Bizi Bilim Ve Sanat Kurtaracak

Madem 21. Yüzyıl Türkiye’si gibi “trajik” bir zaman dilimi ve koordinattayız, madem karamsarlık ve umutsuzluk her taraftan üzerimize yağıyor, silkinip kendimize gelmemiz için ne gerekiyor?

Bardağın dolu tarafına bakacak enerjisi kalanlara sesleniyorum: Düşünmek hâlâ yasak değil. O halde hepimiz kendimize birer çıkış yolu bulmalıyız. Benim genele bir önerim var… Bizi bilim ve sanat kurtaracak. Bu kadar dogmanın, bu kadar cehaletin ve bu kadar vicdansızlığın içinde nefes almak istiyorsak eğer, çemberimizi önce korumamız, sonra da genişletmemiz gerekiyor. Bu çember bizim hayatımız. Okuduklarımız, yazdıklarımız var içinde. İzlediklerimiz, dinlediklerimiz, yarattıklarımız… Sevdiğimiz ne varsa içinde. Bu çember bizim tüm hayatımız.

Ülke gündeminin bulanıklığı ve yoğunluğu bizi karamsarlığa ve pasifliğe itiyor olabilir ama barış, hoşgörü ve özgürlük için mücadele etmezsek pişmanlık içinde öleceğiz. Bunu istiyor olamayız.

Son gelişmeler ışığında ülkenin bilime ne kadar ihtiyaç duyduğu ortada. “Başımıza ne geldiyse cehaletten geldi.” demek bir abartıdan öte gerçekliği işaret ediyor artık. İtaatin, diktanın ve “dava”nın ilkellik dışında bir “getirisi” olmadı bugüne kadar. Sorgulanmayan hayat, harcanmış hayat oluyor ve o harcanmış hayat, etrafına tehlike saçıyor. Tarih bunu bize öğretti. “Okumuşların şerri” vurgusuyla cehaletin övüldüğü gündemde, bu karanlığı yenmenin yolu bilimi yüceltmek. Dogmaya karşı bilimi desteklemek artık bir uygarlık, bir insanlık görevi. Bu sorumluluktan üzerimize düşeni almazsak, tarihe karşı yenik düşeceğiz.

Öte yandan sanat bizi aydınlığa götürecek. Düşünce ve inanç özgürlüğüne inanan, bu uğurda mücadele etmeye hazır, liyakat esasına dayalı kamusal düzeni ve saygı esasına dayalı toplumsal düzeni savunan insanların hayat besinidir sanat. Bu besinden mahrum kaldığımız sürece çürüyeceğiz. Dogmanın hurafesine karşı bilimin kanıtlarıyla var olmak, bu arayışın sonsuzluğunda sanatın enerjisiyle ruhumuzu doldurmak, gelecek için en geçer akçemiz.

Bunlar şahsi görüşlerim. Ve kimseyi benim gibi düşünmeye zorlamıyorum. Ama bu yazıyı okuyanlar arasında benim gibi hissedenler olduğunu biliyorum. Edebiyata, müziğe, sinemaya ve tiyatroya sarılmazsak; daha çok okuyup, daha çok dinleyip, daha çok araştırmazsak bu karamsar tabloyu değiştirmenin imkânı yok. Ülkedeki herkesin ihtiyacı olan şey daha fazla sağduyu, daha fazla empati ve daha fazla barış. Bu motivasyonu bize bilim ve sanat sağlayacak. Toplumsal (ve hatta küresel) barışın yolu bu iki kavramdan geçiyor. Hâlâ geç kalmış sayılmayız. Bugünden tezi yok daha fazla okumaya, daha fazla anlamaya çalışmaya ve daha fazla üretmeye başlamalıyız. Kitaplara, sinemaya, müziğe ayırdığımız bütçeyi gözden geçirmeli ve tekrar düşünmeliyiz: Eğer sanat ayakta kalmazsa nefes alamayacağız.

Tabii sadece eğlence değil sanat. (Ve eğlence kötü bir şey değil.) Anlamaya çalışmak ve dert ortağı bulmak gibi amaçlarla da insan ruhuna işler. Bizi ışığa taşıyacak olan güç ve gelecek için yakıt depomuzdur sanat. Tarikatlara ve cemaatlere değil; filmlere, şarkılara, kitaplara ve özgürlüğe sığınanları besler.

Ülkece silkinip kendimize gelme evresinden geçiyoruz. Umutsuzluğun bizi yenmesine izin vermemeliyiz. Dedim ya, bunlar naçizane görüşlerim… Ama eğer bana katılıyorsan bu sorularım senin: Yarıda bıraktığın o kitaba geri dönmek, kitaplığına yeni kitaplar eklemek, sevdiğin sanatçının konserine gitmek, hafta sonu sinemada bir film izlemek için bundan daha “hayati” bir zaman düşünebiliyor musun? Sen barıştan, sevmekten, aşktan korkmadığın bir gelecek istemiyor musun?