine sokmamıştır. Ama Trump bu sorunu cüzdanıyla çözdü. Baktı ki haber ve yorum içeriklerine karışamıyor, reklam militanlığıyla durumu dengeledi. Talk show’lar Trump’a vurdukça YouTube hiti aldılar, ama TV’de bu programları izleyen insanlar (asıl hedef kitle) iki reklamda bir Trump propagandasına maruz kaldılar. Hillary geleneksel siyaset çizgisiyle fikir ve ideal sattı, Trump milyar dolarlarını iyi tüccarlığına borçlu, bizzat kendini sattı. Ve hayatının en büyük ticaretini böyle kazandı.

Sonradan bir şekilde üniversite diploması alsa da “lise terk” olan Bay Trump; “herkes benden nefret ediyor ve bu umurumda değil” hissiyatını çağrıştıran ilkel bir asilikle, ortalama Amerikan vatandaşının bastırdığı dürtüleri harekete geçirdi. Bush’ların bile “güvenilmez ve dengesiz” buldukları için oy vermeyeceklerini açıkladıkları Bay Trump, cumhuriyetçi kanattan bile oldukça yüksek sesli tepkilere ve itirazlara sebep oldu. Vakti zamanında “Eğer bir gün aday olursam Cumhuriyetçi Parti’den olurum çünkü en salak seçmenler onlarda.” diyen Bay Trump, “buna harcayacak param var, o zaman neden harcamayayım” hissini çağrıştıran ukala bir motivasyonla ABD başkanlığına aday oldu. Ve Bay Trump, yaklaşık 60 milyon oy aldı, ABD başkanı oldu. 2 ay önce “Şimdi çıkıp birini New York’un ortasında öldürsem oylarım azalmaz.” diyordu. Redneck çoğunluk bu söyleme sessiz kaldı, ama aynen katıldığını sandıkta kanıtladı.

Şimdi yükselen sesler arasında, George W. Bush gibi “karikatür” bir piyonu bile 2 dönem başkan seçmiş toplumun, 8 yıllık aranın ardından fabrika ayarlarına geri döndüğü görüşü bile var. Her şeyden önce, her ne kadar iki tarafın da kendine göre eksileri olsa da; kadınlara cinsel tacizde bulunan, yabancı düşmanı, ırkçı bir faşistin herhangi bir ülkede, herhangi bir kara parçasında “başkan” olmasından mutlu olmak, insanlık onuruyla bağdaşmıyor. Önce bunu kabul edelim. Bunu kabul etmiyorsak, temel insani değerlerde uzlaşmıyoruz demektir. Ve bu da yıkımın resmidir.

Seçimi kısaca “hangi tarafın nefreti daha büyükse o taraf kazandı” özetiyle açıklayabiliriz elbette. Ya da “biz ve onlar” metaforunun, Amerikan halkı özelinde, kendi içlerine döndüğünden bahsedebiliriz. Ama detaya inersek karşımıza şu parametreler çıkıyor… Bush’ların ve Neocon’ların bile popülist bulduğu, muhafazakâr mahallenin “gelenek dışı” saydığı, küresel ısınmaya “palavra” diyen, daha fazla nükleer silahın daha güvenli bir dünya yaratacağını düşünen, azınlıklar ve farklı ırklarla ilgili saldırgan bir tutuculuğa ve çağ dışı vaatlere sahip, kürtaj karşıtı, etik düşmanı Bay Trump; görgüsüz, hukuksuz, seksist, patavatsız, kabadayı hırslı bu adam; sadece “beyaz erkek seçmen”e oynadı ve kazandı. Sarışın, redneck, ağzına geleni söyleyen, Hıristiyan, kasabalı, hırslı beyaz adamlar seçimin kaderini belirledi. Onlara göre Trump zengin ama “elit” değildi, “has Amerikalı”ydı, “bizden biri”ydi. Değişimden kastı; gerçek Amerikan değerlerine sahip olmayan liberal bakış açılı elitlerin “yenilikçi” yöntemlerini bitirip, egemenliği WASP’a (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) geri vermekti. “Öze dönüş”le, Reagan’dan ödünç aldığı “Make America Great Again”le bunu ima ediyordu. Ve Amerika, 8 Kasım’da ülke yönetimini “kimliğe dayalı popülist bir sağ söylem”e teslim etti. Siyahiler, Latinler, Asyalı azınlıklar, Hispanikler, Müslümanlar, genç seçmenler ve kadınlar için artık daha zor bir ülke olmayı da kabul etti.

Sağcı faşizmin pek çok ülkede ortak noktaları var. İnşaatçı Trump’ın seçilir seçilmez “Yol yapacağım.” demesi tanıdık geldi mi? Sağcılar ülke yönetmekle müteahhitliği karıştırıyorlar. Hitler’den tutun da Mussolini’ye kadar çoğunda “kalkınma” planları böyle. Tanıdık gelen bir başka detay için seçim haritasına bakabiliriz: Kıyı kesimlerindeki renkle iç bölgelerdeki rengin farklı olması size hangi ülkeyi hatırlattı? Öte yandan, Trump’ın seçilmesinin bizim buralardaki çoğunluk tarafından olumlu karşılanmasını da tutarlı buluyorum. Faşizmin ve diktatörsel yaklaşımların “zaferine” sevinmek, bu çoğunluğun tıynetiyle örtüşen bir tutum. O tarafta olmayıp, dış politika açısından bu sonuçtan memnun olanların umuduna ise ortak olmak istiyorum ama başaramıyorum. Trump Amerika’sının Orta Doğu’ya hiç karışmayacağını düşünmek, AKP’nin 2002’de özgürlük ve demokrasi getireceğine inanmak gibi geliyor bana. Zaman gösterecek.

U2 vokalisti Bono; Amerika’nın bir ülkeden ziyade bir “fikir” olduğunu ve bu fikrin de “özgürlüğü yüceltme” olduğunu söylüyor. Amerika’nın sadece bu yüzden bile dünyanın en önemli fikri olduğunun altını çiziyor. Özgürlük temelinden yaklaştığımızda haklı, peki ama bu fikir, içinde bulunduğumuz “nefret çağı” için nasıl bir çözüm öneriyor? İşte bu sorunun cevabı önemli. Ve sanat en çok böylesine buhran zamanlarında işe yarıyor. Amerika’yı ve dolaylı olarak özgür dünyayı kurtaracak olan yollardan birinin, nefreti azaltacak sanattan geçtiğine eminim. Şu an reality TV, sanat karşısında galip görünüyor ama unutmamak lazım; sanat, şarjörü gelecekle dolu olan bir silahtır.

Ocak ayında Trump’ın “nasıl” kazandığını anlatan Time dergisi seçime birkaç gün kala her iki adayı yan yana montajlayıp ellerine “sonumuz yakın” pankartı tutturdu. Şimdi soru şu; insanlık olarak bu sona teslim mi olacağız, yoksa savaşacak mıyız? Ben şarjörü gelecekle dolu olan o silahı cebime koydum, cephedeki yerime geçiyorum…